27 Aralık 2012 Perşembe

geçen yıl...

bi yıl daha eksilttim ömrümden. üç yüz altmış beş gün! adam olmak için kısa, hıyarın teki olduğunu göstermek için bi ömür kadar uzun. heybemi doldurdum bi sürü şeyle. yeni insanlar, yeni arkadaşlar, yeni heyecanlar ve bilindik dangalaklıklarla geldi geçti bi yıl daha...

sanarak yaşadım, umarak uyudum, çırılçıplak gerçeklerle uyandım yine her sabah. "değişmeyen neydi?" derseniz, "uyanmak konusunda yaşadığım sıkıntılardı." derim. uyanamadım! uyanmak istemedim belli ki... rüzgara karşı işemek, akıntıya kürek çekmek, olmayacak dualara amin demek konusunda üstüme yoktur. ve amin diyecek bi duam hep olmuştur. acı tarafı, bunun için neredeyse bi ömür harcamış olmam.

hiç loto oynamadım, milli piyango bileti dahi almam, kumarı sevmem kısacası. hatta bu şekilde para kazanmaktan hep korkmuşumdur. günahında falan değilim de, hakkım olmadığını düşünürüm. 

asıl kumarı hayatla oynadım. kazandıklarımı bağrıma bastım, kaybettiklerimi çürümüş kalbime gömdüm. kimi zaman elime çift okey geldi, ikisini de boşa attım. düşeşlerimi yanlış oynayıp, iki kapı alamadım. ikisi de çıkmış kupa kızını bekledim hep, elden biteyim diye. son ikiyi kendim dedim, kendim yedim :) sonuçta hesap hep bana kaldı azizim. kahveciye borcum hiç bitmedi, bitmeyecek!

yoruldum ve yordum insanları bu yıl da, tıpkı geçen yıllarda olduğu gibi. ömrümün sonuna kadar da bu böyle olacak. hatta belki de sanırım, insanlar aslında yorgunluktan ölüyor olabilirler. Nazım'ın dediği gibi "çok yorgunum, beni bekleme kaptan!" çok yorgunum! her şeyi elime yüzüme bulaştırmaktan, etrafımda beklentilerini karşılayamadığım insanların mutsuzluğundan, mutlu olmaya çalışmaktan ve en kötüsü yaşamaktan ötürü, çok yorgunum! ıskalarımla baş başa, hatalarımla koyun koyuna, imkansız aşklarımla diz dize ve bu meymenetsiz surat(ım)la yüz yüze kalmaktan ötürü çok yorgunum!

yorgunum ama bıkmadım, bıkmayacağım! denemekten, aramaktan, duvarlara toslamaktan asla geri durmayacağım...

hayat kocaman bi göl benim için. ya tutarsa!




yazarın tecrübelerine istinaden yazmak istediği son cümle şudur ki (istemeyen yazının bu kısmını okumasın):

"ya tutarsa"larım hiç tutmadı be kardeşim. Nasrettin Hoca bugün yaşasa, maya çaldığı o gölde boğardı beni şerefsizim...

11 Eylül 2012 Salı

seni sevmeyen elmayı sevmek...

aşağıda okuyacaklarınız tamamen kendi düşüncelerimdir ve hayal mahsulüdür... bu tarla, kırk yılı aşkın bi süredir fena da mahsul vermemiştir hani..!

bi büyüğüm dedi ki geçenlerde; "sevmek, acı çekmektir!" bunu söylerken yüreğinden korlanmış bi parçayı aldı koydu önümüze! rakı içiyorduk. kabarmıştı yüreklerimiz ve hepimiz kendi kanlı savaşlarımıza bi solukluk ara vermiş gladyatörler gibiydik. kan revan içinde ve nabızlar yüz yirmi! kimimiz sönmüş yangınlarımıza bi bidon benzin daha döktük, kimimiz hala durmamış göz yaşlarımızı içimize akıttık. ama hepimiz yana yana güneşine uçan pervaneler gibi kabullendik bu tespiti! öyle derinden ve öyle sert bi çığlıktı ki bu, kanım çekildi o anda... karşımda, hayatı kendi değirmeninde çoktaaan un ufak etmiş bi dev, muzaffer bi komutan tavrıyla ama biraz kırgın ve çokça aşık, kendi un ufak oluşunu ağzından kaçırıvermişti sanki! çok güzel elleri ve çok güzel bi sesi olan bu dev, sigarasından derin bi nefes çekti, devam etti; "her kim derse ki; sevdim, aşık oldum ve mutluyum, yalandır!"

"işte yine oldu, yine buldum onu! kendisini hiç sevmemiş bi elmayı seven birini daha buldum!" dedim içimden.
üstelik bu kez, gölgesine sığınıp, yüreğimi kavuran güneşimden korunmaya çalıştığım ulu bi çınardan duydum bunları... yapraklarının arasında dans eden rüzgar değil, içimi koparan bi tufandı onun çığlığını bana ulaştıran. zaten belli ki onun yaprakları öyle imbatlarla, meltemlerle dans etmemiş hiç. poyrazlar, karayeller fısıltı kalmış, doruklarında kopan fırtınaların yanında. kocaman devin o yufka yüreğinden dökülen çırılçıplak kelimeler, yıldız kayar gibi yırttı karanlığı. Anadolu kadar eski, dünya kadar kahpe bi mızrak tarafından vurulmuş, yarası bin yıldır kanayan, yalnız bi Anka Kuşu gibi, geldi tünedi kalplerimize bu feryat! çınlaması sabaha kadar devam etti bu sesin! hiç birimiz tek kelime edemedik ve kendi acılarımızı yudumladık çaresizce!

büyük ve güzel gözlerini aça aça, gök gürültüsüne benzeyen sesiyle yüreklerimizi dağlayan ve sabahımızı kıpkırmızı yapan dev, ağır ağır yerinden kalktı, bin yıllık yalnızlığını ve acısını sırtına vurup, kaf dağının tepesindeki köşküne doğru yola çıktı bi süre sonra. kucağımda duran ateş topu hala yanıyor ve boğazıma takılan o şeyi bi türlü yutamıyordum o sırada!

"söz uçar, yazı kalır" dangalaklığına, sözünün arkasında duramayanlar dört elle sarılırken hala; o, sözünü onca ağırlığıyla bırakıp gitti! onun hukukunda ağızdan çıkan her söz, dinine imanına edilmiş yemin gibiydi sanki! sözlerinin arkasında duramayan adam, aşkının karşısında, sevdiğinin yanında nasıl durabilir ki zaten... benimle yaşıt bi aşk hikayesiydi; dev gibi adamı, Nemrut'un zirvesindeki yuvasız bi kartal gibi titreten. hiç bi zaman, hiç bi kağıda sığdıramadığı şiirlerini; göz yaşlarını akıtır gibi akıtırken yüreklerimize, ağzından çıkan her sözü kazıyorduk biz zaten ruhlarımıza. tükenmeye mahkum bi kalem ve ateşe teslim olup kül olacak bi kağıt, nasıl saklardı ki bu çığlıkları, nasıl..?

çektiğim acıları küçümsedim kimselere çaktırmadan. o gözümde daha da büyürken, kendi sefil halim kaçacak delik arıyordu bi yandan! "kırk beş yıl" beklediği sevgili, bi nefes kadar yakınında, onu sürekli tazeleyen bi kan gibi damarlarındaydı... ve o; bin yıldır, bu ateşte kavuruyordu yüreğini... bekliyordu...  bu nasıl bi kabulleniş, bu nasıl bi feda edişti kendini... bi kez bile elma ona "ben de seni seviyorum" demiş miydi bilmiyorum. bunu duymak için canını verirdi eminim, bunu duymayı beklerken ömrünü vermişti, veriyordu... saman alevinden daha cansız aşklar geldi aklıma. şimdiki zamanların "osur osur ipe diz" şarkılarından beslenen, ömürsüz kara sevdalara sövdüm ana avrat... aşkından sarhoş olmuş bu dev gibi adama baktım, sonra sarhoş olunca aşık olan adamcıklara güldüm, onların hiç duymadığı utançlar içinde...

ve varbetimin (ustamın) güzeller güzeli hayali süsledi bütün gece, o doyumsuz sohbeti. bin yıldır aynı güzellikte, bi bozkır tanrıçası gibi mağrur, kibirli ve bi o kadar yakıcı ateşiyle dağladı devin yüreğini gözlerimizin önünde... o bronz heykeli bi bakışıyla erittiği gün nasıl güzel ve ulaşılmazsa, bugün de aynı güzelliğiyle ve ulaşılmazlığıyla bizleri de büyüledi... öyle güzeldi ki, öyle uzaktı ki ve öyle vazgeçilmezdi ki, varbet feryat ettikçe, biz isyan ettik!

ve kendi güzel elmamı düşündüm, köhne kayığımın içinde... delik deşik olmuş, ahşabı yosunlu, bata çıka yol almaktan yorgun, limansız yüreğimi susturdum kahrolası çaresizliğimle... susturdukça daha çok çağladı yüreğim. ve ben daha da fazla sevdim, beni sevmeyen elmayı!

devin kutsal bi ayinle kucağıma bıraktığı korlanmış yürek parçasını alıp sakladım, yangın yeri yüreğimin en baş köşesine... kendi yangınıma kattım yarım asırlık alevleri; harlandı, büyüdü ateşim...

gerçek olamayacak kadar güzel bi geceyi, aşk için yanmaya yeminler ederek bitirdik... varbet, bu sahte dünyaya, sahici bi aşk bırakmayı başarmıştı... kendisini sevmeyen elma kadar sahici bi aşk! anladım ki Nazım da bunu söylemişti bin yıl önce!

sen elmayı seviyorsan...
...bundan elmaya ne..?

      

6 Eylül 2012 Perşembe

burusli filimi nasıl izlenir..?

Vişneli Çağlar Gazozu'nun içine beyaz leblebiyi doldurup, ışıklar sönene kadar baş parmaanı şişeye sokup beklersin. Haaa ama onun öncesinde, gişede biletçi ağbiye bi on onbeş dakka yalvarıp, annenden aldığın bilet parasından gazoz ve leblebi parasını arttırman gerekiyodu. Pazarlığı sıkı tutmazsan gazoz ve leblebiyi unutabilirsin. Çünkü evden anca bilet parası veriyolardı eski zamanlarda. Neyse biz en ideal olanından başlayalım... Pazarlığı yaptın, bileti kaptın, gazozu leblebiyi de aldın mı deyme keyfine! Beklersin kapı açılsın diye. Kapılar açıldığında itişip kakışmak, koşturup bağrışmak ve de yer gösterici ağbiden illa ki enseye bi şaplak yemek, olmazsa olmazıdır bu sosyal aktivitenin.

Perde kalkar, ışıklar söner ve ben hemen yumurta kartonlarıyla şekil verilmiş tavana gözlerimi dikerdim. Tavanın kenarlarında, ışıklar söndükten sonra bi süre daha yanmaya devam eden kırmızı ışıklar da sönene kadar ööle bakar dururdum yukarı. Onlar da söndü mü; önce haşır huşur bi takım sesler gelir, soona kocaman perdede kocaman bi görüntü aşşaa yukarı sallana sallana yerini bulur ve filim başlardı. Önce haberler ve hafta sonu oynanan maçların özetleri çıkardı. Bunu da genellikle Ziraat Bankası, Yapı Kredi veya Akbank sunardı. Sıkıcıydı, yani maçlar iyiydi ama haberler sıkıcıydı. Demirel şuraya gitmiş, Ecevit bunu demiş, Türkeş kükremiş, Erbakan gene yerli tank ya da uçak yapıcakmış... falan filan hatta feşmekan! Ondan soona reklamlar başlardı. Buzdolap reklamı çıkardı, bakakalırdık. Bizim evde tel dolap vardı, yemekler bozulmasın, kahvaltılıklar dursun diye. Ama buzdolap başka bi şeydi. İçi görünmüyodu, her şeyi buz gibi yapıyodu. Annem bunu evde anlatınca, "...aman oğlum, dolaptan su içersen hasta olursun!" gibi son derece tıbbi bir karşı duruşla buzdolap düşmanlığına yandaş toplamaya çalışırdı. Çamaşır makinası için de, "...beyazları fokur fokur kaynatmadan kiri mikrobu çıkar mı canım!" tespitinden asla vazgeçmedi. Banka reklamlarından zaten bi şey anlamıyodum ki! En son "Gelecek Program" ya da "Pek Yakında"lar çıkardı. Onlar hiç bitmesin isterdim. Film ne kadar geç başlarsa, sinemada o kadar çok kalacaktım ve bu benim en sevdiğim şeydi...

Nihayet bu kadar kalabalık ve karmaşık girizgahtan soona esas filim başlardı. Nefesler tutulurdu, herkes gözünü kırpmadan perdeye bakar, adeta transa geçilirdi, hani derler ya, "çıt" bile çıkmazdı. Bu kadar sessiz olup ders dinlesek şimdi alim olurduk vesselam! Ve koçum benim, toprağı bol olsun (müslüman olmayana Allah rahmet eylesin denmez ya! hastayım bu hurafeye. hatta hasta oluyorum bütün hurafelere), aslan parçası Burusli perdede görünürdü. Yakışıklı, efendi, sakin, sessiz takılırdı bi süre. Biz de sabırsızlıkla "...hadi yaaaa, başına bi kötülük gelse de kavga çıksa bi an önce!" diye söylenirdik. İçimizden tabii ki! Ama O, Burusli'ydi kardeşim. Kunkfucuydu O! Ona kimse dokunmazsa o da kimseye dokunmazdı. Bütün Burusli'ler bunu bilirdi. O zamanlar bizden azcık büyüklerin gittikleri kunkfu salonları vardı. Buralara gidip gelirken maalle aralarında her biri birer Burusli edasıyla dolanan kunkfu talebeleri, kunkfu felsefesiyle ilgili her zaman ilk olarak şunu söylerlerdi; "...oğlum kunkfucu asla kavga etmez. Çünkü herkesi accayip dövebiliriz ve karşındaki kunkfu bilmediği için bu dövüş asla adil bi dövüş olmaz! Biz yeminliyiz taaam mı? Asla kavgaya bulaşmayız." Böyle derlerdi ama illa ki apuk supuk nedenlerden bi kavgaya karışırlardı. Genelde gözleri mosmor ya da burunları kıpkırmızı çıkarlardı bu kapışmalardan. Neden? Çünkü hep karşılarına kunkfu bilmeyen cahiller çıkardı sanırım. Bizimki kata mata çizeyim, önce bakışlarımla ve çığlığımla rakibimi korkutup kaçırayım derken; karşısındaki dana, çakma Burusli'nin gözüne yumruğu bi ekleştirir, bi de hayalarına (erkeklerdeki bikini bölgesi) bi tekme koyardı... Burusli pert... Mazaret hemen hazırdı; "...oğlum ayı gibiydi adam. Bi de kunkfu bilmiyo tabii, hep kural dışı vurdu, ben de kıyamadım adama. Bi tarafını kırsam, karakola falan alsalar, başım belaya girse daa mı iyi?" Biz de kafamızı yukarı aşşaa sallayıp onaylardık gazi Burusli'yi...

Burusli her daim kendi halinde yaşarken, kötü adamlar gelip köyünü basarlar ve anasını babasını öldürürler, kız kardeşine o zamanlar pek anlamadığımız şeyler yaparlardı. Bazan, ama çok bazan yani 5-6 filimde bi; kötü adamlar Burusli'nin kızkardeşine accayip şeyler yaparlarken, kızın memesi falan görünürdü. Genellikle salonda kikirdemeler, ıslıklar duyulur, bizden büyükler aynen filimdeki kötü adamlar gibi gülüşürlerdi. Burusli filimlerinden başka, bi de bizim Türk filimlerinde benzer olaylar izlerdik. Gencecik kızlara o biçim şeyler yapan dönemin iflah olmaz kötüleri (Turgut Özatay, Behçet Nacar, Danyal Topatan, Kazım Kartal, Tecavüzcü Coşkun, Nuri Alço vs) aynen Çinli kötüler gibi gülerlerdi. "Ulan" derdim içimden, "...bu şey ne biçim bi şeyse eğlenceli olsa gerek. Ama sadece erkekler için eğlenceli galiba..." Çünkü hep kızlar "Hayıııır, yapmaaaa!" diye ağlar, adamlar pis pis gülerlerdi. .

Soona Burusli köyüne gelir, manzarayı görür ve tabii ki, intikamını almak için yola koyulurdu. İntikamını almak için kötü adamları bulması gerekiyodu; ama bu, o kadar kolay olmazdı. Önce sakin sakin önüne gelene bi şeyler sorar, kimi adam gibi cevap verir, kimi onu dövmeye kalkardı... Ama o ilk yumruğu atmak için hep beklerdi, beklerdi, beklerdi... Taaaa ki biri Burusli'nin yüzüne yumruk atıp, dudağının kenarına minnacık bi kan damlası kondurana kadar... Vay sen misin Burusli'nin dudağını kanatan. Ondan soona Burusli elinin üstüyle kan damlasını alır, bi yumruk atan adama, bi elinin üstündeki damlaya bakar, bi daa bakar, bi daa bakardı... Bu arada rakibine ha bire "gel gel" yapardı... Eliyle onu çağırır ve kendisine yumruk atmasını beklerdi. O şapşal da başına gelecekleri hiç düşünmeden "yedim seni Burusli, bittin oğlum sen!" der gibi bakardı... Laf aramızda yıllar yıllar soona bizim Buruslimizin bu "gel gel" hareketini Holivut çaldı ve Matriks filiminde çakma Burusli Niyo da, Acan Simit'e aynı hareketi çekti. Benim gibi bütün eski kafalar bu sahneyi, eski bi dostumuza rastlamış gibi buruk bir sevinç ve "...vaay beee, aslan gibi delikanlıne hale gelmis" acımasiyla izledik. Bu kapışma hazırlığı uzayıp giderken,salonda kimse nefes almaz ve az sonra zavallı adamın yiyeceği dayağı seyretmenin hayalini kurmaya çoktaaan başlamış olurdu. Bu bakışmalar sırasında Burusli bize çaktırmadan nunçakusunu çıkarırdı ve dayak başlardı. Tabii ki hepimizin, bi ipin ucuna güç bela bağladığımız iki aaç dalından yapılma nunçakularımız vardı ve yine tabii ki onlar evde gizli bi yerde dururdu. Neyse, artık kimse Burusli'yi tutamazdı, o da filimin sonuna kadar bütün figüranları ve asıl kötü adamları tekme tokat ve nunçaku manyaaağ yapa yapa sonunda ya intikamını alır, ya rehineyi kurtarır ya da hakkı yenmişe hakkını teslim ederdi. Ve sanki son yarım saatte önüne geleni döven o değilmiş gibi, yine o eski süklüm püklüm haline bürünür, yardım ettiği insanların bütün ısrarlarına rağmen kendi yoluna giderdi.

Bu filimleri izlerken gözler perdeden asla ayrılmazdı. Burusli'nin bütün hareketleri hafızaya kazınır, sinemadan eve dönerken yolda, yüzlerce minik Burusli, öğrendiklerini arkadaşları üzerinde test ederlerdi. Ama sakın siz bunu denemeyin, çünkü bu çok tehlikeli bi deneydir. Bi kere bu deneyler ne laboratuvar ortamında, ne de noter huzurunda yapılır. Bildiğiniz sokaktır deney alanı, hem de kaymak asfalt falan diil haaa, taşlı çamurlu bildiğin ara sokak işte! Deneyin kesin sonuçları genellikle moraran göz, kanayan dudak, diş ya da diz, yırtılan pantol ya da tişört, hatta Allah korusun beden dersi için alınmış mekap falan olurdu. Bi tarafın kanadığında annen kızardı, baarır ve azarlardı. Ama üstün başın ya da mekap yırtıldığında terlik dayağı kaçınılmaz sondu. Adamın kıçını en fena yakan şeylerden biri anne terliğinin tersi ve babanın sahip olduğu en değerli aksesuvarların başında gelen kızılcık sopasıdır... İkisinden de kaçan kurtulur, kaçamayan 2-3 saat sandalyeye oturmak konusunda bi hayli zorlanır, benden söylemesi...
Filim biter, yazılar çıkardı... Eski kafalılar, eski zamanlarda bu yazıları da okurlardı. Hatta ışıklar bu yazılar bitene kadar açılmazdı bile. Şimdiki zamanlarda bırakın normal matineyi, filimin galasında bile insanlar daa filim bitmeden kalkıp çıkıyolar salondan... Aaah ah! Nerde sanata, sanatçıya saygı, emeğe saygı... Sosyal ve sektörel mesajımı vererek huzurlarınızdan ayrılırken, saygı, sevgi ve selamlarımı sunarım efendim... Sağlıcakla kalın ve bi kunkfucu gibi, asla hiç bi kavgaya karışmayın e mi?
Eskimekten korkmam, yozlaşmaktan korktuğum kadar...

Not: Bu yazı 11.06 2011 tarihinde Pari Yazarlar'da "Eski Kafalı" isimli köşe'de yayımlanmıştır. Nıver Lazoğlu'nun hoşgörüsüne sığınarak, blogumda tekrar beğenilerinize sunuyorum...

31 Ağustos 2012 Cuma

üşüyorum anne...

yalnızım anne! tıpkı bi mezar taşı gibi. başımın üzerinde soğuk rüzgarlar esiyor ve çok üşüyorum! kimseler yok burada. kimseyi tanımıyorum! tıpkı babam gibi anne... çok uzaklardayım, tek başımayım. yabancı bi ülkede, bi kamyon garajında, deli gibi yağmur yağıyor ve hiç dinmiyor! bilirsin sevmezdi konuşmayı rahmetli ve ne yaşıyorsa içinde yaşardı. öyle olmasın dedim, içimdeki dışımda olsun dedim, olmadı anne! döktükçe içimi sakladı herkes kendini benden. çok yoruldum anne! çok sancım var! bin yaşındayım ve bi o kadar eskiyim...

yalnızım anne! her gece içimde bi adam öldürüyorum! bütün gün yutkunamadığım bi yumru gibi boğazımda dolaştırıyorum onu ve akşam çökünce başlıyor savaş! o ölene kadar gözüme uyku girmiyor. çırpındıkça sıkıyorum gırtlağını. hırıltılar içinde ve yuvalarından fırlamış gözleriyle yalvarıyor adam "yapma!" diye. ben dinlemiyorum onu. manyak mıdır nedir? ertesi sabah gene canlanıyor. seviyor, umut ediyor, direniyor... yoruyor beni anne, çok yoruyor! bütün gün onu içimde yaşatmak ve gece çullanınca üstüme, onu öldürmeye çalışmak çok ağır geliyor artık! 

yalnızım anne! mahşer yeri gibi kalabalıklar içindeyim ve yapayalnızım! çığlık çığlığa bağırıyorum! çiğerlerim sökülürcesine bağırıyorum. sesimi duyan yok be anne! sesim de yok oluyor artık. korkuyorum babam gibi susmaktan, korkuyorum babam kadar susmaktan! en çok da onu anlamaktan korkuyorum!

yalnızım anne! içimde tufanlar kopuyor ve yakıp yıkıyor her bi köşemi... bu tufanlar yüzünden zaten, hep bi liman aramaz mı insan... iki satır dinlenip soluklanacağı, derlenip toparlanacağı... ben de aradım be anne! ve şimdi eski bi limana bağlanmış köhne bi bizans kayığı gibiyim... son sahibim bi gece şarabı fazla kaçırıp işemişti orta yerime! o yüzden leş gibi kokuyorum... sallanıp duruyorum yosun tutmuş taşlara çarpa çarpa! her gün biraz daha kopuyor beni bu limana bağlayan halat! ilmek ilmek, lime lime kopuyor! her gün bi parçasını daha fırlatıyorum denizin ortasına... martılara simit atar gibi... kopardıklarımla, yitirdiklerimle, yüzüstü bıraktıklarımla ve en çok vazgeçtiklerimle besliyorum bu canavarı. doymuyor anne! her gün benden yeni kurbanlar istiyor. tükendim be anne! verecek hiç bi şeyim kalmadı... arkama dönüp bi şey kaldı mı diye bakamıyorum artık!

yalnızım anne! sığdırabildiğim kadar yürek sığdırdım içime. gün olur biri tutar elimi diye! ne en baş köşesine koyduğum yüreğimin, ne de yüreğimden koparıp başka bi yürek yaptığım... tutmadı hiç biri be anne! artık gidiyorum! kimsenin umursamadığı acılarımı, aşkımı, kuru kalabalık yüreğimi ve ortalığa döküp saçtığım her şeyimi yakıp Nemrut'un tepesinde... Nuh'a inat hiç bi şeyi almadan yanıma, hiç bi yere gidiyorum! hiç bi mekana, hiç bi zamana ait değilim artık! anladım ben bu zamanların adamı olamadım... "gibi" yaşamaktan, saklanmaktan ve korkmaktan çok yoruldum anne!    
yalnızım anne! nasıl zamanı geldiğinde bıraktıysam seni bi başına... 
öyle yalnızım! 
herkes gibi yani... 
...gözünü kapatıp yatan. 
uykuya ya da ölüme ne fark eder!

28 Ağustos 2012 Salı

reno 9 brodvey yeni çıkmıştı. otomatik cam, çelik cant...



altı oyuncak fabrikası, üstü okul... altı kaval üstü şişhane gibi! bi kot pantolon bi tişört giyip gittim ilk gün. rahmetli babam, "oğlum, ilk izlenim önemlidir. ceket giy, kravat tak" demişti. gülemedim de, "yok be baba! dalga geçerler, valla rezil olurum" dedim. netekim (4 yıl önce "netekim" bi gecede, ülke birlik ve beraberliğe kavuşmuştu bizim oğlanlar sayesinde), babam haklıydı galiba... sınıfa girip oturdum (anfimiz hiç olmadı canım benim, kolçaklı sandalyeydi kıçımızı acıtan!), millet tek tek düşmeye başlamıştı ve neredeyse sınıf dolmuştu ki, hakkaten takım elbise kravat bi abi girdi kapıdan. bi kaçımız "ulan ayağa mı kalksak naaapsak" diye de düşündük liseden kalma ürkekliğimizle:) resmen hoca zannettik... ama abi geldi en ön sıradaki kolçaklıya oturdu, koltuğunun altındaki kitapları da bi güzel açtı, bekliyor... bu kez de polis zannettik. yalandan öğrenci kafası yani, ajan kafası! meğer değilmiş. ne hoca ne de polismiş! o bizim Atakan'mış! afla gelmiş, bu kez işi sıkı tutmaya kararlı mıydı neydi..? son derece ciddi ve ağır abi modunda takılmaya ilk günden başlamıştı. yalnızdı, çok konuşmazdı, belli ki bi derdi vardı ama anlatmazdı. ben ve benim gibi piçler için makara yapılacak bi mağdendi aslında. ama yapmadık... saygıyla karışık hep sevdik onu...

ama Atakan'dan başka polis sandığımız abiler de vardı ve onlar gerçekten polisti. paçalarından akıyordu polislik ve deşifre olmadıklarını düşünüyorlardı garibimler. derslere sınavlara girerlerdi, kantinde bizimle takılırlardı... sadece içeride mi..? okulun kapısının karşısındaki bi evin merdivenlerinde bi peynirci vardı. evet evet, bi tane adam, önünde iki teneke peynir, sabahtan akşama kadar otururdu orada. hatta yanlış hatırlamıyorsam bizim Ali Dağlar bi gün yanına gidip, "abi sen sivil polissin di mi, peynir falan hikaye di mi?" diye sormuş... abi tenekeleri alıp uzamış oradan, bi kaç gün görünmemişti ama sonra kapı nöbetine devam etmişti çaresiz...

kapı demişken, okulun kapısında bi Ali abimiz vardı. okul pek okula benzemediğinden ve sadece bi apartman kapısından hallice bi girişi olduğundan, Ali abi hepimizi ismen tanırdı. kampüs değil annem bu! bi bina işte ve bi tek bizim okulun öğrencileri girip çıkıyor binaya... başka fakülte, derslik, bişeytoryum (neydi ulan o?) falan yok yani. ezberlemişti adam isimlerimizi... hepimizi tanımasına tanırdı ama, ne hikmetse kimliğimizi görmeden içeri almazdı. her sabah aynı tantana yaşanırdı. "ya Ali abi, tanımadın mı beni. Tamer ben yaaa!" "tanıdım oğlum tanıdım da, sen şu kimliğini bi göster hele!" tam bi Bekçi Murteza yani! nuh der peygamber demez ve almazdı kimliğini görmeden hiç kimseyi. işin tadını kaçırıp hırtlaşan olursa, Ali abi'nin imdadına kapıdaki üniformalı polis abi yetişirdi. çok delikanlı adamdı. kimliğini saklamaz, aslan gibi üniformasıyla dururdu kapıda. kapının perişanlığını şöyle anlatayım. o kadar üniversite kapısına benzemiyordu ki, polis kulubesi bile binanın içindeydi. çünkü ne binanın önündeki kaldırımda, ne de binanın bulunduğu sokakta o kulubeyi koyacak kadar geniş bi alan yoktu. hani o kampüslü üniversiteler vardır ya... şimdi özelleri de var. tanıtım filmlerinde, reklam afişlerinde bi de ecnebi filmlerde olur. öğrenciler ellerinde kitaplarıyla, kızlı erkekli çayıra çimene otururlar. hatta uzanırlar. hatta sevgili olanlar çayırın çimenin üstünde... yok artık, yaparlar mıydı ulan? neyse bizim öyle bi bahçemiz falan olmadığı için, o daracık sokakta bulabildiğimiz her yere otururduk. genelde sokaktaki apartmanların merdivenlerine, ya da tam okulun sokağının ortasına inen merdivenlere...Vural Engin'e selam olsun! yani bi götlük yer bulabildiğin her yere! yazın iyiydi de, yağmurlar başlayınca sıkıntı oluyordu. hele kışın kahveler adam almazdı yahu...

Bakkal Ali vardı ya, hani zehirli tostlar yapan ve veresiye köpek öldüren Marmara Şarabı ve buz gibi Efes satan. hah! onun yanında küçük bi kahve vardı. basık tavanlı, havasız ve karanlık. sevmesek de yer bulamayınca giderdik çoğu zaman. bizim çete genelde, merdivenli, asmalı Zeki abi'nin kahvesine takılırdı... takılmak mı? ulan ömrümüz orada geçti be!

hala şunu düşünürüm, hiç bi derse girmediğimiz halde, neden ısrarla sabah okula girmeye çalışıp, Ali abi'yle bi sürü tantana yapıp dururduk? haaa anladım. kantinimiz çok lüsktü. tabi ya, hatırladım! genişçe bi salondu. içinden asimetrik ve azıcık yamuk yumuk kolonlar geçerdi. en dandiğinden masalar ve sandalyelerde, en haşlama çaylarla ve maltepe cigarasıyla ne hayaller kurardık... tostlar aynı yağda kızara kızara tek renk çıkardı makineden ve hepsi kavruktu biz hayaller kurarken... Meriç Vural'la Kore Dağları'nı söyleyip ağlarken (az daha dinleyip diyecektim de ne empeee3 çalar, ne sidimen ne de volkmen icad edilmişti henüz...), aynı kantinde millet örgüt mörgüt kurardı.

ben az daha apolitik bi çetenin üyesiydim... daha çok haftalığına pişti (kaybettin mi bi hafta aç gezip, sigara ve abonman dilenirsin, dikkat etmek lazım), KING, KANLI, SÜPER KANLI gibi zeka geliştirici oyunlar oynardım. KING'i sayısı bi liradan oynayan başka akademik topluluk var mıdır bu ülkede bilemedim. Ünsal Hoca'nın dışında düzenli devam ettiğim ders pek yoktu. zaten devam etmeye gerek de yoktu. derslere düzenli devam eden ve deli gibi notlar tutan çok kıymetli arkadaşlarımız vardı. tabii ki hepsi kızlardandı... erkeklerin bi çoğu okuma yazmayı henüz yeni yeni sökmeye başladıklarından, sınavlarda soruların cevaplarını yazabilmeleri bile onlar için büyük başarıydı. ve hepimiz gözü tok insanlardık. öyle yükseklerde gözümüz yoktu:) vizelerden bi 50, bi de finalden bi 50 kaptık mı, bizden iyisi olmazdı. kısacası mezuniyetimizde Nil Dervişoğlu'nun büyük katkıları olmuştur, huzurlarınızda ona teşekkürü bi borç bilirim...

son derece teknolojik, çağın çok ilerisinde teknikler kullanarak ve öğrenerek mezun olduk bu okuldan biz... tombalacının torbasının "İzmir" torba olup olmadığını şıkırtısından çakozlarız evelallah! 52 tane kağıdın hangisinin çıkıp çıkmadığını aklımızda tutmayı tek gözümüz kapalı yaparız. ya da arkadaşımız arabasında kaybettiği otu bulmak için "imdat" dediğinde, öyle bi ararız ki mübarek bitkiyi, AKUT yanımızda amatör kalır. İTÜ'nün yemekhanesine kaçak girmek için, bi çoğumuz logaritmayı, statiği, makina ressamlığını iyi kötü biliriz. yemek sırasında yalandan muhabbet koymak için:) en iyi fotokopi nerde çekilir, bunları en sağlam kim ciltler, kırtasiyenin vitrininden anlarız...

bu arada mesleki derslerimiz daha da bi önemliydi. imkanlarımız sonsuzdu denebilir:) fotoğrafın nasıl çekildiğini, sınıftaki tahtaya tebeşirle çizip öğrettiler bize bu okulda!

ben de aşık olmayı, yüreğimi sevgilimin gözleriyle çizip öğretmiştim kendime o yıllarda! 17 yaşında, sanki bin yaşında bi Mecnun aşkıyla yanmıştım Leyla'ya! ya da en azından o zamanlar öyle sanıyordum.

Sezen Aksu içimizi "dağlar"dı, bizimkiler içip içip ağlardı. dağlara memleketi bölmeye değil vatanı kurtarmaya çıkarlardı kahramanlarımız... "ele güne karşı, yapayalnız" kalınca MFÖ yetişmişti imdadıma... "çocuklardık, parlak yıldızlardık o zaman..." ve türkülerimiz Yeni Türkü'ydü ama bu topraklardaki bin yıllık kardeşliği anlatırlardı. "acılara tutunmak özgürlükse", Ahmet Kaya tutmuştu en derindeki acılarımızı bizim yerimize! ama ne o ne de biz özgür falan değildik işin özünde... "kardeşin duymaz, el oğlu duyar" dediğinde Zülfü Livaneli, okulun ilk günü el oğlu olan bi dünya çocuk, birbirimizi duyup çoktaaan kardeş olmuştuk. çoğumuzun parası yoktu ama hiç birimiz ne aç kaldık ne açık! olan olmayana verdi hep, hiç bi şey düşünmeden! "yarin yanağından gayrı"yı paylaştık Şeyh Bedrettin gibi...

beraber gittik okula aynı otobüsle ve beraber döndük hepimiz kendi "orta direk" hayatlarımıza! asla birbirimizi yarı yolda bırakmadık! bugün bile, birimize bi şey olsa hepimizin içi cız eder.

ulan derslere nooldu bu arada derseniz, işte bu anlattıklarım derslerin ta kendisiydi zaten. inanıyorum ki, hepimiz en yüksek dereceden mezun olduk... o yüzden de hala 17 yaşındaki yüreklerimizle algılıyoruz hayatı. ve hep yeniliyoruz bin yıllık bu kahpe düzene karşı!

Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu'ndan, bi çoğumuz ite kaka mezun olduk...

şimdi hayat üniversitesinde devam ediyoruz akademik kariyerimize...

...bata çıka!

27 Ağustos 2012 Pazartesi

hoşgeldin to women's fcking world!



önce bi sağ kroşe! ardından bi aparkart ve son darbe, tam göğsüne uçan tekme! hem de, sen mutluluktan uçarken:) uçurmazlar yavrum! yağma yok... uçurmazlar! bir kadın mutsuzluk yaratabilecek yaklaşık yetmiş iki milyon sebep yaratabilir... öyle kuyruğu kopmuş uçurtma gibi tepetaklak çakılırsın yere! senin küçük beynin bunların bi tanesini bile akıl edemezken o; hem de o sebepleri kuyruklarından birbirine bağlayıp bi buket halinde koyar önüne de, sen ne olduğunu anlamazsın bile... buna senin ne işlemcin ne de remin yeter çocuğum. fazla zorlarsan ana kartını yakarsın o olur...

sana bu yüz yirmi sekiz milyon sebebi sayacak halim yok! hepsini yaşayarak teeeek tek öğreneceksin! hatta gün gelecek, "ulan Allah belamı versin! hakkaten ben ne dangalak bi öküzmüşüm be!" dediğin olacak... e ama yavrum sen zaten öküzsün!

Allah bilir ilişkiniz boyunca sen; önemli konularda karar vermeniz gerektiğinde, her seferinde; "canım! sen bilirsin bebeğim, nasıl istersen" "tabii hayatım, ne demek, derhal, hemen" falan demişsindir. ulan oğlum, sen ne biçim adamsın? kendi fikrin yok mu? her şeye o zavallı kadıncağız karar verecek ha? oooh ne güzel, hiç bi sorumluluk almadan, hiç bi şeyi dert etmeden yaşacaksın öyle mi? öküüüüüz!

ya da "olmaz dediysem olmaz!", "işim var, geç gelicem", "bu akşam arkadaşlarla biraz dışarı çıkıcaz" ya da "ohoooo, hep senin istediğini yapıyoruz ama yaaa!", "valla bu derbi aşkım, iki elim kanda olsa izlemem lazım" falan mı dedin? dedin di mi dana! ulan sen ne öküzün önde gidenisin be! anlayışsız herif! hatta anlayışsız öküz!

dur ulan, anladım şimdi. oğlum; sen onu her sabah uyandırmak için, her öğlen özlediğin için, her akşam göreceksin diye mutluluktan havalara uçtuğun için dakka başı telefonla arayıp rahatsız ettin di mi? tabii yaaa! sen adam olmazsın... sen ne yılışık bi adamsın be! kadının kendine ait bi hayatı olmayacak mı kardeşim? ne diye arayıp duruyorsun ha? düş yakasından şu kızın be sırnaşık! ay pardon..! öküz!

haaa, dur sen duuur! hiç arayıp sormazsın di mi? sert erkeksin öyle mi? sevdiğini belli etmeyenlerden ha! tüh Allah cezanı versin e mi? ulan insan bi kere arar sorar be! sevgilin oğlum o senin... bi derdi sıkıntısı var mı? ofiste bunalmış mı? direktörü canını sıkmış mı? yazık ulan, valla yazık! sen haketmiyorsun bu kızı oğlum! yani öküz!

saçını kestirdi farketmedin di mi? nerdeeee! nasıl umursamadan bakıyorsan artık sevgiline... bana bak ulan, gözün dışarda mı yoksa oğlum senin? sen yanındaki pırlantanın, farkında bile değilsin...

ne var? evet kuaföre gitmiş ve saçını boyatmış! hemen anladın, bravo! madalya mı bekliyorsun dallama! battı mı sana kuaförün parası? sen mi verdin sanki uyuz!

o kendi ayakları üzerinde durabilen, ekonomik özgürlüğünü kazanmış, özgüveni tavan yapmış, kale gibi sağlam bi kadın oğlum. her şeyden önce insan o insan! ya sen? öküzlerin sınıf başkanı!

bi dakka yaaa! yoksa... yoksa düşündüğüm şeyi mi yaptın! yok artık... bunu yapmış olamazsın! ulan sen aşık mı oldun bu kadına yoksa? "sensiz yaşayamam, her şey anlamını yitrir, ışığım söner, kanım donar" falan gibi ipe sapa gelmez laflar mı ettin? yapma be oğlum! işte şimdi boku yedin! oğlum sordun mu sen ona aşık olurken? "müsaitseniz, sizce bi sakıncası yoksa, sizi deli gibi sevebilir miyim?" dedin mi? ya sen ne bencil bi adamsın yaaa!

"ne hakla, otuz beşe bakla!" derdi bi zamanlar Turist Ömer! ve o meşhur selamını çakıp hakime, "sevdim ama, deli gibi sevdim! bu da mı gol değil, hakim bey?" diye sorardı... dünyanın en acı çığlığını dünyanın en komik suratıyla harmanlayıp koyardı yıkık dökük bi yazlık sinemanın tuğladan örülmüş dandirikten perdesinin orta yerine... nasıl bi dangalaksam, ben hep ağlardım o sahnede... millet "kah kah kih kih" gülerken...

yani yavrum! bi kadına aşık olmuşsan, ceza sahasına yapılan isabetli ortaların bi tanesini bile gole çeviremezsin... ya ofsayttasındır, ya da top çok az farkla, direği yalayarak auta gider. rakibe çarpıp korner bile olmaz minik kuşum! olamaz çünkü aşıksan gözün kör olur, beynin patates!

bak çekirge!

senin adın Kemal, benim adım TamTam. bundan sonra da; sana Kemal desinler, bana TamTam!

aşık olmaya devam!

bedelini ödemeyi göze aldığın sürece...

                                         
"eski asistanıma sevgilerimle..."




22 Ağustos 2012 Çarşamba

iyi ki doğdun kızım...



bugün büyük kızım Eylül İrem doğdu... 

17 yıl ve yaklaşık bir buçuk saat önce. 22 ağustos 1995 gece yarısı 00:20'de hanım hanımcık, akıllı uslu bi bebek olarak "merhaba" demişti dünyaya... 28 yaşındaydım. sabah, gerekli bi kaç parça eşyayı almak için hastaneden eve geldim. küçük bi çanta yaptım. tekrar hastaneye dönerken iki üç tane spor gazetesi ve bezden yapılma mavi renkli bi oyuncak yavru köpek aldım... kızıma aldığım ilk oyuncaktı bu. 

spor gazetelerini, doğduğu günün akşamında Galatasaray'ın oynacağı uefa kupası ön eleme maçının detaylarını öğrenmek için almıştım. gün boyunca vakit buldukça o gazeteleri okuyup, akşamki maç için totem yapacaktım. maalesef deplasmanda 3-1 yenildiğimiz maçın rövanşında 1-1 berabere kalıp elenmiştik. yine de içim umut doluydu. kızım her şeye rağmen Galatasaray'a uğurlu gelecekti. ve öyle de oldu. sonunda uefa ve süper kupa şampiyonluğunun geldiği o muhteşem yıllar başlamıştı...

"bezden yapılma yavru köpek de neyin nesi?" derseniz; valla bambaşka şeyler almak için girdiğim bi markette yaklaşık yarım saat oyuncak reyonunda dolandım durdum. bi ton oyuncağı elime alıp, derin derin düşünüp gerisin geri rafa bıraktım. en sonunda kendimce en zararsız, en uygun olan o yavru köpeği attım sepete ve koştum hastaneye. görenler epey gülmüştü "bu ne lan böyle? el kadar bebek ne yapsın bunu?" diye. cevabım şu olmuştu, "o yüzden aldım zaten. şimdi sert bi oyuncak alsam, kafasına gözüne vurur, Allah korusun kendine bi zarar verir". tamam tamam biraz cins birisiyim kabul ediyorum. hatta "büyüyünce de biner" diye aldığım bisiklete de hala binemiyor olması da bu cinsliğimin bi kanıtı biliyorum.... neden mi binemiyor? kısa boyluyuz kardeşim ne yapalım yani:)) çok üstüme gelmeyin valla yazmam bak!

neyse kızım, sen bakma onlara... baban cinstir minstir ama, seni gözünden sakınır bilesin...

doğacağını öğrendiğim günden, doğduğun geceye kadar ve hala dünyanın en mutlu adamıyım. kardeşin Beril'le de bu mutluluğum ikiye katlanmış durumda... bu mutluluğumun yanında yine hala, her gece yatarken ve her sabah uyandığımda "ulan ben ne bok yiyeceğim?" diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. iki tane çocuk! iki tane insan ve bu ülkede iki tane kız! nasıl büyüyecek, büyüyünce ne olacak? nasıl olacak? bu sorular bitmeyen doğum sancıları gibi bırakmadı peşimi ve hiç bırakmayacak! "en az üç!" diyen tuzu kuru siyasetçilere de burdan selam olsun:((

maddi olarak son nefesime kadar elimden ne geliyorsa yapacagım güzel kızım. ama elimde olmayan, elimden gelmeyen sebeplerden dolayı başınıza neler gelecek bilemiyorum... bu ülke nereye gidecek? ya da bu ülkenin başına daha neler gelecek? bu yozlaşma, bu ayrışma, bu didişme ve bu şuursuz gidişat nereye varacak? bu sorulara verebileceğim ve sizlerin içini rahatlatacak bi cevabım maalesef yok portakalım... bu portakal meselesi aramızda kuzum:))

"öfff babaaaa! ne diyorsan de, ne eveleyip geveliyorsun?" dediğini duyar gibiyim. tamam babişim, hemen geçiyorum o konuya...

turuncu çiçeğim:)), yolun uzun ve dikenli... taşlı ve topraklı... hem de dik bi yokuş! bu yolda bin türlü musibet, alavere dalavere var ammaaaa,  aşk yok kuzum! dostluk pek az, paylaşım karaborsa, vefa kayıplara karışmış, sevgi saygı bildiğin kağıttan maske gibi. arkasındaki lastiği çürümüş ve ikide bi yerlere düşüp toz duman içinde yitip gidiyor.

herkes bi anda aşık ama aynı herkes bi anda, maşukunu da, aşkını da siliyor bi kalemde! dostluk iki birayla başlıyor bi klab'da ya da barda. sabah meyilbaksların silinmiş ögeler klasöründe bitiyor... "kim ulan bu?" diye sorulmadan hem de! paylaşım sarhoş mezesi gibi... ama benim bildigim sarhoşa da mezeye de benzemiyor haaa! limon suyuna bandırılmış havuçla hıyara benziyor daha çok. masadaki son kavun dilimini karşımdaki alsın kibarlığı, kuruyemişin içindeki bademleri ayıklama telaşına yenik düşmüş epey zamandır. vefa bi semt adıdır klişesini yazsam, ne sen ne yaşıtların pek anlamazsınız. hatta Vefa'yı kentsel dönüşüme kurban vermişizdir bile kim bilir? demem o ki vefa, öyle uçup gitmiş ki aramızdan, yeniden süper lige çıksa, maçlarına yine ben gibiler gider de, bu kodumun sosyal toplumu dönüp arkasına bakmaz bile!

hiç mi iyi bi numara yok bu "gelecek" denen hergelede? olmaz mı? var prensesim, var barbi bebeğim! köşe dönmece var, avanta var, açılım saçılım var. abe var, avrupa birliği yani... ileri demokrasi var. gemicikler var. haşlanmış mısır standları var. kadeve'siz pırlanta var. sendikasız işçi var! şipşak ilişkiler var, kapkaç hayatlar var! hocasız üniversiteler, işsiz meslekler, garantili gelecekler var. teslim olana, boyun eğene seç beğen al bi dünya "hd" hem de "uhd" yaşamaklar var! kim bilir Beril senin yaşına gelinceye kadar, daha neler neler göreceksin, duyacaksın...

yine de!

aşık ol babişkom! dibine kadar! hakkını vere vere... bırak yansın yüreğin o en yakıcı ateşle! bırakma aşkını o götümün kenarı genel geçer değerlere! aşık ol ki, insan olasın, adam olasın... sev gözümün nuru, sev yüreğinin kaldırdığı kadar... kinden, nefretten yana cimri ol ama, esirgeme sevgini asla! sev ki, bu yalan dünyada sahici bi izin kalsın... paylaş kuzum! acını paylaş azalsın, sevgini paylaş çoğalsın, derya deniz olsun... bırak bu şapşal babanı da bak üstad ne demiş güzel kızım;

...
Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
                                         her yerde
                                                       hep beraber!
                                          diyebilmek
                                            için
on binler verdi sekiz binini...


Nazım Hikmet, Şeyh Bedrettin Destanı

ama benim yapamadığım bi şeyi sen yap kuzum! cayır cayır yansan da alevler içinde, ezdirme asla kendini. ne düşmanına, ne sevgiline hatta ne de kendine!

boyun eğme sana dayatılan hiç bi şeye! korkmadan sorgula, en başta kendini... başkaldır her daim ve kendi doğrularına sahip çık. dinle, merak et, ara! ama her ne bulduysan günün sonunda bu senin aklının, vicdanın ve gönlünün bulduğu şey olsun. kim ne derse desin, sadece aynanın karşısında kendine hesap ver! cezanı sen kes, kimseye ihale etme!

sonuçta turuncu portakalım!

yaşa dolu dolu! nefes alıp vermekten çok daha fazlasını yaşa!

ve...

babanı unutma:)


not: bu yazıya bu sabaha karşı 01:45 civarında başladım ve bata çıka, güle ağlaya, "bu ne yaman çelişki anne" diye diye şimdi bitirdim nihayet!


15 Ağustos 2012 Çarşamba

sözde Ermeni Tiyatrosu:)



oyun oynadım. yok ulan, saklambaç gibi değil. okey ya da pişpirik de değil oğlum... ben bi tiyatro oyununda rol aldım. "45'inden sonra azanı sahne paklarmış" derler. gittim; aklandım, paklandım! pek güzel oldu doğrusu... hem de çok güzel oldu! bunu sadece ben demiyorum, yanlış anlaşılmasın. oyunumuzu seyreden milyonlar söylüyor;) hatta ne yaptım biliyor musunuz? Feriköy Ermeni Okulu'ndan Yetişenler Derneği'nde oynadım bu oyunu! aralarına sızdım. hain emellerini öğrendim. hepsi tiyatroya deli gibi sevdalı! işinde gücünde genç yaşlı bi dolu deliyle, gece gündüz, hafta içi hafta sonu demeden prova yapıldı. dekor yapıldı, afiş yapıldı, broşür yapıldı, davetiyelerin zarflarının üzerine isimler yazıldı... müzik yapıldı, teaser yapıldı oyuna, oyun için minnacık bi film çekildi! izleyenler yarıldı gülmekten... içlerinde tek Ermeni olmayan, yani hem Müslüman, hem de Türk olan bendim. bi de bize yardım eden, izlemeye gelen bi dolu eşim dostum... ha bu arada, onların da bi dolu Ermeni olmayan eşi dostu var bilesiniz. içimize iyice sızmışlar yani! bana çok sıcak davrandılar. onlardanmışım gibi, onlarla aynıymışım gibi davrandılar. ulan, galiba zaten sanırım onlarla aynıydım... onlar da benimle aynıydılar. ajite etmiyorum ama, kelimenin tam anlamıyla yedikleri lokmayı, içtikleri suyu, ceplerindeki son kuruşu paylaştılar benimle... ama ben yemedim! şüpheciliğimden taviz vermedim! dikkatlice izledim olan biteni! evet evet, kesinlikle birlik ve beraberliğimizi bozmak istiyorlar. bu net! sanatı seviyorlar bi kere! hem de tiyatro sanatını... bak bak baaak! bi de diyorlar ki, "bildiğin bilmediğin o kadar çok Ermeni tiyatrocu var ki! hem geçmişte, hem günümüzde..." tiyatro onlardan bize mirastır. yaşam tarzıdır, ekmek gibi, su gibi hayat kaynağımızdır... dernek kurmuşlar. satranç, tavla turnuvaları, sergiler, geziler, piknikler düzenliyorlar... ha bire konser, halk dansları, türküler, kermesler falan filan bi sürü şeylerle uğraşıyorlar! "yok yok, var bu işin içinde bi iş!" dedim ve bi yıla yakın takıldım aralarında. ya kardeşim gerçek niyetlerini gizlemek için beni evlerine mi çağırmadılar. yemekler, kahveler mi ikram etmediler. tatlılar, pastalar, börekler mi yemedim! 45 yıldır burnumun dibinde olan bu insanlarla... 

ulan ne "bu insanlar"ı be! yeter, ironinin gözünü çıkarmadan şu cümleyi baştan kurayım;

45 yıldır burnumun dibinde olan ve benim kör gözümün daha doğrusu kör gönlümün görmediği kardeşlerimle bi sürü şey paylaştım... bu paylaşımlarımdan biri de, onları hem rahatsız eden, hem de acı acı güldüren ve bizim iflah olmaz cehaletimizin kanıtı bi olay var. genç yaşlı çocuk hepsi hayatlarında en az 1 kere bu olayı yaşamışlar. bu gidişle de yaşamaya devam edecekler. çünkü hem öğrenmeyi ve okumayı sevmeyen bi toplumuz. hem de balık hafızalıyız. Allah'tan Yunusları balıktan saymıyorlar, onlar bile bizden çok hevesli öğrenmeye ve bizim kadar çabuk unutmuyorlar:)
diyorlar ki; "bizimle tanışıp, Ermeni olduğumuzu öğrenen bi çok insan ilk olarak buraya nereden geldiniz? sorusunu soruyorlar. şimdi buna hemen cevap vereyim ve sakın bunu unutup aynı çiğliği siz de yeni tanıştığınız bi Ermeni'ye yapmayın. arkadaşlar gerçek şu ki, onlar bi yerlerden gelmedi!
onlar zaten buradaydılar. bizler buraya geldik.
geldik ve kirlendi dünya ayıptır söylemesi...

şimdi hiç tarihe, oraya buraya girmeyeceğim. koca koca tarihçilerin, diplomatların, devlet adamlarının ve hatta devletlerin çözemediği meseleleri ben mi çözeceğim kardeşim..? kaldı ki, bu meselelerin çözülmesini samimi olarak kaç kişi istiyor, kaç kişi istemiyor bilemiyorum... sadece kendi düşüncemi ortaya koyup, ben yaşadığım, hissettiğim o paha biçilmez anılarımı paylaşacağım sizinle...
evet ne diyorduk. buraya geldik ve kirlendi dünya... en hafifinden, onlar-bizler yaptık bilerek ya da bilmeyerek... tıpkı Alevilere, Yahudilere, Kürtlere, Çingenelere, Lazlara, Gürcülere, Trakyalılara, Çorumlulara, İzmirlilere, Bursalılara, Ateistlere, Homoseksüellere... kısacası genele aykırı her kimliğe yaptığımız gibi... genel de kim biliyor musunuz? o dönemdeki iktidar kimse o! o bunu yaptı, öbürü şunu yaptıya da girmeyeceğim. çünkü bi toplumun en güzel kaşınabilen yeri, din, ırk, mezhep ve etnik köken farklılıkları değil midir? gelen giden ve halen oturan bütün iktidarlar bu bölgeyi kaşımış durmuşlar. hem de bu ülkenin aslında bütün bu renkleriyle birlikte kurulduğu gerçeğini hiçe sayarak! neyseeee! bundan gayrısı bu yazının konusu değil. bunu burada kapatıyorum.

evet, ben yaklaşık 8 aylık bi dönemde bu topraklarda benimle beraber ve hatta benden çok daha önce yaşamış ve yaşamakta olan bi kültürle tanıştım. ne saçma di mi? sanki bi yurt dışı seyahati  anlatır gibi anlatıyorum... bi kültürle tanıştım! gök kuşağımızın (yani aur reynbov) ıskaladığım bi rengini gördüm. ilk hissettiğim şey şu oldu: "e, ama... yani! benim ailem de böyle... ben de aynı şeyi yapardım. aaaa, babam gibi konuşuyor adam!" şimdi sımsıkı sarıldım onlara, bırakmıyorun yakalarını... paçalarını... gönüllerini:)

gün oldu sabahlara kadar provalar, çekimler yaptık. Sayat ve Aral sizlere de selam, sevgi, saygı... baron Vasken ve Mari ve Bianca ve Poseidon Ailesi ve Tamar yardımlarınızı hiç unutmayacağım... hiç biri, ama hiç biri bi kez bile bana siz-biz yapmadılar ve de ben sanki bilmediğim ben'lerle tanışıp, daha da biz oldum... gönlüme yeni gönüller eklendi, gönlüm büyüdü... çat pat da olsa bi dil daha öğrendim, bi insan daha oldu içimde. daha çok küçük ama! bebek! agu falan diyor ancak! hatta "eguuuu! eguuuu!" diyor. "kim olursan ol, egu!" diyor. ahparik, tantik, dayday ve kuyrik'lerim oldu. bedgaranda rahatladım, kimine ayo dedim, bazen de vorç! ve kırk gün boyunca "Kristos hariyav i merelots" dedim önüme gelene, onlar da bana "ortniyal e harutyun Krisdosi" dediler. onlar da benim kandilimi, bayramımı kutladılar... Selamün Aleyküm diye girdim prova akşamları derneğin kapısından, Aleyküm Selam" dediler bana. gece yarıları dernekten ayrılırken "kişer pari" deyince, "luys pari" dediler gülümseyerek. sabahları "pari luys"'la karşıladık birbirimizi... sadece dernekten de değil tabii ki... PariYazarlar'da ve PariRadyo'da tanıdığım Kınar ve Anuş halalarım (Kınar halayı önce yazdım diye Anuş hala kızmaz inşallah), İlya yoldaşım, Manuel, Mari Akbaş, Lutfik, Garbis gibi adını yazamadığım yüzlerce dostum oldu...

ulan Sayat! bi çoğunu yanlış yazdım diye "ulan Dacik TamTam! hem bilmezsin, hem de ahkam kesersin" diye söylenmiyorsun di mi arkamdan! biliyor musun bu yazıyı iki günde yazabildim. nasıl, hızlanmış mıyım?
dernek pikniğinde voleybol oynarken dibimden ayrılmayan, lavabonun yerini ararken elimi sıkı sıkı tutup bana rehberlik eden tatlı Eliz, seni hiç ama hiç unutmayacağım... elinin sıcaklığı hala ellerimde! bin yıldır bekliyormuş ellerimiz kavuşmak için... sanırım o yüzden, oradan ayrılana kadar hiç bırakmadık ellerimizi... bu arada takımımdaki ve rakip takımdaki arkadaşlarıma da yürek dolusu sevgilerimi yolluyorum! siz Mirella'ya bakmayın kızlar! ben daha TamTam dayday olacak yaşta değilim, siz bana TamTam ahparik hatta boşverin, sadece TamTam deyin, olur mu?:))
Vahriç abi, çok özür dilerim. hala her boş kaldığım anda, fal bakıyorum ayfonumda:)
Ardaş abi; Antuanet kuyriğime, Garen'e, Sirag'a selam söyle! merak etmesin çocuklar, uzak ara şampiyonuz bu sene!
gencecik yaşımda beni dayday yapan Mirella, nasılsın? Bianca nasıl? Beril seni çok özledi bilesin!
Nişan, Arden, Anto, Berrin, Nadya, Ari, Arda, Artin ahparik yani sevgili Varbedimiz, Kevın, minik Meline! hepinizi çok özledim...
Oryortların en güzeli Taracığım, tatil de bitiyor ve görev başlıyor di mi? Allah yardımcın olsun:)
Kevork ahparik, seni tanıdığım için öyle mutluyum ki!
Karin, adaşım Tamer, Sonya...
benim küçük kızkardeşim Kristin ve onun tatlı deli maması...
dünya iyisi Çeto ahparik, usta dövme (tatuuu) sanatçısı Garip, huzur kaynağı Talin yenge, cin gibi akıllı ve yakışıklı Kris,
bilge adam Murat ahparik, dünya tatlısı Aghavni tantiğim... sizleri çok seviyorum.
diğer kızkardeşim Yeran ve aslan CimBom'lu eniştem Sinan, özledim yahu... görüşelim bi ara!
Victor tantiğime, Aslan ahpariğime ve Sinan'ın mamasına da parev!
Diko! kan kardeşim! sivri dilli, Yunus Emre gönüllü kardeşim! doğum günün kutlu mutlu olsun...
Selin Tüysüz! yeteneksiz, çirkin, egosu tavan yapmış kapris kraliçesi:))) beni bu oyuna alet ettiğin için sonsuz teşekkürler sana! bi gün seni layık olduğun yerlerde göreceğime o kadar eminim ki..!
ve...
kadim dostum Nıver! benim bu insanlarla tanışmama vesile olarak bana öyle güzel bi nıver verdin ki! ömrümün sonbaharı çiçeklendi! sağ ol! var ol!

Kızınıza Talibim'de sahneye son kez çıktığım gece aklıma şu geldi:
"ulan TamTam; senin bu yaptığına düpedüz,
sözde Ermeni Tiyatrosuama özde, yıllardır birbirini arayan kardeşlerin buluşması"
derler...

"iki şekerli, bi sade! bana müsaade!"




    

evrime ben de karşıyım...


evet evet, ben de evrimin bi saçmalık, insanları dinden imandan çıkaran uyduruk bi teori olduğunu düşünüyorum. ne teorisi yahu, bildiğin paranoyak bi hezeyan bence!

neden mi?

sorarım size ey evrimciler! bugünkü modern homosapiyensle, cilalı zonta taş devrindeki homosapiyens arasında ne fark var? hatta ben kendi teorimi bi adım ileri götürüyorum ve diyorum ki, pırtma taş devrindeki (hastayım bu devir isimlerine de bu arada. ne ulan bu? koskoca insanlık bi taşın yontulup cilalanmasıyla nasıl oluyor da çağ atlıyor anlamıyorum) homo, milenyum homo'sundan daha uygardı. nasıl mı? e nasıl olacak; üreme, büyüme, beslenme ve barınma ihtiyaçlarını çözdüğü anda bütün hayallerini gerçekleştirmiş oluyordu... kafası rahattı, duvarlara resim falan çizip sanatla haşır neşirdi... ihtiyacından fazla tüketmiyor, durduk yere konu komşusunu öldürmüyor, yemeyeceği hayvana bitkiye zarar vermiyordu. zarar vermeyi bilmiyordu bile garibim! haaa, ne zaman bokuyla oynamaya başladı, yani; yok taşı yontayım, cilalıyayım, ikisini birbirine sürtüp ateş yakayım dedi... işte o an boku yedi!
gerçi bütün bunları o zamanki homo son derece masum ve son derece insani amaçlar için yapmıştı.
gel gör ki, evrimcilerin demesine göre evrildikçe(!), sapıttı şerefsiz!

karanlıkları aydınlatmak, ısınmak ve yemek pişirmek için buldu ateşi.
evrimleşe evrimleşe, kendinden olmayan homo'ları yakmaya başladı puşt!

başını sokup, yağmurdan kardan, vahşi hayvanlardan korunmak için mağaraları kullandı.
sonra bi gelişti bi gelişti, günahsız homo'lara mezar olan dandik toplu konutlar yaptı uyanık!

baktı kocaman hayvanları elleriyle avlayamıyor; ok yaptı, bıçak yaptı karnı doysun diye.
bi geçti yontmadan cilalıya, çekik gözlü homo'ların tepesine atom bombası attı kitapsız!
demokrasi getirecem diye masum homo'ları katletti vicdansız!

bi ara, "ulan bu dünya düzdür, elbet bi sonu vardır. fazla açılmayalım amk! düşeriz müşeriz dostumuz olmaz:)" diyip, oturdu kıçının üstüne yüzyıllarca!
sonra dönek bi kaşif "yok oğlum, yuvarlak bu dünya. üstünde korkmadan gezebilirsiniz" dedi.
sonra baktı kelle gidiyo "yok ulan, düzmüş" dedi.
dedi ama, eşşeğin kulağına karpuz kabuğunu kaçırdı bi kere! durur mu bu aç gözlü homo'lar!
haydaaaaa, başladı keşifler, işgaller ve sömürgecilik! adına da "medeniyet götürme" demezler mi! hay ben senin medeniyetine...

bi güzel tüyleri, kalın kalın kılları vardı bu şapşik homo'nun. kışın sıcak sıcak geziyordu. bi tek yazın bi ter kokusu falan yapıyordu ama, herkes koktuğu için kimse rahatsız olmuyordu.
sonra dallamanın biri elbiseyi buldu! ilk elbiseler fena da değildi. basit, gösterişsiz ve en önemlisi organikti!
ama durmadı bizim homo, evrimleşti ve gelişti dangalak... tabii modaydı, trentti bi sürü gereksiz olgu (aaa, ne güzel yerde kullandım olgu kelimesini be) soktu hayatına... bugün artık sadece kılık kıyafet için yaşayan uygar homo'lar yüzünden bi sürü hayvanın soyu tükenmiş durumda. kimyayı buldu bi hırt! sonra sentetik geldi, polyester geldi, "eskilere nnnaaaayyyyiiiiiloooon" geldi... kıyafetleri bunlardan yapmaya başladılar! bi de bu kıyafetleri ürettirmek için milyonlarca çocuk kadın erkek sıkma taş devrindeki homo'lardan daha kötü koşullarda çalıştırılıyor medeniyetlerin göbeğinde :(

düşündüm düşündüm, bi tek, bu tekerleği ne bok yemeye icat etti bizim delme taş devri homo'su,
onu bulamadım!
hadi tekerleği buldun, ne kurcalıyorsun kardeşim... nooldu şimdi? yaptınız arabaları. yollarda sapır sapır ölüyorsunuz. arabayı yürütecek benzini almak için it gibi çalışıyorsunuz. hatta bırak it gibi çalışmayı, it gibi dalaşıyorsunuz. bu arada bütün gerçek itlerden köpeklerden çakallardan özür dilerim.

bakın bu konu dallanır budaklanır uzar gider.
uzun lafın kısası, milenyum homo'su evrimleşerek zırtma taş devrinden bi adım ileri gitmeyi bırakın, ondan da geri gitti be kardeşim!

ve bugün!
devleti buldu milenyum homo'su...
kendi devletinden olmayan homo'ların, devlete başkaldıran homo'ların ve homo gibi yaşamak isteyen homo'ların ebesini skti... zindanlarda, fabrikalarda, tarlalarda, savaşlarda ve metrobüs duraklarında..!
demokrasiyi buldu, seçimi buldu ve seçim hilelerini de elbette!
kanunlar yaptı, kurallar koydu ve hemen o kanunları delmeyi, kuralları yok saymayı marifet bildi!
dinler geldi, belki adam olurlar. ateşe dağa, börtü böceğe tapınmazlar diye!
din adına, Tanrı adına katliamı buldu homo! hem de bunu dinler gelir gelmez buldu iyi mi! en hızlı evrim(!) burada yaşandı... ha bi de peşinden ırk, renk, cins ve mezhep ve dil ve... ve bi sürü götten uydurma farklılıklar icat etti kendi kendine... ve bunların acayip önemli olduğuna inandı, inandırıldı... şimdi milenyum homo'su, atası zortma taş devri homo'sundan bin kat daha vahşi, bin kat daha acımasız ve bin kat daha medeni bi şekilde dünyanın ebesini skmeye devam ediyor!

evrim der ki;
kullanılmayan organ yok olur!
hasssktir ulan oradan!

bizim burkma taş devri homo'su, günümüz medeniyet seviyesine beynini kullana kullana gelmedi mi?
eeee; nasıl oluyor da çağımızın homo'larının, sadece kılları ve beyinleri yok olmuş oluyor o zaman?

çok önemli not: yazıda geçen homo kelimesi, latince olan homosapiyens kelimesinin kısaltılmışıdır ve sadece okuma kolaylığı sağlasın diye kullanılmıştır. kaldı ki homosapiyensi bırak okumayı, yazmayı bile becerememiş olabilirim... bunun altında başka anlam arayan kalbimi kırar!

15.08.2012






4 Ağustos 2012 Cumartesi

en büyükleri, halam..!


Sıdıkaanım (Sıdıka Hanım); bizim büyük baba Deli Mehmet alkolün yardımıyla sirozdan sizlere ömür olunca, 5 çocukla ortada kalıvermiş. kaderin cilvesi, çocuklardan 2 tanesi de vakitsiz uçunca yıldızlara, Osmanlı'nın "alın buraları; ekin, biçin ve de oturun!" dediği muhtelif tarlalarını dedemin tedavisi için yok pahasına elden çıkardıktan sonra, elde kalan son bahçeye kendine 2 göz oda ev ve onun etrafına şimdinin pek makbul rezidans kafasıyla 2 adet 1+1 sütüdyo tipi gecekondu kondurmuş. hatta kendine diye yaptığı eve de önlü arkalı 2 giriş yaptırıp, evi içten ikiye böldürmüş diğer yarısını ve bahçedeki 2 sütüdyo tipi gecekonduyu kiraya vermek suretiyle sağ kalan 3 çocuğuyla hayatta kalmaya çalışmış. bilenler bilir, taaa o zamanlardan sosyetik bi semt olan Florya'daki evlere de temizlik, yemek vs gibi işler için gündeliğe gidermiş. şimdi yukarıda saydığım gayrimenkullere(!) kanıp, "e oğlum, rahmetli emlak zenginiymiş. ne diye gündeliğe gidiyormuş?" demeyin. kiracılar o zamanlar bu 1+1 sütüdyo tipi ev kafasına vakıf değillermiş. nerdeeee şimdiki, galerici, dövizci, borsacı zampikler? bilememişler bu rezidansların değerini:) babaannemin kiracıları tabii... zaten bu evleri ancak; yolu "kaderin bi oyunu" şeklinde İstanbul'a düşüp, "ulan İstanbul, ben de senin ..ına koymazsam adam değilim!" diyen gurbetçiler, yeni evliler ve dünyanın en güzel insanları Roman'lar falan kiralamış hep... laf aramızda bütün samimiyetimle söylüyorum ki, bu evlerde oturanlarla büyüklerim ve ben ve kardeşlerim komşuluktan öte akraba seviyesinde ilişkiler kurmuşuzdur. yaşımın yettiğince tanıdıklarımı bu vesileyle sevgiyle anıyor, hepsine yürekten selam ediyorum. geçenlerde kiracılarımızdan birinin oğlu olan, oyun arkadaşım, kardeşim Ali Kemal beni feysten buldu... inanın yıllardır kayıp olan bi kardeşimi bulmuş kadar mutlu oldum. inanmazsanız ona sorun:)

neyse, bu kısa(!) girişten sonra gelelim benim üç büyüklerimin en büyüğü olan halama!

Nedret Hanım...

akça pakça, güzeller güzeli bi kadındı. beni taparcasına severdi. zaten sevdi mi, taparcasına severdi. her şeyini, elindekini avucundakini, son lokmasını, son kuruşunu gözünü kırpmadan verirdi. o da hayatını noktaladığında ve noktalayana kadar türlü türlü sıkıntılar çekmiş, beş parasız ama yüreği kocaman bi kadındı. kaderi annesi Sıdıkaanım'a benziyordu aslında. o zamanlar "bunama" denilen sanırım şimdinin alzaymır'ına benzeyen bi illete yakalanmıştı tıpkı annesi gibi... o güzel, hamarat, marifetli ve yufka yürekli melek halamın, mum gibi erimesi çok koymuştur bana. bilir misiniz, ben askerdeyken uçtu yıldızlara... son anlarında yanında olamadığım için üzüleyim mi, O'nun en kötü hallerini görmedim diye avunayım mı hala bilemem...

uzun yıllar Akasaray'da, Horhor denen bi semtte oturdu. Horhor'un en meşhur şeyi hamamıydı. halam, bütün cömertliği ve yardımseverliğiyle hamamın necisi denir bilemiyorum ama, işte hamamın bütün işlerini gören ve bekçiliğini yapan Ömer Efendi'nin kalbinde taht kurmuştu. Ömer Efendi ve karısı ve çocukları halama çok bağlıydılar ve çok severlerdi. köylerinden göçüp İstanbul'a geldiklerinden beri halam hatırlayamadığım bi sürü benzerleri gibi onlara da kol kanat germişti. hafta sonları annem, ciciannem (amcamın eşi, ikinci annem, amcamı anlatırken daha detaylı bahsedeceğim), kardeşlerim yatıya, Aksaray'a halama giderdik. Cuma'dan gidilir, iki gece orada yatılır ve Pazar akşamüzeri babam ve amcam daha fazla huysuzlanmadan eve dönülürdü. Cumartesi akşamı Ömer Efendi bizim için hamamı açar, bi güzel hamam sefası yapılır, çıkışta buz gibi gazozlar içilirdi. Allah'tan hamamda sadece biz bize olduğumuzdan hiç bi zaman "aaaaa! hanım hanıııım! babasını da getirseydin bari! kazık kadar adam olmuş ayol bu!" gibi tacizlere maruz kalmamışımdır. tipik HD hatta ultraHD tadındaki hafta sonu tatilimiz, Pazar günü öğleden sonra tesislerden ayrılmamızla birlikte sona ererdi. ama final, muhteşem olurdu:). Pazar öğle yemeğinde halamın yaptığı ve yine Ömer Efendi'nin hamamın odun ateşinde pişirdiği nefis pideler, börekler yenirdi. tabii ki bu yemeklere başta Ömer Efendi'nin ailesi ve halamın bütün komşuları katılır, tam bi şölen olurdu.
eğer mevsimlerden yazsa, Cumartesi akşamı hamamdan sonra illa ki Vatan Caddesi'ndeki çay bahçelerine gidilir, çekirdek çıtlanır, kısa bi yürüyüş yapılırdı. anlamadınız di mi? anlatayım. şimdiki Aksaray-Havaalanı metrosunun başlangıcından, neredeyse emniyet müdürlüğüne kadar caddenin Fatih tarafında çay bahçeleri, irili ufaklı dükkanlar, tam son durağın olduğu yerde de nefis mezelerin, şarküteri ürünlerinin satıldığı küçük bi çarşı bulunurdu. Fındıkzade'den inip, Vatan'a ve Fatih'e çıkılan caddenin Vatan'la buluştuğu köşede de bi lunapark ve meşhur Lunapark ya da Park Gazino'su vardı. Çarşambaları "halk günü" ya da diğer bi adıyla "kadınlar matinesi" olurdu. işte bizim gibi "halk" kesiminin ancak radyoda duyduğu ya da siyah beyaz televizyonlarda gördüğü sanatçılar bu halk gününde sahneye çıkar, program yaparlardı. halam hafta başı gidip gişeden biletleri alır, annemle ciciannem de mahalledeki konu komşuyu örgütler, Çarşamba sabahı 7'de minibüslere binilip gazinoya gidilirdi. hemen hemen bütün gazino seferlerinde bulunmuşumdur. çünkü kulakları çınlayasıca annem; bizim Zeliş'i (büyük kızkardeşim) kundaklayıp, mamasını falan hazırlar, bana babaannemin bakacağını hesaplayıp, "aman oğlu yaramazlık yapma tamam mı?" diye beni tembihler ve bi yandan da aynanın karşısında süslenirken, bahçe kapısından babaannem seslenirmiş; "geliiiiiin! hadi kız, çabuk ol, geç kalıcaz. bak senin yüzünden arkalara kalıcaz valla! ne biçim gençsiniz, bi saat oldu hazırlanamadınız!"
evet böylece ben de giydirilip saçlarım taranıp kafileye dahil edilirmişim. babaannem şarkı türkü, düğün dernek, eğlence konularında mahallenin bütün gençlerini cebinden çıkaran bi kadındı (bkz. "üç büyükler" isimli yazı, bu blogda, bi kaç yazı geride). iste benim bu "kapı ziline göbek atma" halim genlerimden geliyor anlayacağınız. genelde babaannemin dediği olur ve geç kalınırdı. tabii benim uyanık halam, erkenden gidip sıraya girer ve annemler için yer tutardı. Sefaköy kafilesi sonradan gelip, kafadan kuyruğa girince de kıyamet kopar, taaaa matinenin sonuna kadar süren müthiş kavgalar çıkardı. aman haaa, kavga diyince şimdiki vurdulu kırdılı, tabancalı pompalı kavgalar gelmesin aklınıza. alt tarafı bitmek bilmeyen laf sokmalardan ve en fazla bi iki itiş kakıştan ibaretti bu kavgalar. hatta taraflar bazen tuvalet kuyruğunda karşılaşırlar ve inceden sitemkar didişmeler burada da devam ederdi.

hay elimin ayarına tüküreyim... galiba gene kaçtı ve yazı uzadıkça uzadı. o yüzden sevgili halamı anlatmaya burada bi virgül koyup, daha sonra devam edeceğim. unutmadan "üç büyükler"de Sefaköy'ün isim macerasını anlatırken tarihsel bi hata yapmışım... hemen onu düzelteyim. Safraköy'den Sefaköy'e dönüşüm 80 darbesinden önce, saygıdeğer Safraköy Belediye Başkanı Rıdvan Bey tarafından yapılmış. beni bu konuda uyaran değerli arkadaşım Ramo'ya huzurlarınızda teşekkürü bi borç bilirim...


29 Temmuz 2012 Pazar

dayımın oğlu:)



az önce Dilan Davutoğlu'nun profiline baktım... pazar pazar çalışırken dellenip bi şey yazmıştım statüme feyste, o da layk etmiş. "ulan naabıyo bu kız, kombine aldı mı ki acaba?" falan diye bi mesaj atayım dedimdi. profil resmine Yusuf Abi'yle birlikte göründüğü bi resim koymuş... mal mal çalışırken allak bullak oldum gene... kabardı bu şapşik yürek, tutamadım elimi...

Yusuf Kurçenli! "dayımın oğlu"... ne güzel bi adamdı. dev gibiydi. yok yok, evet ben cüceden halliceyim ve o da uzun boyluydu ama, o anlamda demedim... dev gibi yüreği vardı. sevgi dolu... birlikte çalışırken O'nun canını sıktığım, üzdüğüm de olmuştu. sevgisiyle kızardı bana, sevgisiyle fırça atardı:) hatta bi gün (film yapmak, hele ki uzun metraj film yapmak bildiğiniz kendi kendinize eziyet etmektir bu ülkede) rutin sıkıntılardan biraz daha fazla sıkılmıştı canı, içten içten korkuyordum öyle zamanlarda. çok üzülürse sağlığına bi şey olur diye. olay biraz mahreme girer anlatacak değilim. sadece Yusuf Abi'nin o durumdaki tepkisini yazacağım. zaten canı sıkılmıştı dedim ya, üstüne bi de önceki gün benden istediği bi işi yapmayı unutmuştum. aynı zamanda Nesteren Davutoğlu da bi şey istemişti ve onun istediğini yapmıştım. "ulan dayımın oğlu, neden benim istediğim revizyonu yapmadın? Nesteren'in verdiği revizyonu yapmışsın ama!" dedi. ben de, "valla kusura bakma Yusuf Abi, biz şimdi bu filmi bitiricez sen gidicen. kim bilir bi daha ne zaman yeni bi film çekip bana gelicen? ama Nesteren Hanım öyle mi (o zamanlar LOW'un başındaydı, kulakları çınlasın... saygı ve sevgilerimi kabul etsin), daha bi sürü reklam yapacağız birlikte. onun dediklerini yapmazsam, bi daha benimle çalışmaz, Allah korusun ekmeğimden olurum" demiştim. bi kahkaha patlattı, "ulan dayımın oğlu, doğru söylüyorsun be! haklısın, nasıl biliyorsan öyle yap!" demişti.

ağzıma s..ayım! bi daha film yapmadı Yusuf Abi! keşke bana her gün kızsaydı, haftalarca sabahlasaydım, uyumasaydım, O gene film çekseydi...

evet dayımın oğlu! pazar pazar ben gene çalışıyorum... dünyayı kurtarıyorum... türlü türlü belalara çareler buluyor, dünyanın en berbat meselelerini çözüyorum. çözüyorum da..! savaş geldi kapımıza dayandı, öylece izliyorum, dizi izler gibi! kadınlar kıtır kıtır doğranıyor sokakta, haberleri çıkınca kanal değiştiriyorum... genç-yaşlı, kadın-erkek, öğretmen-öğrenci, büyük-küçük demeden insanları zindanlara atıyorlar, tırsıyorum... katilleri salıyorlar, korkuyorum! yoksulluk kol geziyor etrafta, üzülüyorum... depremler, seller gene can alıyor, isyan ediyorum.

çalışıyorum dayımın oğlu! deli gibi çalışıyorum da...
sen ve senin gibi dev insanların bizi bırakıp gitmelerine engel olamıyorum işte!

aydınlık yüzünü, sevgi dolu dev yüreğini tanıdığım için gurur duyuyorum kendimle, hepsi bu!

26 Temmuz 2012 Perşembe

at sineği...



...olmak isterdim.
kızıl bi atın yelesinde... o, uçsuz bucaksız çayırlarda rüzgarla yarışırken; ben, kendimi bulmak isterdim... aşkla aramak, merakla bakmak her bi kayanın dibine ve acıyla beklemek isterdim soğuk gecelerden doğacak sıcak sabahlarımı. o kızıl at güneşe koşsun, ben de aynı güneşle yanayım isterdim. ruhum bölündükçe ikiye, üçe, dörde... bedenim acılar içinde kıvrandıkça, ben sımsıkı sarılayım o kızıl yelesine isterdim. sarılayım ve alıp beni götürsün diye dua ederdim. en uzağa, ama herkesten, her şeyden! en çok da kendimden uzağa gitmek isterdim. o kızıl gövdesiyle uçarken dört nala ve umarsız; korkularım, yalanlarım ve ille de acılarım, onun ayaklarının altında ezilsin yok olsun isterdim. sonra bi anda çayırın ortasına düşüp, öylece kalmak isterdim. kıpırdamadan, düşünmeden ve öylece kalmak! bi ölü gibi! en yaşamak istediği anda ölmüş bi ölü gibi! gözleri açık ve hala beklerken ruhuna doğacak güneşi, bedeni çoktan karanlık kuyuların dibinde çürümeye başlamış bi ölü gibi kalmak isterdim çimenlerin içinde. üstümden geçen kuşlara bi selamı esirgeyip, yüzümü kendi çirkinliğimde yıkamak isterdim. kırdığım bütün aynalar karşıma geçip benimle eğlenirken, uykusuz gecelerimi ve huzursuz sabahlarımı kendi kanımla boğmak isterdim. yokluğunu hissettiğim her şeyi unutmak ve çırılçıplak ve cansız ve düğüne bayrama gider gibi toprağa girmek isterdim. ellerimle kazıp kendi mezarımı, gözyaşımla suladığım çiçekler dikmek isterdim üzerine. yüzümde hala o salak tebessüm, koşmak isterdim bütün kaybettiklerime! bulunca onları o bilinmez diyarlarda, kanatlarımı koparıp, bi daha asla uçmamak için yeminler etmek isterdim bağıra çağıra! üzerimde kudurmuş dağ rüzgarları sevişirken, ben yerinden söktüğüm yüreğimi, o çirkin ego tanrısına kurban etmek isterdim. kanımı içerken attığı çirkin kahkahalarını, bütün yenilmişliğimle duymak isterdim.


bütün yenilmişliğimle haykırmak isterdim çayırın ortasında:
"korkuyorum, köpek gibi korkuyorum! ama asla vazgeçmiyorum!"


aklımı usulca bi köşeye bırakıp, çakalların elinden kurtardığım yüreğime sarılıp, gelmeyen sabahlara inat, o kızıl atın yelesinde kendi sabahlarımı doğurmak isterdim!


öyle kara bi bahtım var ki; at sineği olsam, eminim gider, bi sütçü beygirinin yelesine yapışırım ben:)

24 Temmuz 2012 Salı

suçlu! ayağa kalk!


yok ulan, otur otur! ayağa kalktığında da oturuyormuş gibi oluyorsun zaten:) otur da yorulma boşu boşuna... eee, nasıl gidiyor hayat? gitmiyor di mi! gitmez! sen böyle yaptığın sürece gitmez... topla kendini biraz, kalk dolaş, bi etrafına bak! var mı senin gibi hiç? silkelen be oğlum! titre ve kendine gel. tek başınasın unuttun mu? ağlarken, uyurken ve sürünürken tek başınasın! öyle de olmalısın! kimi arıyorsun şimdi? kim gelecek de yardım edecek sana..? çok beklersin düdük makarnası! korkma, böylesi daha iyi. kırdın döktün, sıçtın sıvadın ve tükettin herkesi, her şeyi... satacağın ne varsa sattın! geriye iki tutam onurun, yarım çorba kaşığı gururun kaldı. ayakta kalmak için gün gelecek belki onları da satacaksın. para ederse tabii! sonra sil baştan bi daha başlayacaksın... ama değişmeyen bi gerçek var ki, sen suçlusun! ulan insan hayatında bi kere bile doğru bi karar vermez mi yahu? insan hayatında bi kere bile, bi şeyi eline yüzüne bulaştırmadan yapamaz mı? oğlum sana diyorum... neye attıysan elini kuruttun be şerefsiz! kime yarandın, kimi mutlu ettin söylesene! günün sonunda dımdızlak ortada kaldın işte! suçlusun hacı! boyundan büyük işlere kalkıştın. olmayacak dualara amin dedin hep. en sevdiğin şey, kocaman kocaman yalanların peşinden koşmaktı. yoruldun, yıkıldın, kırıldın döküldün ama biraz toparlanınca yine buldun kendine bi yalan. fiyonklu, parlak kağıda sarılmış cicili bicili bi hediye paketi... sana gönderilmemiş olduğu halde, sahiplendin salakça! sana ne! sana ne oğlum! neyi becerdin de kendine dair, bi de düştün olur olmadık yalanların peşine ve kimden aldın bu cesareti? sana mı kaldı bu işler! sancıların bitmeyecek ve acıların asla dinmeyecek. mutlu değilsin ki, başkalarını mutlu edesin. hem bi dakika yahu! neden başkalarını mutlu edesin? sen mutlu olmayı denedin mi? denemedin! o zaman bi kere bu meseleyi çözmen lazım dayı! herkesi mutlu edemezsin ki, tam aksine herkesi mutsuz etmek konusunda son derece başarılısın. sınıf başkanı olursun valla! neden; salaksın ve aslında bi bok değilsin! ne o şaşırdın mı? ne sanıyordun ya? evet, bi bok değilsin oğlum! ateş olsan kendini ısıtmazsın! üzgünüm ama, kaybettin delikanlı! bi kez daha kaybettin! genç yetenek, süper yedek, bizim oğlan... kimseye ne kendini, ne kafandakileri anlatamadın işte! sonra da "kimse beni anlamıyor amk!" diye ağlanıyorsun! gittiğin yol, yol değil benden söylemesi! bırakacaksın bu işleri! kendin olacaksın. neysen o! oynama! oynama oğlum, rahat ol! özgür ve özgün ol! yok olma! hatta oyna ulan! güçlüyü oyna, gizemliyi oyna. öyle her şeyini döküp saçma ortalık yere. sus bi sus! zırlama. kan kussan da, kızılcık şerbeti içtim de! enseyi karartma hemen, yıkılma! ağlama! gözlerimin içine bak! koy götüne dünyanın... hah şöyle! unutma ajan! ilk önce dik duracaksın oğlum, ağır olacaksın. yaşının adamı, adamın dibi, anasının gözü, gemisini yürüten kaptan falan filan yani! sert yani! ama kaptan, senin gemi karaya oturdu be oğlum! deniz bitti! bi zamanlar içinde türlü türlü balıkların yüzdüğü, sahillerinde ateşler yakılıp şarkılar söylenen deniz, bitti! bak suyu gitti, kumu kaldı elinde:) tabana kuvvet kaç şimdi. sana da bu yakışır! kaç korkularından, kaç çaresizliğinden ve kaç kendinden dayı! toz ol! görünmez ol! yok ol ulan, yok ol! bırak da senin tükettiğin havayı, senden daha faydalı biri solusun ve şu dünyaya bi iyilik yapmış ol! kararan ruhunu ancak ve ancak kendini yakarak aydınlatabileceksin... kendini yak ve kurtul! kendini yak ve bi kez olsun çığlık at! sesini kimse duymasa da, kendine olan saygını henüz yitirmeden çığlık at! vur yumruğunu masaya! dikkat et, elin acımasın geri zekalı... hadi boş ver, vuruyormuş gibi yap! sesini yükselt! bağır bağır! bağırabilirsen? kime bağırdın bugüne kadar? ya da bağırdığında kim, "dur ulan, bi şey diyo bu denyo galiba" dedi? güldürme beni! kır boynunu ve yıkıl karşımdan şimdi! siktir git ulan! ne zaman adam oldun da dikleniyorsun böyle teres! sus iki dakika da lafımı dinle! bu sefer dinle be! ya sen ne laf anlamaz bi adammışsın! adam derken lafın gelişi, yanlış anlama! adamlara da ayıp olmasın... ama bilader kusura bakma da, sen tutarsız, zayıf ve korkak ve ille de dangalak birisin ya! öylesin öylesin! n'ooldu? ilk kez mi söylüyorlar bunu sana! e öyledir ama! hiç bi dangalak, dangalak olduğu yüzüne vurulmadıkça, dangalaklığının farkına varmaz. al, ben senin yüzüne karşı söylüyorum işte! d a n g a l a l a k s ı n..! hatta iki kere, üç kere dangalaksın! laf aramızda bundan hoşlanıyorsun da! di mi? hadi itiraf et! çok yakışıyor sana! emin ol arkandan, "ulan ne dangalak bu herif yaa!" dedikçe insanlar, sen bi şey başarmış gibi, marifetmiş gibi için için mutlu oluyorsun. e, olur! bu da dangalaklığın olmazsa olmazlarından biridir. gördün mü bak! kabullenince daha kolay oluyor oğlum... şimdi, bilinçli dangalak oldun işte! üzülme, nice dangalak tanırım, kendiyle barışık yaşayıp gidiyorlar... en kötüsü dangalaklığının farkında olmamaktır. dangalaklığı iyi bi şey sanmak ve kendini kandırmaktır. çok daha fazla üzülürsün öyle yaşarsan. bak rahatladın di mi? hadi gene iyisin... bi şey daha kattın dağarcığına! hay sıçayım beyinciğine:) ulan bunu da iyi bi şey zannetti dangalak yaaa! oğlum hakaret ediyorum ulan sana! "ayyy, ne kadar iyi bi insansın sen yaaa!" hastayım sana valla! yüzüne tükürsem rahmet sanıyorsun! Allah seni başımızdan eksik etmesin... hep yanımızda ol ve hep böyle ol! kendin ol! kardeşimsin benim. yürü, anca gidersin! yarın öbür gün yine bulursun kendine bi yalan ve yine salakça bi kıpırtı içinde, gözlerin çakmak çakmak koşarsın dilin bi karış dışarıda! ara beni! valla ara! akıl akıldan üstündür be oğlum! anlatırım sana! heee! anlatırım eğriyi doğruyu. bak bu sefer hazırlıklı olacaksın yavrum! baştan işi sıkı tutacaksın. kendini kaptırmadan, yani kendini kaybetmeden, efendi gibi takılacaksın. temkinli olacaksın, defansı sağlam tutacak ve kontraataklarla gol arayacaksın. sabırlı oynayacaksın oğlum, oyun planından taviz vermeden, doldur boşalta kaçmadan, top yapacaksın tamam mı! oyunu rakip alana yıkıp, savunmayı en önde kuracaksın. havadan sudan... yok ulan öyle değildi. havadan uzun uzun, yerden kısa kısa! aklını kullanacaksın... olan kadarını yani... çok da bi şey bekleme o kıt aklından... eh, Allah ne verdiyse o kadar işte. hiç düşünmedin di mi? böyle caart diye yırtıp bağrını, döküverince ortalığa içini, bütün esrarın uçup gidiyor işte! sor şimdi, bi dünya adam senin hakkında en az beş cümle kurabilir... neden biliyor insanlar senin hakkında bu kadar çok şeyi? sussana biraz! kapasana çeneni, alooooooooo! kime diyorum? sağır mısın be kardeşim! kime ne senin ne düşündüğünden? neden yazıyorsun bunları? havan kime yabancı? kes hızını, üzme el kızını... kuzu kurdun, yol Ford'un. hızlı yaşa, genç öl! cesedin yakışıklı olsun. hay geber e mi! ölmekle bozmuş kafayı geri zekalı yaaa! ölürsen öl ulan, çok da şeyimizde! ne bu be! biraz da yaşa kardeşim. tatile çıktın mı sen? çıksana... çık çık! kafan dağılır biraz. diskoya falan gidersin. bak bi de kafa sallıyor. ulan disko mu kaldı salak! club var artık, ne diskosu, kokuşmuş mumya! senin naftalinini az koymuşlar galiba! leş gibi kokuyorsun be oğlum! ne kadar oldu öleli? ulan ölmüşsün farkında değilsin be ibibik! ya bi git oğlum yaaaa! utanmıyorsun di mi? koca adam oldun hala kafan abudik gubudik işlerde! ya sen harbiden denyo çıktın iyi mi? neden yazıyorsun oğlum bunları? ne bu şimdi? mesajın kime ve hatta kimin umurunda? sallıyorlar mı sanıyorsun insanlar seni! ulan sıkılmadın di mi? satır aralarına mesaj gizlemekten bıkmadın di mi? aferin sana! yazık günah be! bak insanlar vakit ayırıp, okuyorlar bunları. yazsana adam gibi bi şeyler! ne bu şizofren haller? ayıp ayıp! yakışmıyor sana! delikanlı gibi çık ne diyeceksen de kardeşim! valla, yüzüne bakılacak adam değilsin... neyse, ne sen bunları yazmış ol, ne de ben okumuş olayım, tamam mı? bi daha olmasın! bak kazık kadar adamsın, artık bırak bu işleri! hadi bakalım. bu kadar gaz yeter sana! aslansın, kaplansın ve de çok iyi bi insansın...

17 Temmuz 2012 Salı

üç büyükler!



büyükbaba ve babaanne 1893'te göçüp konmuşlar Sefaköy'e... hangisi nereden tam olarak emin değilim ama; biri Selanik, biri de Varna diye biliyorum... Eminim Selanik ve Varna kelimeleri size, Sefaköy'den daha tanıdık gelmiştir. durun kısacık anlatayım, neresi bu Sefaköy... şimdi tarif versem gelip ziyaret edecek haliniz yok, iyisi mi adından başlayıp bizim köyün ve insanlarının kısa tarihini anlatayım size!
1800'lerde Sofraköy, 1980'e kadar Safraköy ve '80 sonrası Sefaköy demişler bizim köye... Sofra, çünkü padişahların ava çıktıkları ve av sonrası kulları da yesin, avdan nasibini alsın diye büyük büyük sofraların kurulduğu minnacık bi köymüş o zamanlar. sonra, ama çok sonra Safraköy olmuş, çünkü meşhur bi çeşmesi varmış, safra kesesi taşlarını döken bi su akarmış kurnasından. "kurna ne ulan?" diyen varsa hemen sağ üst köşedeki çarpı işaretine bassın, kıymetli vaktini boşa harcamasın... ve nihayet Sefaköy olmuş çünkü, ülkenin bütün eksenini kaydıran cunta, bizim köyün adını da boş geçmemiş ve kibarlaştırmış...
ama; sokaklar gene çamur içinde, halk gene yoksul, deli gibi göç alınmakta ve de çarpık yapılaşma alıp başını gitmiş... günümüzde Sefaköy'ün etrafına ve içine adam gibi yollar yapabilmek uğruna bilmem kaç tane ev, iş yeri falan filan yıkıldı yıkılmak üzere:) haaa bu arada Atatürk Havalimanı'nın kara tarafındaki iniş kalkış koridorunun tam ortasındayız dersem sanırım az biraz kafanızda bi şeyler canlanır di mi..? üstelik öyle bi ortasındayız ki, çocukluğum üstümüzden geçerken neredeyse tekerlekleri kafamıza çarpmak üzere olan uçaklara el sallamakla geçti... kim bilir belki bi çoğunuz; şimdi hatırlamadığınız bi uçak seyahatinin başlangıcında ya da bitiminde, uçağın camından aşağıya baktığınızda uçağa doğru salak salak el sallayan bi grup sümüklü velet gördünüz ve içinizden "deli mi ulan bunlar?" diye geçirdiniz. hah işte! o sümüklü salaklardan biri bendim! hatırladın mı abicim? hatırladın di mi? evet yaaaa! e büyüdük işte, kazık kadar olduk valla. kıçımız başımız tutmaz oldu, yaşlandık bile:)
neyse dedeyle nineye dönelim tekrar... dedenin adı Mehmet. nam-ı diğer, Deli Mehmet! deli gerçekten... rivayet olunur ki, minare gölgesine oturup, ceketinin cebine sakladığı şarabı etrafa çaktırmadan usul usul içermiş... e Allah affetsin artık bilinmez ama; tıbba göre siroz'dan, ahaliye göre çarpılmak suretiyle:) Hakk'ın rahmetine kavuşmuş. şaka şaka, dede bildiğiniz alkole bağlı sirozdan gitmiş. Mekanı cennet olsun, iyi adammış. eli açıkmış, dürüstmüş akşamdaaaan akşama da içermiş... bu yüzden iki yakası bi araya gelmemiş...
babaanne ki, adıyla yaşasın küçük kız kardeşim onun adını taşır, Sıdıkaanım yani Sıdıka Hanım tam bi kambermiş... hani onsuz düğün olmaz derler ya, cidden babaannem olmadan köyde düğün dernek olmazmış. yemek yapar, organizasyon yapar, yeri gelir gücü yettiğince evlenenlere yardım edermiş... kulakları çınlasın sevgili annem de gençliğinde düğündü, kına gecesiydi bütün davetlere icabet eder, kimseleri kırmaz gücendirmezdi... gittiği düğünlerde ondan yaşlı teyzelerden, ninelerden biri, "kız Adviye, sen de mi buradasın?" diye anneme takılır, hemen bi diğeri lafa girerdi, "eee Sıdıka'nın gelini o! gelin kaynana toprağından olurmuş, kaçırmazdı o da düğünü derneği" diye babaannemden sevgiyle, saygıyla söz ederdi ve mutlaka ayaküstü bi tane Sıdıkaanım hikayesi anlatırdı... ya bi dakika; bi şeyi unutmadan söyleyeyim, annem şimdi de hiç bi düğünü kınayı kaçırmaz, yetişebildiği kadarına mutlaka gider, bilesiniz! Allah sana uzun ve sağlıklı bi ömür versin de, sen gene hiç bi düğünü kaçırma anacım benim:)
Sıdıka'yla Mehmet'in dördü erkek biri kız tam beş çocuğu olmuş... dört erkekten ikisi çok genç yaşlarda, tabii ki yoksulluktan ve de çaresizlikten sizlere ömür... Allah bilir tıp dilinde şimdiki adı bambaşka olan ve tedavisi de yemeklerden sonra tok karına 3-5 kapsülle mümkün bi takım hastalıklardan uçup gitmiş rahmetli amcalarım... geriye babam, amcam ve halam kalmış... işte bu üç kardeş, üç ayrı karakter, üç ayrı hikaye olarak girdiler hayatıma ve bende derin izler bıraktılar... onlar, hamurumu şekillendiren üç büyüklerim benim! tabii bu arada "Anadolu kaplanı" anne sülalem ayrı bi konu başlığı olarak bi kenarda duruyor. onları da anlatacağım... yok yok hepsini bi seferde değil! azar azar... tadında, lezzetinde... sıkmadan, usandırmadan...


not: "oğlum bu neyin kafası, nereden daldın şimdi buralara? bize ne senin sülalenden" diye soranlara söyleyeyim hemen... bi kere hikayeler Yeşilçam filmlerini aratmaz, hem ağlatır hem güldürür cinsinden. bi de, bizim Sefaköy'lü bi Yavuz Rençberler var... mahalleden bizim... geçen gün feysbukta babasıyla ilgili bi şeyler yazdı... acayip etkilendim ve duygulandım. sanki ecnebi memleketteymişim gibi, kendi memleketimi özlediğimi hissettim... ayıptır söylemesi, ben hanidir bu memleketi de, bu insanları da tanımakta ve anlamakta çok zorlanıyorum bilader! üstelik Yavuz'un babası da, benim üç büyüklerim de, bugün kaybolmaya yüz tutmuş, aşınmış, yozlaşmış bi insan neslinin son örneklerindendir. yaşıtlarım okuyunca o güzel zamanları hatırlasın, benden küçükler de "vay be, ulan ne güzel adamlar varmış bi zamanlar bu topraklarda" desin istedim... benden büyükler ne mi yapacak? valla büyük ihtimalle bunları yazıyorum diye bana kızacaklar:) yok yok, bu da şaka! galiba bu hikayeler "keşke bunları yazmasaydım" demeyeceğim yazılarımdan olacak...
işte ondandır bu hallerim. e bi de, açtım bi blog, ileri geri bi şeyler yazıyorum... neremden çıkıyor bu yazılar, ben kimim, hırlı mıyım hırsız mıyım bu konuya bi açıklık getireyim dedim... sonra mı, sonra bu toprakların başka başka güzel insanlarını da anlatacağım! hayatıma girip; gönül telimi titreten, beni ben eden insanları yani... uzun lafın kısası bu vesileyle yukarıdaki satırları; Yavuz'a, Şampiyon'a, üç büyüklerime, çocuklarıma ve de müsaadenizle kendime ithaf ediyorum!

one love!


acayip tırsıyorum... bi dünya şey yazdım, okudum ve sildim!































...yok ulan, boşuna baktın sayfanın altına. valla bak;
yazdım, okudum ve sildim!

14 Temmuz 2012 Cumartesi

gitmek...



zamanı geldiğinde gitmek gerekir...sen istemesen de; gitmen hem sana, hem ardında bıraktıklarına iyi gelir... varlığın en büyük yaradır, duruşun üzer herkesi ve seni... aynı şeylere bakamaz, aynı sesleri duymaya tahammül edemezsin kimseyle! aynadaki yansımana küfretmeye başladın mı... gidersin, gitmelisin! çünkü bazen insan kendine bile ağır gelir! bu ağırlık; boğazında yutamadığın bir düğüm, göğsüne çöküp oturan bir mezar taşı, ya da kolunu kanadını kıran bi karabasandır...
çıplaktır ve açtır!
gözyaşına doymaz, vazgeçişlerinle beslenir ve ölümle serpilir en karanlık gecelerde! beynin zonkladıkça ve yüreğin sıkıştıkça büyür içinde pis pis sırıtarak! acılarınla büyür, kederlerinde büyür ve öyle büyür ki, kuş gibi hafif kalırsın onu yanında... hiç kadar ufalırsın:)
zaten gitmen de kolaylaşır bu sırada, kimse fark etmez bile gittiğini...
peki nasıl gideceksin?
kim bilir?
bazen "su gibi akar" gidersin, bazen "kapıyı çarpar" gidersin...
ama ille de bi şeylerden "cayar" gidersin!
en acısı, en sevdiğinden caymaktır ve dönüşü olmayan gidişlerdendir. arkana bakmadan ve en yalnız halinle gidersin... bi tek kendini, tükenmişliğini ve hanidir kaybolmuş umutlarını alıp yanına, nereye gittiğini bi an bile aklına getirmeden, sanki giden sen değilmişsin gibi gidersin... ve en sevdiğinse, gitmeni en çok isteyen... ölümden zor gelir adama! dünya dar gelir!
ama ne şanlı, ne şerefli bi gitmektir bu aynı zamanda!
için alev alev, avuçların sımsıkı yumruk ve taş olmuş yüreğinde o salak aşkın yürür gidersin mağlup bi Spartacus gibi:) uzaklaştıkça çoğalır göz yaşların ve pişmanlıkların! sorguladıkça geçmişi, kendini haklı bulur, kalana söversin bildiğin her dilde!
"bana düşen, bırakıp gitmek"lerle kol kola, mezarlık yanından geçen ödleklerinki gibi bestesiz bi ıslık eşlik eder sana... türkü desen tutturamazsın, köpek çağırsan yanına gelmez, salak ve tiz bi ses kulaklarında... duyan olsa, kimse ıslık da demez buna! yaptığın şey açıktır ki, yüreğinden geçenleri duymamak için gürültü yapmak derler adına! kuru gürültü tadında:)
günün sonunda gitmek, kaçmaktır bazen ve bazen kalmaktan daha zordur...
ama kim ne dersin dürüstçedir ve cesaret ister...
inat, sabır ve gurur yanına alacağın ilk üç şeydir ve kalabalığın göbeğinde yarattığın kendi ıssız adan, bütün vahşiliğiyle seni bekler! aç susuz, barınaksız ve ille de yalnız kalacağını bile bile gidersin...
sonsuz bi hiçlik her gece uzanır yanına ve sana zehirli şarkılar söyler... hayalinde yarattığın gemileri beklersin sonu gelmez sahillerde! "beni bekleme kaptan" diye haykırırsın, ufuktan geçen her gemiye... zaten hiç biri görmez bile seni... görünmek için yaktığın ateşler seni yakar kavurur...
kaçamazsın bu sondan ki, "öyle hüküm duyurmuşlar tanrılar divanında"...
gitmek yazılmıştır bütün okuduğun kitaplarda!
bi zamana ve bi adrese bağlı olmaksızın sadece gidersin... 

bildiğin yolları bilemez, tanıdığın yüzleri göremez olursun... 
iyice yabancılaşınca her şeye, dönmeye başlarsın...
her gitmek, bi başka yere dönmektir aslında.
ve hayat zekice hazırlanmış bir labirenttir...
ve kader bunun hep yapar sana!






gönül telimi titreten bütün "usta"ların önünde saygıyla eğilirim...

8 Temmuz 2012 Pazar

ölüm günü baktım kendime...



e bakmak lazım! mesela bugün ölsem, bi hafta sonra büyük kızkardeşimin doğum günü, Zeliş'in. kutlamaz o çatlak şimdi... "abimin 7si çıkmadı, 40'ı dolmadı, 52'si dönmedi" falan filan derken, valla kutlamaz bi daha doğum gününü...
ağustosa bıraksan; sıcaklar yüzünden benim tören millete eziyet olur! kan ter ve de toz toprak içinde, iki hayır duası alacakken milletten küfür yemek de cabası... hadi etsinler, ben takılmam öyle şeylere ama; insanları durduk yerde günaha sokmanın ne gereği var, di mi canım?
"e dur, yaz bitsin havalar serinlesin" diyeceğim; o zaman da yağmurlar başlıyor, okullar açılıyor, millet tatilden dönüyor...
ha, mezarlık hazır. Sefaköy'de.
ama o da sorun işte! eş dost var İstanbul'da, nasıl gelecekler? 2. Köprü'de ve Haliç'te tamirat, E5'in ortasında metrobüs, trafik tam bi işkence! e bizim mezarlık öyle ecnebi filmlerindeki gibi de değil... çamur içinde her yer. mezarlar üst üste ve de iç içe! aralarından elin boşken geçemiyorsun bilader; bi de tabut gelecek, mezara konacak, tahtalar durmayacak bi türlü, 2 gün sonra mezar çökecek. amcam sövecek, "ulan eşşoğlueşşek, bi rahat vermedin" diye... ne sandınız amcam da orada tabii, babam da, halam da... adı üstünde "aile kabristanı". bi de benim acayip bi sosyal çevrem var bilirsiniz... kokoş hanımlar, tiki boy'lar... nasıl gelecekler mezarlığa? makosenlerin derisi büzüşür, topukluların topuğu kırılır be! neyse belki onlar camiden dönerler, defin işlemine katılmazlar...
ulan bu arada Türkçe'm fena değildir ama, şu "defin" lafına hep takılmışımdır. doğru mu yazdım bilmiyorum ama, defin bana defetmeyi çağrıştırır hep... hani şey mi diyorlar adama; "öldün gittin, bizi üzüntülere boğdun! biz de seni bu dünyadan defediyoruz işte!"
kışın ölmeyi hiç düşünmüyorum! bi de kar mar yağdı mı tam rezillik! iyi tarafı havalar soğuk diye kokmazsın öyle kolay kolay... ama, defin:) işlemi gene eziyet...
yağmurda karda sadece defin mi, cenaze namazı da zor be kardeşim... üşürsün, ıslanırsın, e bi de hoca azıcık konuşmayı seviyorsa bittin demektir. hoca dedim de aklıma geldi. nedir bu hocaların cemaatle derdi yahu? ölünün arkasından konuşulmaz diye, bütün hıncını oraya toplanmış cemaatten çıkarmak doğru mu, hocam? düşünsenize ben yatıyorum musallada. e hoca da biliyor ne haltlar ettiğimi... sağlığımda yolunu bilmediğim camiiye, nalları dikince mecburen gelmişim... tam girişecek bodoslama, "bre zındık, geldin mi şimdi zurnanın zırt dediği yere!" diye... ama nerdeee..? "ölünün arkasından konuşulmaz!" ne yapılır? aynen avluda toplanmış hazır kıtaya Allah ne verdiyse girişilir. cumaya gelmeyenler, şekerde, kurbanda hooop güneye tüyenler, hacca gitmek yerine Şükrü Saraçoğlu'ndan kombine alanlar, içki içenler, zina yapanlar, dedikoducular, yalancılar, evrimciler, hele de devrimciler... bittiğiniz gün, bugündür! vicdansız zebaniler mi dersin, rezidanslar kadar yüksek alevler mi dersin, Olimpiyat Stadı'ndan büyük katran kazanları mı dersin... seç, beğen, al bakalım... "ateş seni bekliiiiiiyoooor"
bi yandan soğuk, bi yandan da hocanın dini kırıklar için çizdiği karanlık tablo tir tir titretir adamı; ne kıldığın namazdan, ne de ettiğin duadan hayır gelir valla...
böylece kışı da eleyince geriye ilkbahar kalıyor! ulan baharda da ölünmez ki be! baharda aşık olunur kardeşim! polenlerin ve hormonların havada uçuştuğu bi ortamda kim gelir benim cenazeme? milletin aklı şeyindeyken abdest tutar mı o günahkar bedenler? tutmaz tabii!
gördünüz mü? ne kadar haklıymışım... bi haftadır düşünüyorum "ne zaman ölsem?" diye. bulamadım gitti bilader! yok işte! şöyle gönül rahatlığıyla uzanıp musallaya, alacaklıların tümünden okkalı bi "helaaaaaal olsun" duymak istemez mi insan? ya da Hintli raca'lar gibi milletin omuzlarında salına salına mezarlığa yollanmayı... bu takvime göre milleti nereden bulacaksın da, omuzlarda taşıtacaksın kendini?
öfff! darlandım yaaa! yaşamak zaten gayet zor ve boktan...
bu memlekette ölmek yaşamaktan da zor kardeşim...
yok ulan, bu son tespit olmadı galiba:)


7 Temmuz 2012 Cumartesi

anlamadın di mi?




sen hiç; ay ışığında dans eden bi su perisini, gözlerini bi kez bile açmadan ve hiç bıkmadan seyrettin mi güneş doğana kadar?
içine yavaş yavaş akan zehrine aldırmadan, bi deniz kızına aşık oldun mu? hani bilirsin; söylediği şarkı seni ölüme götürür ve dünyanın en mutlu adamı olarak karanlık sulara gömülürken elinden hiç bi şey gelmez!
bi şarkı vardır da, deli gibi dinlersin, ezberlersin ve bi yerden sonra kulağın değil, bütün hücrelerinle duymaya başlarsın... o sadece bi şarkı değildir artık, içinde boğulduğun o karanlık kuyunun yosunlu duvarlarında çınlayan sessizliğin ta kendisidir... hiç öyle bi şarkın oldu mu senin?  köpek gibi korktuğun oldu mu? ama öyle karanlıktan korkar gibi değil! günün ta en başında, güneşin çığlık çığlığa doğduğu, en ışıklı sabahlarda, ölümden korkar gibi korktuğun oldu mu?
karanlıkta göz kırptın mı hiç peki? kimse görmesin diye değil, birileri görsün diye çırpınıp, "...gördüler mi?" diye utandığın oldu mu?
yandın mı hiç? ama kibrit çakıp, benzin döküp, "alayınızın amk!" yanması değil... "ben yandım, siz yanmayın!" dercesine yandın mı? alev alev çekip gittin mi? hayallerini, gözyaşlarını, utançlarını ve o kötürüm aşkını vurup sırtına, "hadi eyvallah!" bile demeden gittin mi hiç?
en "genç" fidanın kırıldı mı? en "bahar" dalın, yaprak döktü mü?
rezil oldun mu, en gururlu anında ve en şövalye ruhunla? yüzüne tükürdüler mi senin? "hadi oradan be"lerle ya da "anlasana ulan kazma"larla yüzleştin mi ve oyuncak ettin mi kendini? kaçtın mı oğlum? kendinden ve kendinden bile fazla değer verdiğin Leyla'yı, çölün ortasında bırakıp... salya sümük ağlayıp... ardına bakıp bakıp, "dur gitme!" derler mi salaklığı ceplerinde, "bi daha yüzüne nasıl bakarım"larla bir olup, sattın mı ulan aşkını?
uydun mu ulan genele? "hah! adam gibi adam" payesini göğsüne nişan diye takıp, uyudun mu hiç bi şey olmamış gibi? ağladığın geceleri bi çırpıda unuttuğunda, o anlamsız gülümseme gelip çöktü mü sakallı suratına? "ne anlamsız bi ifade ulan bu" diye baktın mı aynadaki geri zekalıya?
senin insanlığını sevip, sıfatına "höst"ü vurdular mı kardeşim? çevirdin mi öbür yanağını İsa gibi?
hiç öldün mü ulan sen? bi gülüşle dirilip, bi dal cigarayla öldün mü hiç? ölmek bile kurtuluş olmuşken inatla yaşayıp ve yaşamanın bütün anlamlarını inkar edip, soludun mu ulan bu pis havayı? yakalandın mı hiç soğuk gecelerin bomboş sokaklarında? yanında yürürken aslında hiç bi yere gitmediğini bile bile, bitmesin şu yol diye dua ettin mi ve yol bitince dinine kitabına sövdün mü bu kahpe dünyanın? ve kustun mu bağıra çağıra, ağlaya ağlaya..? kustun mu ulan içindeki yılanı ve döktün mü yüreğine katran karası susmaları! o öldüren susmalar içinde boğazın yanarken ve gözlerin dolu... ağladın mı ulan karı gibi?
haykırmadın di mi? ağzını bıçak açmadı ve attın içine sinsice di mi..? için paramparça ve kan revan, ulan şerefsiz dostluğun bile yalan!
doğmuşsun o belli!
ama, yaşadın mı ulan sen? 

oğlum!
sana diyorum!

sen hiç sabaha kadar Ahmet Kaya dinledin mi?
anlamadın di mi?