5 Eylül 2019 Perşembe

bay HİÇ...

Bi adamla tanıştım bugün. Bi toplantı masasında oturuyorduk üç dört kişi. Sıkıntılı bi konuydu toplantının konusu. Bi yerden sonra sesler boğuklaşmaya başladı. Anlaşılmaz bi takım garip seslere dönüşen kelimeler, cümleler hiç anlaşılmaz oldu. Bi de ne oldu biliyor musunuz? Yeni tanıştığım adamın içinden başka bi adam daha çıktı. Durup dururken, bi anda. Aynısından bi tane daha.
İçinden adam çıkan adam toplantıyı dinlemeyi bırakıp, kendi içinden çıkan adamla konuşmaya başladı. Üstelik ben de toplantıda konuşulanları değil, bu adamların seslerini duymaya başladım. 
Hatta bizimkilerin muhabbeti daha da sürükleyiciydi. Toplantıdan uzaklaştım, bu yeni alevlenen kavgayı dinlemeye ve izlemeye başladım. Aslında kavgayı içerden çıkan başlattı...

İçerden çıkan, içinden çıktığı adamın yüzüne tükürdü önce. İkizi olan diğeri tek kelime etmedi. İçerdeki bu kez köpek azarlar gibi sordu: "Neden yaptın oğlum? Ben de soruyorum neden yaptın?" 

İçinden adam çıkan adam, "Sandım ki herkesi mutlu edersem, herkese evet dersem, herkes beni sever. Böylece ben de iyi bi insan olurum. Ama geldiğim hale bak. Bırak iyi insan olmayı, çok kısa süre önce insanlıktan çıktım, bi yakınımı kaybettim. Yok Allah'a şükür aslan gibi, yaşıyor. Ayağına taş değmesin. Ama, '...artık benimle görüşmek istemediğini' söyledi. 'Onun geleceğini çaldığımı' söyledi ve haklıydı..." diye cevap verdi.

İçerden çıkan bu kez ayağa kalkıp, içinden çıktığı adamın üzerine doğru eğildi, "Bu kadarla kalacak bu çöküş diye düşünüyorsan, tam bir gerizekalısın dostum! Daha kimleri kaybedeceksin ve neleri kim bilir? 

Az önce içinden adam çıkan adam, tükenmiş bir "tükenmez" kalemin bıraktığı iz ne kadar anlaşılırsa, o kadar anlaşılan bir sesle konuşmaya başladı. "Ne saçmadır şu "tükenmez" kalem safsatası. Adıyla bu kadar zıt başka bir varlık var mı bilmiyorum. Tükendiğini bildiğimiz halde, topluca hepimiz elemana "tükenmez" deriz. Daha fenası bazılarımız kendini "tükenmez" zannederler. 
Mesela ben! Kıçı kırık bir kurşun kalemken, kendimi tükenmez kalem zannettim. Hiç bitmem, hep yeterim zannettim. Otu boku ben çözerim zannettim. Her şeyi berbat edip, daha çok düğümledim." 

Masadaki toplantı, tepeden tırnağa suçlu bi hükümlünün idam sehpasındaki çaresiz çığlıkları kadar sessiz ve kanatıcı bi şekilde sürmekteydi. Duyduğum sesler, konuşacak bi şeyi kalmamış insanların kaybolan cümlelerinin bulunmasına yardımcı olmuyordu elbette! Toplantıdan çok, gözümün önünde kopan iç savaşı merak ediyordum. Görünürde silah falan yoktu ama açılan yaralar derindi. 

İçerden çıkan, içinden çıktığı adama saldırdıkça, kendisi de en az onun kadar yaralanıyordu. 
Birden bi şey hatırlamış gibi; "Ulaaan! Tanıdım seni. Tutamayacağın sözler verdin, boyundan büyük işlere bulaştın, di mi? Hani şu meşhur bi kahraman vardı. Neydi onun adı? Yok, yok! Marvel karakteri değil. Gerçek bunlar. Her yerdeler. Sokakta, işte, evde. Attılar mı mangalda kül bırakmazlar! Ama iş gerçekten savaşmaya gelince, kıvrak bir vücut hareketiyle, hooop! Meydan'dan sıvışırlar hemen! Sen de onlardansın di mi? UCUZ KAHRAMAN!" diye bağırmaya başladı.
Bağırmanın bo.unu çıkarmış bi halde bağırıyordu...

İçinden adam çıkan adam iyice masaya gömülmüştü, zar zor duyulan cılız bi sesle cevap verdi, "İlk kez bi meydandan kaçmadım. Kaçamadım. Yollarım bitti. Labirentin yanlış koridorlarını seçmişim. Kaçtım kaçtım, gittim bodoslama duvara tosladım. Kaldım meydanda bi başıma. Çıkış yolunu hiç göremedim. Oysa dosdoğru olan yol bi taneymiş. En kıvrımsız, en düz olanı. 'Ağzından çıkan söz; ağzından çıkana kadar senin, çıktıktan sonra sen onun esiri olursun.' Bu cümleyi ilk duyduğumda doğru anlamış olsaydım, bugün bunlar gelmezdi başıma."

"Anladım diyorsun yani. Valla züccaciye dükkanına giren fil gibi, etrafı kırıp dökmeye başladığında anlasaydın da, bunca kalbi kırmayıp, bunca canı yakmasaydın. Oğlum farkında mısın? Sen zararın ağababasını sana en yakın insanlara vermişsin. Gücün onlara mı yetiyor ha?" 

Son sorunun cevabına inanmak istercesine sordu bunu İçerden çıkan! Gerçekten duyacağı şeye inanmak, inanacağı cevabı duymak istiyordu sanki. Bi doğum sancısıyla, son nefesini vermeye çalışan bi ağır yaralı kavga ediyor gibiydi. Biri bi an önce ölmeye çabalıyordu, diğeri yeniden doğmaya! Ama hangisi hangisiydi belli değil! Çünkü ikisi de aynı adamdı aslında. Ben iyice kopmuştum ama masadaki toplantı akıp gidiyordu tüm sıkıntılı ağırlığıyla.

İçinden adam çıkan adam, son bir gayretle doğruldu. Sesini duyurmak istercesine derin bi nefes çekip, sesini olabildiği kadar yükseltti. İçinden çıkıp kendine hesap soran adamın gözlerinin içine baka baka konuştu; "Ne bok yediğimin farkındayım. Bu çöküşü durduramazsam, enkazın altında kalacağım ve düpedüz yok olacağım. Yanımda birilerini de yok ederek. Benim yerime bi şeyler yapacak birilerini aramaktan, bulduklarımı kırıp dökmekten, ipe sapa gelmez vaadlerde bulunmaktan kurtulmalıyım. Önce ben kurtulmalıyım! Kurşun kalem olduğumu kabullenmeliyim. Tükendiğimi anlamalıyım. Önüme çıkan herkesi ve her şeyi tükettiğimi fark etmeliyim." 

İçerden çıkan alaycı bi şekilde ve "mikrofona konuş" hareketini çekerek; "Sen onu külahıma anlat hacıt!" dedi. "Kim inanır sana bu saatten sonra?" 

Bizimki son bi gayret ayağa kalktı. Sesini duyan var mı diye sağa sola bakındı bi. Etrafta kimseler yoktu. Tamamen koptuğumuz toplantı da çoktan bitmişti bu arada. Aldırmadı. Yutkundu.
Son kurşununu atmadan önce iyice nişan alan bi avcı gibi nefesini derin derin içine çekti ve tuttu. Sonra ağzını açtı. Soluksuz konuşmaya başladı. Dursa tekrar cümleyi en başından kuramayacağı her halinden belliydi. "Dibe vurdum. Ruhum yangın yeri. O kadar ki, cehennem yanında serin kalır. Buradan aşağısı karanlığın en karası, yalnızlığın en soğuğu... Canını yaktığım herkes ve en çok da sen! Sebepsiz yere beni sırtlayan sen! Canı yana yana yanımdan hiç ayrılmayan sen! Son bi şans istiyorum. Ben böyle bi adam değilim, ben buraya varmak için çıkmadım bu yola! Bu şekilde yürümek değil amacım!"

Adamın sözleri bittiği anda bulanıklaşan her şey netleşti yeniden. Demin kendi içinden çıkan adam da kaybolmuştu artık. Ben ve yeni tanıştığım adam baş başa kaldık. Ağzı burnu kan içindeydi. Ne ara yemişti bu kadar dayağı anlamadım. Kolunu kaldıramıyordu ama ayakta durmaya çalışıyordu bi yandan da. Benim orada olduğumu unutmuştu adeta. Hala deminden beri konuştuğu ikizini arıyordu. Gözleri kan çanağı çıktı odadan usulca. 

Toplantı odasında tek başıma kaldım. Gidenin arkasından baktım. Darağacındaki Temel geldi aklıma. Son sözünü sorduklarında bi şey der ya hani. Sonra gülünür deli gibi. 
Yeni tanıştığım adamın ızdırabını hissettim. Bunca şeyi yapmış biri, bi daha nasıl güler acaba?   

04.09.2019

5 Mayıs 2019 Pazar

bayandan temiz, ihtiyaçtan satılık


1977 model Murat 124, lacivert. bi gün okuldan gelmişim, pencere kenarındaki minderlikte, bi dilim ekmeğin üzerine sana yağ sürülüp şeker ekilmiş. bi yandan onu dişliyom, bi yandan değiş tokuştan aldığım tommiks'imi okuyom. bi ara kafamı kaldırıp camdan dışarı baktım, tam o sırada kapının önüne yanaştı. içinden babam indi. annem falan kapıya çıktık, anaaaa! araba almış babam. hem de o biçim "etiket" yani. dünyalar benim olmuştu. sonra bi gün yayan geldi eve. "sattım arabayı" dedi. dünyalarım yıkılmıştı. ne kadar ağladığımı hiç unutmam. bi daha hiç araba almadı babam :(

1993 model Broadway, gri. yeni kasa. ilk arabam. bi gün sabahladım montajda, eve dönerken TEM'de kamyonun altına girdim. sattığım galerici içeride işlemleri yapıp yanıma geldiğinde, beni arabayla konuşurken buldu. vedalaşıyordum. birden onu farkedip toparlandım; "umarım değerini bilen birine satarsınız di mi?" dedim. adam bıyık altından gülüp, "o da bi şey mi abi, savcılıktan temiz kağıdı bile isteriz" diye dalga geçmişti benimle. çok ağlamıştım ondan ayrılırken.

1996 model Pejo 106 S16, şeytan kırmızısı. şeytan gibiydi hakkaten. LPG tankeri çıktı üstüme, araba pert :( gözüm gibi bakardım, kulak pamuklarıyla temizlerdim. çift çıkışlı Remus eksoz taktıralı 1 ay bile olmamıştı :(

1997 model Fiat Uno 1.3sxi.e kum grisi. plakasını hatırlamıyom. geldi geçti, acımadı ki, acımadı ki...

2000 model Pejo 306xr, çin mavisi. bildiğin GS plakalı arabayı bildiğin lacivert renk almıştım ve çin mavisi diye yutturdular bana :( emektar çok kahrımı çekti. uzun yıllar kullandık, hakkını helal etsin valla. bi çok anıyı bagajında, torpidosunda, koltuğunda bıraktık satarken...

1987 model Murat 131 Şahin, çivit mavi. kapısını kapatınca tavan lambası yanıyodu, 2004 yılında kaputundan vidasına, sinyal lambasından halısına sıfır yaptım, yine sabahladım bi gece, bi taksici E5'in ortasında 2 kez çarptı. bi daha yaptım. onun keyfini ve havasını hiç unutmuyom. çok üzülmüştüm satarken. yine çürümeye başlamıştı ve üçüncü kez yaptıramadım :(

1990 model BMW 316i, beyaz. Alman arabası başkaymış dediğim canım beyaz gülüm. çok güzeldi, çok bakımlıydı, ha bire BMW logolarını sökerdi hırsızlar, acayip uyuz oluyodum.
parasızlıktan sattığım ilk arabamdı o. son olur sanmıştım. 
tesisatı da çok sağlamdı bu arada. sattıktan aylar sonra yeni sahibinin kaza yaptığını duydum, 
çok üzüldüm. satarkan de çok üzülmüştüm zaten :(

2015 model Toyota Yaris Skypack, sedefli beyaz. eski eşim kullanıyor. garaj arabası. kazası, belası yok. park sensörü var, bi de arkayı gösteren kamerası var. 
2000 yılından beri iki arabada da kullandığımız GS plakasıyla birlikte, 
ihtiyaçtan satılık.
ilan linki aşağıda. 
tanıdığa giderse gözüm arkada kalmaz.
hatta arada bir plakayı da görme şansım olur.




05 Mayıs 2019


30 Nisan 2019 Salı

başka bi dünya mümkün...

benim başka bi dünyada yaşamış bi arkadaşı olan arkadaşım var.
o da bi şey mi? benim başka bi dünyada yaşamış benim var.

biz hiç az falan da değiliz. 
kim bilir belki biraz yorulmuşuz, belki biraz kırılmışız, 
kimine göre de "tatlı su" balığıyız. 
ama kalabalığız!
kötü insanlar diiliz. fazla cesur diiliz sadece. 
valla kolay diil bence.
eğitim diye bize yaptıklarını yapsalar size, 
bizden daha kolay gelirdiniz dize... 

ancak,
Seviyorum birisini,
Nasıl desem bilmem!
Allaaam 3. satırı unuttum.
İlk harflere baksana!
tadında yavuklu teklifi yapabilen, onu da kıza ulaştırmak için abisinden, babasından, kızın komşusu olan bekçi amcadan, kızın evlerinin oradaki bakkaldan, manavdan, terziden, kitapçıdan (kırtasiye değil kitap satan kitapçı), kahveciden, mahalledeki dedikoducu teyzelerden, öğretmenden, müdürden, müdür yardımcısından, matematikçiden, sosyalciden, okuldaki kantinciden, görevliden (adı sakat adamın zaten), kendi babandan, amcandan, dayından, komşu amcadan... 
bunları atlatıp, kızın en yakın arkadaşına, bilemedin bi akrabasına vericen...  
hadi bilemedin çeşme başında görücen ve en az iki üç hafta uzaktan bakışcan (kesişmek)...
yahu lafı uzatmaya gerek yok, nişanlınlan ve onun yürüyebilen irili ufaklı bütün akrabalarıyla birlikte sinemaya gidicen daha ne diyeyim kardeşim!

oğlum bize bi şeyleri kafamıza vura vura verdiler!
"tanımadığın insanlardan bi şey isteme" tembihlerinden,
"ama biraz yardım edin Memedali Bey (geçmişler olsun, acil şifalar dilerim)" 
moduna hepimiz geçemedik bu yüzden.

üstelik sanki bize biri ilk emir "paylaş" demiş gibi paylaşmışız.
olanı tabii ki, 
olmayanı paylaşmak ne ki?
demeden, 
"ne var ne yok" bile paylaşmaktan, hepsi benim olsun çabasına uyum sağlayamamışız...

ama diyom ya, paylaştıkça çoğalmışız bi yandan.
büyüklerimiz, küçüklerimiz, yaşıtlarımız, eşimiz, dostumuz...
sevenimiz ve sevmeyenimiz olmuş.
ama çoğalmışız valla.

bi gaz gerekiyormuş bize ki;
zaten bizi en çok gazla harekete geçirmişler yıllarca.
manitasını gören magirusçu gibi arada bi "ara gaz"lara gelmişiz :) 
iki tatlı dile içimizdeki "yorgun demokrat"ı haylamışız gizliden gizliden...

geçenlerde aydık biraz, 
işe uyandık bu yaz :)
bahar gelmeden yaz gelmiyor dedik,
bahar demek "emek" demek,
fidan demek,
bağ bahçe, çapa kürek demek
dedik...
tohum dedik!
fide dedik!

umut ekiyoruz,
gelecek biçeceğiz!
güzel bir ülke, 
insan gibi yaşanan bi...

başka bi dünya mümkün!

not: bu yazımı 30 Nisan 1980 gecesi, bir cemse asker, iki cip polisle evinden alınıp, 10 gün boyunca kendisinden haber alamadığımız, kulakları çınlayasıca annem tarafından sıkı sıkı giydirilip dualarla yolladığımız, on gün sonra ayağına küçük ayakkabılarını çorapsız giymiş ve üstünde kirli gömlek, yırtık pırtık bi ceketle dönen, bana "Galatasaraylılık" ve "dik kafalılık" gibi paha biçilmez bir miras bırakan babam, rahmetli Tırcı "Pala" Ersin'e ithaf ediyorum.

30 Nisan 2019







24 Nisan 2019 Çarşamba

alman vatandaşı olmak...

23 Nisan 2019'da bi çocuğumuz "gelecek hayallerin nedir?" diye sorulduğunda bi kaç tane hayalinden bahsediyor ve Almanya'da okumak istediğini, Alman vatandaşı olmak istediğini söylüyor.
sunucu şok! 
zorlama sahte bi tebessüm, evelenen gevelenen bi kaç yalan cümle, 
hiç beklemediği bu cevabın ruhunda yarattığı bozulmayı gizleyemiyor...

üzülerek izledim ama hiç şaşırmadım. 

ya ne deseydi yavrucak?

eğitimime burada devam etmek istiyorum.
öğrenciliğim boyunca başıma gelmeyen kalmasın istiyorum... 
sudan sebeplerle tutuklanmak istiyorum. 
yedi sülalem fişlensin istiyorum... 
soruları çalınan sınavlarının neyi ölçtüğü,
çıkan sonuçlardan belli okullarda okumak istiyorum...
"bacasız fabrika" derlerdi turizme benim zamanımda, o misal "hocasız okul" mezunu olup, akla zarar işler yapmak istiyorum...
mezun olunca iş bulmak için kapı kapı gezmek;
300 kişilik geçici iş kadrosuna başvuran
33bin kişinin arasından torpille elenmek, 
okuduğum okulla alakasız bir işte, 
asgari ücret, SSK, yol + yemek...
haa bi de çocuk yardımı alarak yaşamak istiyorum. 
çocuğum ya bi magandanın kör kurşununa,
ya da ehliyetsiz bi dangalağın aşırı hızlı arabasına denk gelsin istiyorum. 
sapıklara sıra gelir mi bu kalabalıkta onu düşünmek bile istemiyorum :(

akademisyen olayım, sürüm sürüm sürüneyim, 
ticaret yapayım, mal alıp satayım, hizmet üreteyim,
ama hakkımı asla ve asla alamayım, patır patır batayım istiyorum...

sanatçı olayım, takipçilerim sosyal medyada küfür etsin, taciz etsin, 
musallat olsun.. ama "takipçim" olmaları önemli. beni sevmeyen hayranlarım fiziken saldırsınlar istiyorum.
eserlerim yasaklansın, korsanını satanlar köşe dönsün...

bilim adamı olayım, itilip kakılayım, adam yerine konmayayım...

bürokrat olayım, oradan oraya sürüleyim...

gazeteci olayım, hapislerde çürüyeyim, tehdit edileyim, olmadı "müessir" bir saldırıda "dış güçler" tarafından katledileyim...

hukukçu olayım, gukuk kuşlarını ürkütmeyeyim...

işçi olayım, iş kazasında öleyim, öldüm diye suçlanayım...

sporcu olayım, parasızlıktan pazarda don sütyen satayım, 
başarılı oldukça (futbolcu değilim diye) bin pişman olayım...

e hiç bi şey olamadım, ev kadını olayım; aile içi şiddete uğrayıp, tecavüzcüme sığınayım... dayak atan kocamdan kaçıp, en önce babamdan, sonra da önüme gelenden dayak yiyeyim.

o da olmadı sıradan bi vatandaş olayım, mesela işe giderken, maça giderken, bakkaldan ekmek almaya giderken... 
her hangi bi şey yaparken "görünmez" değil, "tedbir alınmaz" kazaya kurban gideyim!

mi diyecekti yavrucak?

bu işin sağı solu, Türk'ü Kürt'ü, inançlısı deisti kalmadı!

saldırı en zayıf noktamızdan yapılıyor...

umudumuzu hedef aldılar, onu yok etmeye çalışıyorlar!

asıl hedef çocuklarımız, gençlerimiz...

geleceğimiz!

#delibando

24 Nisan 2019







18 Nisan 2019 Perşembe

eski Türkiye...

ne var yani. yağmur çamur demeden, karda kışta, gırtlağımızı yırta yırta andımızı okuduk. ırkçı falan da olmadım. bahçe içinde iki evimsi, bir gecekondu ve bir ev diyebileceğimiz bir yerde doğdum büyüdüm. bu yapıların birinde amcam ve ciciannem, birinde babaannem, annem babam ve kızkardeşlerim, ikisinde de kiracılar yaşardı. Vanlı, Ağrılı, Adanalı, Roman... ne babaannem, ne amcam, ne ciciannem ya da annem, ne kardeşim, ne de ben onların nereli olduklarıyla zerre kadar ilgilendik. çünkü bizim, boşnak, pomak, maaacır, göçmen komşu ve akrabalarımız vardı. üç bayram günü bayram ritüellerinin hepsini yapmak için az gelirdi. o kadar çok misafir gelir ve misafirliğe gidilirdi ki, son misafirlikten kalkışlar genelde gece on, on buçuk falan olurdu. "isim-şehir"in en heyecanlı yerinde :(
bayram tatili (hem de indirimlisinden, erkenlisinden) hep yeni Türkiye'nin işleri. eşeğin alışık olmadığı ot, karın ağrısı yapar (Bebek Lord'u Engin Abi'me saygılarımla...) misali; bayramlarda taile gitmeyi hiç sevmem, sevmedim, sevmeyeceğim. 
inşallah bu sene Şeker Bayramı'nda gidebildiğim herkese gideceğim. bugüne kadar ihmal ettiğim büyük küçük herkesten özür dilerim.

sokaklarımız çok çamurluydu, Uğur Dündar ki; kendisi Sefaköy Gençlik Spor'un eski kalecilerindendir. siyah beyaz zamanlarda, faşist cunta Safraköy'ü Sefaköy yapıp, tabeladan başka bi şeyi değiştirmeyince bi haber programına konu yapmıştı, "Sefaköy mü, Cefaköy mü?" diye. 
o çamurun içinde bata çıka okula gider gelirdik. paçalarımız da, kalplerimiz de tertemizdi.
ama ariyel omo falan yoktu. 
"mintaxla canım minyaxla"daydık.
" inş canım yaaa!" icad olmamıştı, mertlik bozulmamıştı...

ya da tam akşam televizyonun açılış saatinde annem suya yollardı aşşaa çeşmeye :( onun suyu içilirdi, yukarı çeşme "acı çeşmeydi". sonra o içilen çeşmeden içilen suyla kolare oldu millet :)
sonra klor dağıttılar maalleye, kurtulduk hepimiz. sonra evlere su gelince iki çeşme de önce kurudu ya da kapatıldı ve maalesef onunla da yetinilmeyip toprağa gömüldü. 
su kuyruğunda bekler, çıkan kavgaları izler ya da bizzat içinde olurduk. ama ertesi gün aynı kuyrukta bekleyen aynı insanlar barışırdı "ıslak tülbent kurumadan"... kin tutulmazdı. 
bu çeşmeler büyük kavgalara olduğu kadar, büyük aşklara, kara sevdalara da tanıklık ederlerdi. 

yukarı çeşmenin yalağında ilk yüzme eğitimimi aldığım sırada bir gün, yalağın içine dalıp çıkarken donlarım düşe düşe; bi eşşek arısı tam da kendi beyaz kıçımdan soktu. ağlaya ağlaya eve gittiğimde melek annem de nükleer başlıklı güdümlü terliğiyle bi güzel dövdü beni. elleri dert görmesin, keşke birazcık daha döveymiş. ama aile içi şiddete maruz kalmadık. travmalarımız olmadı, "pedagog" kelimesini ilk kızım dünyaya geldiğinde duydum. eski Türkiye'de terlik dayağından kurtulamazdık ama, onun bile durduramadığı çoook cazip keyifler vardı birader... mesela teravih namazında hacı amcaların ensemizde şaklattığı şamarları bile bile namazda kıkırdamak! 
eğlence kısmı kıkırdamak değil ki, şamarı yemeden kim çıkacak camiden onun derdindeydik biz. şamardan kurtulmak geçici bi mutluluk ve övünç vesilesiydi bizim için. çünkü namazda kıkırdağımız haberi camiden kaaveye, kaaveden eve bizden önce gelir, terlik dayağından yine kurtulamazdık. oğlum daha piyasada tivıtır mivıtır yok bu arada! ama Sefaköy'ün bahçeli evlerinde sakalar, floryalar, dereboyunda bülbüller ötüşürdü ve hiç biri mavi değildi :P

komşuda Allah saklasın bi cenaze olursa, bütün mahalle 7 gün (7'si okunana kadar) televizyon açmazdı. zaten mahallede henüz her evde televizyon yoktu. ya da yeni bi komşu taşınınca annemler ve diğer komşular yeni gelen aileye bi hafta boyunca sırayla yemek yapıp götürürlerdi. tabii ki kaplar boş gelmezdi. bu insanlar komşuydular ve neye inandıklarını, nereli olduklarını sorgulamaz ve saklamazlardı... "nerelisin hemşerim* sorusu muhabbet olsun diye sorulan, laf ola beri gele bi soruydu. zaten aslında tam da "Ne Mutlu Türk'üm Diyene!" demek gibi bi şeydi? küçükken bu soruyla açılan tadı doyumsuz sohbetleri dinlerken merak ederdim. insan hemşerisine "nerelisin" diye neden sorar, anlamazdım. ama sonra çaktım köfteyi. hemşeriyiz çünkü aynı ülkede yaşıyoruz. nerelesin yani nereden koptun geldin buralara, ne iş yaparsın, neye ihtiyacın var, ne derdin var, kimin kimsen var mı... gibi iştah açıcı, aperatif sorulardan biriydi. o-hoooo! daha bunun "askerliği nerede yaptın","n'oolcak bu memleketin hali", "fener bu sene kesin şampiyon" başlıklı arama konferansları var. yahu "n'oolcak bu memeleketin hali" konseptini alıp Siyaset Meydanı diye program yaptı Ali Kırca, yıllarca gece yarılarına kadar uykusuz izledi bu millet. öyle konuklar da ünlü eskisi ya da ününün nesi ünlü belli olmayan "selebriti" çakması falan diiiil, kelli felli siyasetçiler de katılırdı bu meydana. zaten adı da o yüzden Siyaset Meydanı idi. eski Türkiye'nin politikacıları darbe yiye yiye politika yaparlarken, hem mitinglerde, hem televizyonlarda canlı canlı, eşit sürede tartışırlardı. çok sert sözler söylerlerdi ama hakaret etmezlerdi. illa ama illa eleştirlerinde bi espri, ince bi laf sokma olurdu. bi çoğu çok daha anlayışlı, toleranslıydı. 

yeni Türkiye'nin kaybettiği, unuttuğu ya da her vesileyle üstüne çıkıp tepindiği eski Türkiye'nin bi köyünde doğdum, büyüdüm ben.
yeni Türkiye'nin kaybettikleri benim harcımda var. hafızamda var. 
ne geliyorsa başımıza unutmaktan geliyor.
ben unutmadım. 
benim gibi hala unutmayan insanları tanıyorum.
benim gibi hala unutmayan insanları arıyorum.
Köy Enstitülerini, Halkevleri'ni, Tanzim Satışları (çadırdan, sök/tak değil, sabit), "sadece" sinemaları, aile çay bahçelerini, gazinoları, mangalsız piknikleri, semt plajlarını, cennet yazlıkları (site ama tatil köyü gibi olmayan), yaz aşklarını, ilk öpüşmeleri, gizli saklı sigara içmeleri, manitanın abisinden kaçmaları, maalle maçlarını, saklambaçı, dokuztaşı, misketi hatırlayanları çağırıyorum...

umutla, kıt kanaat ama mutlu mesut ve kardeşçe yaşadığınız o eski Türkiye'yi unutmuş olamayız! 
çocuklarımıza borçluyuz!

eski Türkiye'de şimdiye bahar çoktaaan gelmişti. 
bugün geç de olsa bi türlü gelemeyen bahara inat, 
benim içimde çiçekler çoktaaan tomurcuklandı..!  

#delibando
18.04.2019

11 Nisan 2019 Perşembe

saçma sapan bi yazı...

tarihimizin en saçma sapan günlerini yaşadığımız bu aralar, saçma sapan bi yazı yazmak istedim. e ülkece bulaştığımız bu saçmalık bana bulaşmaz mı..?

hem de nasıl...

üstelik benimkisi tepeden tırnağa saçmalık.

öyle yeni falan da değil haaa! gençliğime uzanır benim saçmalığım da, sapanlığım da. mesela bekara karı boşamak misali, "babam gibi baba olmayacağım..." türküleriyle geçti ağustos böceği yıllarım. gün geldi babamın tırnağı olamadığımı farkettim. saçma!

matematikten nefret ettim, geometrinin üzerine istifra ettim, integral'e ana avrat sövdüm. gittim o zamanların en TS (Türkçe-Sosyal) okuluna girdim, açının, perspektifin, modüler matematiğin ve daha bi dünya çarpmalı bölmeli havuz probleminin içine düştüm. e "boy ver" desen, o da bana kadar :P bu da saçma!

önce montajcı, sonra kompçu oldum. oldum ama hiç bi zaman süper bi kompçu olamadım, ulan nasıl olayım? ben gastecilik okudum yahu. 1988 yılında, adam yokluğunda TRT İstanbul Televizyonu'nda işe aldılar beni, hangi komp..? benim mezun olduğum yıllarda B.Y.Y.O. (Basın Yayın Yüksek Okulu) mezunlarının en rağbet ettiği meslek bankacılıktı, Allah yüzüme güldü de TRT'ye attım kapağı. benden bi bankacı düşünsenize... bu çok saçma!

dört yıllık üniversite tahsilini yoğun istek üzerine bir yıl uzatan bendeniz, Allah sizi inandırsın 5 yılın 3buçuk yılını Zeki Abi'nin Asmalı Kahvesi'nde tamamladım. yıllar sonra, özel bir üniversitede sözleşmeli eğitmenlik (akademik bi ismi var ama, anımsayamadım) yaptım. 5 yarım dönem... sınıfta yoklama yaparken hep bi gülme geliyordu ve ben yanaklarımın içini yedim :P hem komik, hem saçma!

çok acayip bi dersti benimki. yani ben öğrenci olsam, bana acayip gelirdi.
prodakşın ve post prodakşın.
evet, dersimin adı bu, o yüzden bold yazdım.

çok tekniğe girmedim derslerimde, e teori zaten tırt. böyle ortaya karışık tuhaf bi şey çıktı aslında. ders, muhabbet, geyik, emekli tapu kadastro müdürü tadında kıssadan hisse hikayeler anlattım. e o yok, bu yok, ne var kardeşim? baktım ceplerime... o da ne! bi köşede bi otuz yıl kalmış. yok lan köşede değil, geride kalmış. dedim ki içimden; ya bu çocuklar bi dünya para verip bu okula gelmişler, bu çılgınlık kesmemiş elemanları, bi de üstüne tüy diker gibi benim dersi seçmişler. şunlara anyayı konyayı bi göstereyim :P

şaka, şaka! valla kötü bi şey anlatmadım. olan biteni anlattım. sadece onlara değil, kim beni bulup, karşıma oturup;
"abi ben bütün hücrelerimle bu işi yapmak istiyorum. bu işi yapmazsam ölürüm..." dediyse üç aşağı beş yukarı hepsine aynı şeyi söyledim.

"seviyorsan, gel çalış!"

yandan çarklı hiç bi hedef, beklenti, sebep, feriştahı olsan bu işe tutunmana yetmez dedim.

hepsine inandım, gözlerindeki kıvılcımı aradım...
kiminde ilk bakışta gördüm, "olur bu çocuk" dedim.
hatta çoğu zaman, kendi inanmadı kendine,
benim ona inandığım kadar :)
bazılarında o ışığı uğraşa didine çıkardım.
kiminde hiç yoktu ama;
"herkes hiç değilse bi şansı, bi fırsatı hakediyor" diye
elimde aklımda ne varsa ardıma koymadım.
çünkü bana da verilmişti o şans, o fırsat zamanında...
tıpkı bugün sektörde bi yerlere gelmiş, bi şeyler başarmış herkese verildiği gibi. Allah'a şükür, çocuklarımın büyük çoğunluğu beni yanıltmadı. elinden tuttuklarım, işlerine dört elle sarıldı, hepsi birer gurur kaynağı (her karşılaşmamızda hüngür şakır ağlaya ağlaya kucaklaştığım) şeklinde işlerine güçlerine bakıyorlar.

araya bu hocalık damarım kabarmış bi halde yazdıklarım sizi yanıltmasın, saçmalıklar buraya kadar mı, bitti mi sanıyorsunuz?
asla!

asıl saçmalık işte şimdi başlıyor.
bugün yani aslında yaklaşık 10 yıldan fazla bi zamandır,
bu sektörde birileri iş arıyor, başka birileri de işçi... kerem ile aslı gibin aşık'la maşuk'un bi türlü kavuşamadığı bi yerli dizi oynayıp duruyor. hem de reytink rekorları kıra kıra...
hem de; ülkede 71 evet yetmiş bir tane iletişim fakültesi (bizim gariban B.Y.Y.O.'nun afilisi) varken, üstelik bunların yirmi üç (23) tanesi de İstanbul'dayken, bu acılı aşk hikayesi bi türlü mutlu sona ulaşmıyor.

ve bütün bu saçma sapanlığın tüy dikildiği yere geldi sıra!

bir ülke düşünün ve bu ülkenin bir iş kolunu(sektör yani)...
bu sektörün üreticileri (acanslar, prodakşın şirketleri, post prodakşın şirketleri ve bilimum fırilensler) mutsuz!
çalışma şartlarından, ücretlerinden, sosyal (insan gibi yaşamak) imkanlarından şikayet ediyorlar. bu mutsuzlukla bi de "yaratıcı" yani "kreaaatif" işler üretmeye çalışıyorlar.
bu sektörün müşterisi (reklam verenler, sponsorlar ve bu sektörün ürettiklerini tüketen herkes) mutsuz! üretilen işlerden mutsuz, hizmet aldıkları kurumlardan ve bu kurumlarda çalışan insanların beceri ve iş yapma şekillerinden şikayetçiler. "yaratıcı" ve "kreaaatif" çözümler alamadıklarından yakınıyorlar.
yetmedi asıl mutsuz ve umutsuz olanlar kimler biliyor musunuz?
bu sektörde çalışmak için eğitim gören, iş arayan, fırsat kollayan gençler mutsuz!
ne hikmetse adı İletişim Fakültesi ya da her neyse olan resmi ve özel okullar, eleman yetiştirdikleri sektörden bihaber! o sektörün yaptığı şeyleri, o sektöre eleman yetiştiren okullar yapamıyorlar, yapmıyorlar. sektör de bu okullardan gelen çocukları beğenmiyor, e şans da vermiyor... onlar da bu okullarda neler olup bittiğinden bihaber!
haaa! bi de sendika var. yok mu? var mı? orası uzun hikaye, başka bi yazıya inş canım yaa!

kuyruğunu kovalayan kedi vidyosu tadında bir devran dönüp duruyor acımasızca :(
gemisini kurtaran kaptan kıyıdan kıyıdan tutturmuş bir rota gidiyor. denize düşenler de;
ya yılana sarılıyor, ya da köpekbalıklarına yem oluyor!

bu kadar saçma sapanlığın yaşandığı bi ülkeye de maalesef Nisan'ın bilmem kaçı olmuş, hala bahar gelemiyor :(

bahar demek, fidan demek, fide demek!
bahar demek, tazelenmek demek!
bahar demek, emek demek emek!

Allah rızası için, kendi işimiz gücümüz, akıl ve beden sağlığımız için...
çocuklarımız için yahu, onların çocukları için!
daha ne kadar sızlanmaya devam edip, olmayanları ve nasıl olmadıklarını anlatıp duracağız acaba?
ne zaman "öyle olmaz, böyle olur" diyeceğiz?

ay gene elim düştü, bi dünya saçmaladım.
ama güzel saçmaladım :P

#delibando
15 Nisan 2019






13 Şubat 2019 Çarşamba

anneme reklamcı olduğumu söyledim...

Sefaköylüyüm ben. soran olursa, bi kısmına "rahmetli tırcı Ersin'in oğlu..." derseniz tanırlar. olmadı "yahu, rahmetli Dursun'la, rahmetli Nedret'in yeğeni var ya!" deyin yeter. haaa, baktınız iş, "Allasen bunadın mı yahu, rahmetli Sıdıka'nın torunu, yahu gelini var ya Kayserili Adviye. onun oğlu montaj mı yapıyomuş, neymiş. uzun saçlı, küpeli müpeli var ya!" mertebesine geldi, o zaman Sefaköy Gençlik Spor Kulübü'nün bahçesine gidin, kimi bulursanız ona sorun :)

29 Ocak 1967'nin karlı bi "akşam üstü"sünde doğmuşum. 16.20'de. annem hep öyle söyler ve doğum günümü, tam o saatte kutlar! anne işte! onun nasıl seveceğini, ne dozda seveceğini, ona söyleyemezsin ki,,, böyle kutlamak çok hoşuna gidiyor.

geçenlerde baş başa 2 gece geçirdik Kayserili gelin Adviye'yle :) oturduk konuştuk tatlı tatlı... bol bol ağladık tabii ki. mutluyken de, üzgünken de ağlayabilme becerimi aldığım canım annemle dertleştik anlayacağınız... güldük, ağladık, ha bi de film izledik. vurdulu kırdılı...

laf lafı açtı, konu işlere güçlere geldi. "nasıl gidiyor be oğlum..?" dedi, kaygılı, damlası gözünün ucunda.
"çok iyi gidiyor annem!" dedim.
"ya sıkıntıların n'oolcak, dünya kadar be oğlum..."
cümlenin sonunu bulamadan çağladı nehirler, çatırdadı bulutlar :)
"yahu dur, yapma gözünü seveyim..." derken,
konu değişsin, araya bi muhabbet açılsın niyetiyle bi çırpıda söyleyiverdim,
"anne ben reklamcıyım..."

"hem de 1 Eylül 1990'dan beri...

şimdi Bando'nun bulunduğu Sedir Sokağın stat tarafındaki Kiliza ve onunla ikiz nizam olan bi şeyin (ne şirketi bilmiyorum...) olduğu yerde,

İmaj TV'de...

başta beni İmaj'a tavsiye eden rahmetli kardeşim Nejat olmak üzere,
(isimlerini yazmayanlara nasıl ayıp olacak kim bilir ama, bence onlar kendilerini bilir) çok güzel insanların arasında başladım.

TRT İstanbul TV'undan çıkıp gelmiş, şapşik Tamer'in TamTam olduğu...

paylaşan, dayanışan, birbirine omuz veren ajanslarla, yapım şirketleriyle çalıştığım.
tanışmaktan, çalışmaktan, onur duyduğum insanların iş yaptığı, TamTam olmayı öğrendiğim...

kocaman bi sofrada hep beraber yemek yediğim,
çok çalışanın az çalışana iş pasladığı insanlarla çalıştığım.
mail falan olmadığından sözün bir değeri olduğuna inanan insanları tanıdığım.
yazılı olmayan kanunların yazılı olanlardan,
sözlerin, sözleşmelerden değerli olduğunu gördüğüm...

İmaj TV'de, Sinefekt'te, 1000 Volt'ta, Melodika'da, ABT'de, Mojo'da, VFor'da, Lighthouse'da, Animasyon Cumhuriyeti'nde, Anima'da, Telesine'de, IPD'de...
tabii ki; ajanslarda, yapım şirketlerinde, setlerde, kamera önünde ve kamera arkasında kapı gibi dostlarım var!" dedim.

birden aklıma geldi, unutmuş olmaktan utanıp;
"o da bi şey mi inhouse'u, freelance'i var..." dedim.
annem, "Allah korusun o ne biçim laf öyle!" demez mi?
ne zannettiyse onları güzel anacığım :)
"ah canım anam yurt dışında çalışan, oralarda bizi temsil eden, aslanlar gibi iş yapan, hayata tutunan bi sürü emekçi arkadaşım var!
sen hiç endişelenme!
evelallah, sırtım yere gelmez..." dedim.

annem durur mu, artık ne kadarını tutabildiyse içinde, hepsini serbest bıraktı. hıçkırıklar içinde birbirimize iyi geceler diledik.
çıktım balkona, yaktım bi kemıl silendır lacivert...

sağlam bi nefes çektim ve dedim ki içimden;
"ulan TamTam, 30 yıl önce bu yola başladığın sokağa döndün işte.
o zaman da kemıl içerdin...
kısa kemıl yumuşak paket.
üzerinde "türkiş ent domestik bilent" yazan.
hani askere giderken bi karton almıştın yanına da,
'ulan beni zengin sanıp soyarlar mı?' diye uyuyamamıştın ilk gece :P
bak, şimdi de kemıl içiyosun ama;
ne tütünü, ne tadı, ne paketi, ne devesi..."

deveye sormuşlar;
"boynun neden eğri?"
deve demiş ki;
"ulan ben senin..."

ne garip..!
doğum günü yazısı yazacaktım aslında. konu bambaşka yerlere gitti...
şaka maka elli2 oldum bu arada. sülale ortalamasına göre 90 dk'nın sonuna geldik sayılır. o yüzden çok bulutlu, mevsim normallerinin altında, hayatlı mematlı bi yazı yazacaktım.
hatta pekşat'a koymak için çok sıkı bi lafım vardı.
muhteşem Coco filminden arak, ama olsun.
diyor ki;

"seni hatırlayan en son kişi öldüğünde, gerçekten ölmüş olursun"

sağlam felsefe!

hatırlanmak da, nasıl hatırlanmak?
hiç unutulmamak iyi de,
"oh be, iyi oldu da geberdi pezevenk, insanlık kurtuldu..." diye anılmak,
tamamen unutulup gitmekten daha mı iyi sanki?
hep iki hayatım oldu, hep birilerine iyilik, kimilerine kötülük yaptım galiba...
maçın son çeyreğinde, içimde büyük bi savaş var!
mutlu ettiklerimle, mutsuz ettiklerim kavga ediyorlar.
"iyi bilirdik"çilerle, "s.ktir et şu yavşağı"cılar didişiyor bütün hücrelerimde...

dilimde hala şu Livaneli sesi,

"dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak herşey!"

iyi ki doğdum,
iyi ki yaşadım,
iyi ki insan oldum...

bak bunun üstüne iyi gider, valla bak!

https://www.youtube.com/watch?v=0fsLJPxguWU

#delibando
13.02.2019