17 Eylül 2013 Salı

ay em törkiş men in AMsterdam!

medeniyet çirkin yüzünü göstermeye başladı... yahu bu insanların canı sıkılmıyo mu burada? ya da biz mi adapte olamadık annamadım! her şey aynı gelmeye başladı. sıkım sıkım sıkıldık valla! yaşancak yer değil burası, benden söylemesi. hiiiç kıskanmayın, özenmeyin! bi daha da davos'a gelmem, siz de gelmeyin! frankfurt daha güzel diyolar... bi kere yemek büyük sorun. mesela hollanda mutfağı... ya ne mutfağı be! mutfak falan yok adamlarda! her yer arjantin gıril, uruguay gıril, meksika gıril, çayniiiz gıril (o ne be?)... Allah'tan dün akşam bi tane Güllüoğlu bulduk ve mercimek çorbası içtik de azcık kendimize geldik... yoksa durum çok kötüye gidiyodu! güney amerikalı olsak bu kadar gıril yemezdik valla! sağ olasın Güllüoğlu!

fuarın altını üstüne getirmemiz iki günümüzü aldı. o kadar ki, bazı standların önünden geçerken, "vay bro! n'aber, ne var you?" falanlar başladı... dün akşamüstü fuardan çıkarken bi tane uydu bilmem nesi satan bi standın önünden geçerken görevli eleman "aşkolsun be TamTam, sabah bi kahve içmeye uğramaz mı insan? özletiyosun kendini valla!" diye yolumu kesti... çok şaşırdım ve kendi kendime "ulan Allah'ın norveçlisi aşkolsun'u nerden öğrenmiş?" diye söylendim... sonra baktım elinde norveççe Türkçe sözlük, kopya çekiyomuş uyanık! inanmadınız di mi? peki bi çinli "meraba, baççeseyir üniversiti'de okudum. mecidiyekoy, Galatasaray, Sami Yen sitatyüm..." dedi desem. güzelce çıtı pıtı bi macar kız, "ben Türk gelini, kojam Türk benım" diye bize çay ikram etti desem, yakasına da Türk bayrağı rozeti takmıştı desem! yaaa aynen böyle işte... yemişim avrupa birliğini, birleşmiş milletleri kurduk burda biz kardeşim...

hollanda'yı ve AMsterdam'ı didik didik ettik, mercek altına aldık, kolunu arkaya kıvırıp sorguya çektik, sizin için inceledik! mesela, tramvayın kapılarının kapanmadan hareket edip etmediğini yerinde test ettik. etmiyomuş. oysa ki "boş yerlere ilerlesenize kardeşim!" diye o kadar da bağırdık ama, dinleyen kim! ööle salak bi tebessümle baktılar bi süre. bi kaçı "fanfini fon" bi şeyler dedi, biz de hiç oralı olmadık! sonra baktık kıpırdamıyo meret, inip arkadan geleni beklemeye karar verdik. çok bozuldu bu şehir be! eskiden böyle miydi? kanallarda salına salına gezerdik, mehtaba çıkardık, hatta nasıl bi teknoloji vardıysa Mars'a bile çıkardık... bu fuar bitirdi bu memleketi. yetmiş iki millet fıldır fıldır geziyo yahu. sonra da tramvay hareket etmiyo! etmez tabi...

gene yağmur yağıyo, yazmıyom bile artık...

otelimiz öyle tatlı, öyle şirin ki anlatamam! anlatmıycam da! burdan bu güzel rezervasyonda emeği geçen herkesin ta... gözlerinden öperim :) dün bize sormadan odamızı değiştirdiler, dört gündür kan ter içinde derlediğimiz bütün sektörel eşantiyonlar çalındı sandım, çok üzüldüm. neyse ki sadece odamız değişmiş... ikinci kattan üçüncü kata çıkmışız. Allah'tan bu gece son gece, yoksa merdiven çıkmaktan tabanlarımız şişiyo, dışarıda yemek yiyip otele dönüp, odaya çıkana kadar karnımız tekrar acıkıyo... ya da sabah odadan çıkarken çişimizi yapıyoz, lobiye inene kadar tekrar geliyo! çekilecek dert değil yani! bi de çok fena bi şey söylicem, bazıları gözünü kapasın ve okumasın bu satırları. oğlum! bunların tuvaletlerinde şey yok! şey işte yaaa! hani bizimkilerde bi musluk vardır, el yıkamak için. bi tane daha musluk vardır..! hah! o işte! o yok! valla yok! ben önce sadece otelde yok sandım. hayır otelin sahibi Yahudi, acaba fazla su harcamayalım diye mahsus mu koymamışlar dedim. fuardakilere baktım, onlarda da yok! sonra dedim ki kendi kendime; "eyyyy medeniyet! sen ne biçim medeniyetsin? senin gibi medeniyetin içine..." hayır onu da diyemedim! musluk yok!

her şey çok pahalı burda... hele içme suyu, öffff! el yakıyo. o yüzden millet paso bira içiyo. çünkü sudan ucuz! bi de Allah günah yazmasın, o su diye sattıkları şey nasıl kötü anlatamam. yağlı gibi, pe-haş derecesi çok yüksek sanırım. hatta bi ara bi bardak suya bi kapak vernel yumuşatıcı katsam mı diye düşünmekten alamadım kendimi... farkındayım, bu seyahatin en kötü esprisi bu oldu. artık idare edin, her daim aynı performansı tutturamıyo olabilirim...

döner yedik bu akşam... ama bizim dönere hiç benzemiyodu... ama "helal"di. yani dükkanın camında öyle yazıyodu. fakat patatesi gözüm hiç tutmadı! bi de bizim lahmacuna "törkiş pizza" diye bi isim takmışlar. uyuz oldum görünce. ulan ne pizzası? adam gibi lahmacun desene şuna. bi de sahibi Türkmüş! "hadi ordan, hadi ordan! seni gidi batıcı seni!" dedim içimden. gördüğünüz gibi yemek büyük sıkıntı, su çok pahalı, hava soğuk, kızların boyu çok uzun, bisikletler insanı ezecek gibi gidiyo yollarda, adım başı bi müzik aleti çalmalar, bi tiyatro, bi palyaçoluk... yok yok, tadı yok buraların. yalnız bugün iyi bi şey oldu. otelin arkasındaki caddeyi kazdılar. valla! oh beee dedim. bi çukur görmeden gidersem, gözüm arkada kalacaktı. onu da yaptılar. ama gel gör ki, etrafını bi güzel çevirmişler, bööle ışıklı ışıklı uyarılar koymuşlar. insan şöyle iki seksen düşmek istese içine, düşemez! dedim ya, hükümet hükümet değil! belediye belediye değil! yazık, valla yazık!

sanırım buradan başka bi yazı yazamıycam. yarın gece dönüş yolculuğumuz başlıyor... hazır fırsatım varken huzurlarınızda Mac-Gayver'in ortaklarından Aygül Sonkaya'ya teşekkür etmek istiyorum. bizi ofislerinde ağırladı, tanıştık, kahvelerini içtik. bu yaban ellerde, böyle cici bici kardeşimizi hem de iş sahibi olmuş görünce gururlandık. en başta kendisine ve tüm ekibine selamlar sevgiler! yine Güllüoğlu'ndaki abiye ve tüm çalışanlarına, AMsterdam belediye başkanına, hollanda kralı'na, dört numaralı tramvayların vatmanlarına, fuarın kapısındaki seküritilere, bize türlü türlü eşantiyonlar sunan katılımcılara, fırii vayfay'larını bizimle paylaşan bütün mekan sahiplerine, ret layt'taki... 

eee, ne diyordum? dost ve kardeş hollanda (dutch) milletine selamlar, sevgiler!

bu arada; hani şirinlerin köyü burdaymış demiştim ya, perşembe akşamı şirinlerin kendilerini de gördük... aslında o kadar mavi değillermiş. yani filmde biraz koyu çıkmışlar, azcık daha pembeye yakın burdakiler :)))))))) galiba kısık ateşte biraz bekletince böyle oluyo! ulan dur bi dakka yaaa! nereye gitti bu muhabbet böyle yaaa! neyse Bob Marley geldi şimdi, sonra konuşuruz!

16.09.2013


13 Eylül 2013 Cuma

AMsterdam'da mutlu iki İstanbullu...



bugün ilk günü uğurladık... gece çöktü! soğuk ve yabancı... sanki gündüz öyle değildi. en sıcak zamanı yılda iki ay, o iki ayda sıcaklık da alt tarafı yirmi iki derece. şehir dümdüz, ama monoton asla değil! tabii ki binalar eski ve bakımlı. ulaşım inanılmaz rahat. yollar yetmemiş gibi, şehrin içine kanallar yapıp teknelerle geziyo, hatta teknelerde yaşıyolar! hacı hacıyı Mekke'de, bizimkiler bizi dakkada buluyolar. daha doğrusu biz onları buluyoz. duruşundan, gelişinden, bakışından anlıyosun elemanın yurdum insanı olduğunu... zaten eller cepte, bi bacak diğerinden açık, boyalı kundura ve beyaz çorap daha başka ne anlatır ki insana...

farklıyız adamlardan, bu çok net! trene bindik dün gece, bilet aldık öncesinde fakat ne bakan ne soran var. yani almasan da olur. ama istisnasız herkes alıyo ve bi okuyucu var ona tutuyo. biz de öyle yaptık, yapmasak ayıp olacak diye düşündük. asıl macera bilet alışımız. bi sürü gişe var, kimi açık kimi kapalı. açık olanların bi tanesinin önünde uzun bi kuyruk var. diğerlerinde tek tük insanlar. biz sağa sola bakınıp, "ulan nasıl alıcaz bu bileti?" diye söylenirken, aynı uçakta geldiğimiz bi toraman; "abi şu en kalabalık olan gişeye gidin. memur bizden, Türkçe konuşuyo" dedi. o an bizi görecektiniz, çocuklar gibi sevindik! kurtulmuştuk işte! hem bilet aldık, hem adres sorduk. ah ulan gurbetlik, gözün çıksın be!

"ottur günahı yoktur" lafını eminim bi AMsterdam'lı söylemiş ilk kez... Bob Marley tanrı gibi burda ve herkesi günahlarından arındırıp öyle göçmüş sonsuzluğa galiba! her yerde onun izine rastlamak mümkün... izine derken, kokusuna demek lazım... kardeşim her şeyini yapmışsınız (lolipop dahil) anladık da, tohumu da satılır mı yahu! bildiğin lale soğanı satar gibi satıyolar... bütün şehir kafa bi dünya geziyo gibi. hatta "HeadShop" diye bi dükkan bile gördük... bi de hani şu "şirinler" var ya, mantar evlerden yapılmış bi köyde yaşıyolarmış da, iyi insan olursan bi gün sen de onların yaşadığı köyü bulabilirmişsin de, falan filan... ulan galiba biz çok iyi insanlarmışız, oğlum biz o köyü bulduk burda! aslında şirinleri göremedik ama, kesin köyleri burda... anladın sen onu :) ot bulmakta sıkıntı yok da, sanırım kağıt bulmak problem... homlıs kılıklı adamlar ikide bir, "hev yu gat peypır?" diye yolunu kesiyo... ama adamların dilencisi bile medeni. yok diyosun, ısrar etmiyo. hiç birinin elinde öyle küçük İncil, Ayin Hocası, selpak mendil falan da yok. delikanlı gibi kağıt istiyo eleman. tütünün, kağıdın, filtrenin hiç görmediğimiz kadar çok çeşidi var!

a-ha! yağmur başladı... bi de böyle bi durum var. otomatik çim sulama sistemi gibi bi anda yağmur yağıyo ve sessiz sedasız diniyo... bi gök gürlesin, şimşek çaksın... yok öyle bi şey! yağmurları da medeni heriflerin anlıycaanız. zırt pırt yağmur yağıyo, sonra azıcık güneş açıyo, ama o da kararında! pişirmiyo adamı yani... yağmur yağınca da, güneş çıkınca da trafik hiç değişmiyo... ulan adamın canı sıkılır burda yaaaa!

tramvay, otobüs geç kalmıyo! kimse kimseye laf atmıyo! kimi öpüşüyo, kimi show yapıyo meydanda (dam sukuer) ve millet toplanıp seyrediyo. elemanın gösterisi bitince bi şapka tutup elinde para topluyo. ama mesela gösteri sırasında kimsenin parası cüzdanı çalınmıyo..! hatta bu sabah fıstık gibi bi hatun fuarın orda, yere yatmış cimlastik yapıyodu... valla bak! ha bi de, hep kızlı erkekli bisiklete biniyolar, bira falan içiyolar... ama dedim ya medeni insanlar diye... parklarda oturuyolar da, hep tuvalete gidip sıçıyolar. hiç parka sıçan görmedik! yalnız bi şey tuhafımıza gitti, oğlum ret layt diskirit'i kilisenin dibine yapmış bunlar beee! olur mu kardeşim, yapılır mı yaaa! rahibi var, rahibesi var! hiç mi tahrik olmuyosunuz yahu! yazıktır, günahtır! biz çok kınadık bunu, bizden söylemesi... ama belli ki şöyle adam gibi bi iktidarları yok bunların aga! hatta koskoca memleket iktidarsız gibi... bi çok kez polis gördük mesela, hadi patron neyse de, beni bile bi kez çevirip kimlik falan sormadılar! azıcık gevşek bunların emniyeti, hükümeti galiba!

ilk gün böyle... özetle, hepsi kafa bi dünya, bisiklete binip ha babam geziyolar... yokuş yok memlekette! kimse kimseye yokuş yapmıyo yani... her şey saat gibi tıkır tıkır çalışıyo. herkez gülüyo kibar kibar... "sori" diyolar, "hev e nays dey" diyolar... bi rahatlık, bi sakinlik... korna sesi yok, bırak korna sesini yüksek sesle konuşan yok! çok tuhaf geliyo insana...

ama anladık biz, hepsi ottan! Bob Marley zehirlemiş bunları zamanında...

13.09.2013