Yaz
okullarını bilirsiniz. Bilmem kaç paraya, çocukları okul biter bitmez
yazdırırlar ve böylece bütün yaz ayak altında dolaşmalarından, problem
olmalarından kurtulurlar şimdinin ana-babaları! Eeee eski zamanların en makbul
yaz okulu en azından bizim maalle için Kuran kurslarıydı... Üstelik zamane yaz
okullarından kat be kat ucuzdu... Tek kötü yanı, kursa gitmek de, devam etmek
de mecburiydi... İyi yanı, bizim gibi haytaların yanı sıra kızlar da gelirdi...
Beraber mi otururduk hatırlamıyom ama, tenefüzleri falan beraber yapardık. E
tabii bizim aklımız şeytanlıkta olduğu için, Kuran kursundan manita edinmek
ihtimal dahilindeydi. Kadro üç aşşa beş yukarı hep aynıydı zaten. Dolayısıyla
geçen seneden yarıda kalan ümitsiz aşk hikayeleri her yaz tatilinin
başlangıcında tekrar tazelenirdi
Efendim,
okullar kapanınca kaçınılmaz son olarak, yine yeniden ben kursa başladım
senelerden bir sene üstünüze afiyet... O sene annem pek ümitliydi... Her yaz
konu komşu oturmaya gelince, beni hemen odanın bi köşesine çöktürüp öğrendiğim
duaları okutur, yan gözle de komşu kadınları keserdi. Ne tepki veriyolar, arada
yaşıtım olan kendi çocukalarının kafasına birer yumruk indirip; "bak
görüyon mu, Tamer ne güzel öğrenmiş" veya "bi öğrenemedin gitti şu
duaları eşşek sıpası" gibi motivasyon çalışmaları yapıyolar mı diye etrafı
kollardı. Ben de büyük bir konsantırasyon halinde ve sallana sallana, duaları
uzata uzata ille de baağra baağra okurdum duaları. Bildiğim üç, bilemedin beş
duadan en çok istek alanları Kulfallah ve Elham'dı. Yani, İhlas ve Fatiha
sureleriydi. Bu iki duanın en az iki üç yaz çoook ekmeğini yedim. Başımı
okşayandan tutun da, yanaamdan makas alıp öpenler, hatta cebime yirmibeş kuruş elli kuruş harçlık koyanlar bile
olmuştu... Tabii ben de o paraları utana sıkıla ve ille de önce istemeyerek
soona da "istemem yan cebime koy" edasıyla bakkalda ya da kırtasiyede ezmek
üzere indirirdim cebe...
Gelin görün
ki, üçüncü yaz dönemi gerçekten çok zordu benim için. Hem annemin beklentileri
büyümüştü, hem de benim... O artık hatim indirmemi bekliyodu, ben de kızlarla
minare gölgesinde kıkırdamak için tenefüzün gelmesini bekliyodum. Kafa artık
başka yerlere çoktaaan uçmuştu! Hocayı dinlemek yerine, kaçamak bakışlarla
yavuklumu kesip duruyodum ders boyunca. Yaş büyüdükçe öğrenmem gereken şeyler
çoğalmış ve zorlaşmıştı... Benim ilgi milgi iyice daalmıştı. Hatta bi gün ben
yine manitaya dalıp gitmişken, bizim hoca bi kaç kez seslenmiş bana ama nafile,
nerde duycam hocayı mocayı... Yanımdaki veletler kim bilir kaç kere dürtmüşler
de üstelik, ama ben dalmışım bi kere... Kendime gelmem ancak, hocanın kafama
indirdiği kızılcık sopası sayesinde oldu. Valla Allah sizi inandırsın,
Teksas'taki Çelik Bilek'ten yumruk yemiş kırmızı urbalı İngiliz askeri gibi
yıkılmışım aynen... Annemim el emeği göz nuru cüz koyduğum çantam bi tarafa ben
bi tarafa uçmuşum. Kafam galiba ikiye ayrılmış ve bi yarısı caminin içinde
yuvarlana yuvarlana bi yerlerde kaybolmuştu. Çektiğim acının üstüne, maymun
gibi gülen veletler ve sinsi sinsi kikirdeyen kızların alaycı bakışları tuz
biber olmuştu. Hemen manitaya bi kesik attım can havliye, kıpkırmızıydı,
gülmemek için yanaklarının içini ısırıyordu belli ki... Bitmiştim, bütün
karizma yerle yeksan olmuştu. Tabii ki fırlayıp gidemedim anında, tenefüzü
bekledim, hoca dersi bitirince, tokyolarımı giydiğim gibi doooğru maalledeki
kursa gitmeyen it kopukların yanına gittim. O günden soona da kursu asmaya
başladım. Sabahları aynen evden çıkıyodum, en inanmış kişiliğimle, son derece
ciddi bi pozda kursun yolunu tutuyodum. Görseniz beni, "ulan bu çocuk
nerenin imamı, Maaşşallah bu yaşta ne de vakur, ne de mütedeyyin" derdiniz.
Ammaaaa, annemin kapsama alanından kurtulunca hooop cami yolunun yarısında
tornistan edip, misket oynamaya, kuş taşlamak için uzak maallelere kaçmaya
başladım.
Unuttuğum
ufak bi ayrıntı benim bu Kuran kursu sahtekarlığımın uzun sürmesine mani olmuştu.
Rahmetli babamla bizim hocaefendi aynı kaaveye çıkıyolardı ve hoca bi gün
babama "Ersin ağbi, senin haylaz bi haftadır gelmiyo camiye haberin
olsun" diye ispiyonu yapıştırmıştı. Ben olan bitenden habersiz sabahın
köründe kalkıp bütün adanmışlığımla kursumun yolunu tutmak üzere evden
çıkarken önce babam kükredi; "Nereye gidiyosun ulan sen zırtapoz?"
Hiç çaktırmadan ve gayet Küçük Emrah ifademle; "Nereye olacak babacığım,
kursa gidiyom" diye yapıştırdım cevabı, üstelik geç kalıyorum bırak da
gideyim ayağını çekmeyi de ihmal etmedim. Fakat babam yer mi? "Ulan ne
kursu, hoca bi haftadır kursa uğramadığını söyledi, nasıl olcak bu iş"
diye yürümez mi üstüme. Evden sokağa nasıl fırladığıma kendim de şaştım ve bi
yandan arkama bakmadan kaçarken, bi yandan da "Ulan atletizimci mi
olsaydım, amma güzel koşuyom" diye düşünüyodum. Arkamdan annemin sesi
çınlıyodu sokakta "Gözü kör olmayasıcaaaa, akşama gelince görücen sen
dünyanın kaç bucak olduğunu, kaç bakalım şimdi"... Kaçtım kaçmasına da
nereye kadar? Annem haklıydı, akşam dönüp dolaşıp geleceğim yer belliydi. Ama
yüzsüzlüğü abartıp tam da kursun bittiği saatte döndüm eve. Babam daha
gelmemişti işten, tahmin ettiğim gibi plan tutmuştu... Nasılsa o gelmeden
yemeği yer, hemen uyur gibi yapıp paçayı yırtarım demiştim küçük aklımca! Bu
dahiyane plan için kendimi kutlarken, annemin terliğinin tersi karşıladı beni
kapıda. Daha eve giremeden bahçemizin ortasında bi güzel yedim terlik dayağını.
Akşam da babam; annemin sofrayı hazırlamasını beklerken, daha iyi duyabilmem için kulaklarımı uzatmaya çalışıp durdu.
Neyse ben
hafif yollu Midas'ın kulaklarına benzer kıpkırmızı kulaklarla, yarıda kalan din
eğitimimi tamamlamak üzere Kuran kursuna geri dönüş yapmıştım... Kaybettiğim
zaman bana pahalıya patlamıştı ve benim hatim işi bi başka yaza kalmıştı. Bu arada
manita başka bi oğlanla kikirdiyodu tenefüzlerde ve de en çok bu koymuştu...
Kırık kalbimle, sapı kopmuş cüz çantamla o yaz gittiğim kursu tamamlamıştım.
Artık orta okula başlayacaktım ve bu benim son kursum olmuştu. Tabii ki orta
okuldaki din derslerinde de geçmişten aldığım sağlam temele(!) bağlı olarak,
yüksek notlar almaya devam etmiştim!
Uzun lafın
kısası, yüzmeyi çeşme yalağında, futbolu taşlı tarlalarda, basketi TRT'deki
Beyaz Gölge dizisi sayesinde ve ağaç dallarına astığımız fıçı çemberlerinin
altında öğrene öğrene büyüdük. Sitriit baskıt yapıyoduk yani... Ama adım gibi
eminim ki, zamane çocuklarından çok daha fazlasını öğrendik ve onlardan çok
daha fazla eğlendik!
Not: Bu yazı 02.08 2011 tarihinde Pari Yazarlar'da
"Eski Kafalı" isimli köşe'de yayımlanmıştır.