22 Şubat 2013 Cuma

Bizim Zamanların Yaz Okulları: Kuran Kursları


          Yaz okullarını bilirsiniz. Bilmem kaç paraya, çocukları okul biter bitmez yazdırırlar ve böylece bütün yaz ayak altında dolaşmalarından, problem olmalarından kurtulurlar şimdinin ana-babaları! Eeee eski zamanların en makbul yaz okulu en azından bizim maalle için Kuran kurslarıydı... Üstelik zamane yaz okullarından kat be kat ucuzdu... Tek kötü yanı, kursa gitmek de, devam etmek de mecburiydi... İyi yanı, bizim gibi haytaların yanı sıra kızlar da gelirdi... Beraber mi otururduk hatırlamıyom ama, tenefüzleri falan beraber yapardık. E tabii bizim aklımız şeytanlıkta olduğu için, Kuran kursundan manita edinmek ihtimal dahilindeydi. Kadro üç aşşa beş yukarı hep aynıydı zaten. Dolayısıyla geçen seneden yarıda kalan ümitsiz aşk hikayeleri her yaz tatilinin başlangıcında tekrar tazelenirdi

           Efendim, okullar kapanınca kaçınılmaz son olarak, yine yeniden ben kursa başladım senelerden bir sene üstünüze afiyet... O sene annem pek ümitliydi... Her yaz konu komşu oturmaya gelince, beni hemen odanın bi köşesine çöktürüp öğrendiğim duaları okutur, yan gözle de komşu kadınları keserdi. Ne tepki veriyolar, arada yaşıtım olan kendi çocukalarının kafasına birer yumruk indirip; "bak görüyon mu, Tamer ne güzel öğrenmiş" veya "bi öğrenemedin gitti şu duaları eşşek sıpası" gibi motivasyon çalışmaları yapıyolar mı diye etrafı kollardı. Ben de büyük bir konsantırasyon halinde ve sallana sallana, duaları uzata uzata ille de baağra baağra okurdum duaları. Bildiğim üç, bilemedin beş duadan en çok istek alanları Kulfallah ve Elham'dı. Yani, İhlas ve Fatiha sureleriydi. Bu iki duanın en az iki üç yaz çoook ekmeğini yedim. Başımı okşayandan tutun da, yanaamdan makas alıp öpenler, hatta cebime yirmibeş kuruş elli kuruş harçlık koyanlar bile olmuştu... Tabii ben de o paraları utana sıkıla ve ille de önce istemeyerek soona da "istemem yan cebime koy" edasıyla bakkalda ya da kırtasiyede ezmek üzere indirirdim cebe...

           Gelin görün ki, üçüncü yaz dönemi gerçekten çok zordu benim için. Hem annemin beklentileri büyümüştü, hem de benim... O artık hatim indirmemi bekliyodu, ben de kızlarla minare gölgesinde kıkırdamak için tenefüzün gelmesini bekliyodum. Kafa artık başka yerlere çoktaaan uçmuştu! Hocayı dinlemek yerine, kaçamak bakışlarla yavuklumu kesip duruyodum ders boyunca. Yaş büyüdükçe öğrenmem gereken şeyler çoğalmış ve zorlaşmıştı... Benim ilgi milgi iyice daalmıştı. Hatta bi gün ben yine manitaya dalıp gitmişken, bizim hoca bi kaç kez seslenmiş bana ama nafile, nerde duycam hocayı mocayı... Yanımdaki veletler kim bilir kaç kere dürtmüşler de üstelik, ama ben dalmışım bi kere... Kendime gelmem ancak, hocanın kafama indirdiği kızılcık sopası sayesinde oldu. Valla Allah sizi inandırsın, Teksas'taki Çelik Bilek'ten yumruk yemiş kırmızı urbalı İngiliz askeri gibi yıkılmışım aynen... Annemim el emeği göz nuru cüz koyduğum çantam bi tarafa ben bi tarafa uçmuşum. Kafam galiba ikiye ayrılmış ve bi yarısı caminin içinde yuvarlana yuvarlana bi yerlerde kaybolmuştu. Çektiğim acının üstüne, maymun gibi gülen veletler ve sinsi sinsi kikirdeyen kızların alaycı bakışları tuz biber olmuştu. Hemen manitaya bi kesik attım can havliye, kıpkırmızıydı, gülmemek için yanaklarının içini ısırıyordu belli ki... Bitmiştim, bütün karizma yerle yeksan olmuştu. Tabii ki fırlayıp gidemedim anında, tenefüzü bekledim, hoca dersi bitirince, tokyolarımı giydiğim gibi doooğru maalledeki kursa gitmeyen it kopukların yanına gittim. O günden soona da kursu asmaya başladım. Sabahları aynen evden çıkıyodum, en inanmış kişiliğimle, son derece ciddi bi pozda kursun yolunu tutuyodum. Görseniz beni, "ulan bu çocuk nerenin imamı, Maaşşallah bu yaşta ne de vakur, ne de mütedeyyin" derdiniz. Ammaaaa, annemin kapsama alanından kurtulunca hooop cami yolunun yarısında tornistan edip, misket oynamaya, kuş taşlamak için uzak maallelere kaçmaya başladım.

           Unuttuğum ufak bi ayrıntı benim bu Kuran kursu sahtekarlığımın uzun sürmesine mani olmuştu. Rahmetli babamla bizim hocaefendi aynı kaaveye çıkıyolardı ve hoca bi gün babama "Ersin ağbi, senin haylaz bi haftadır gelmiyo camiye haberin olsun" diye ispiyonu yapıştırmıştı. Ben olan bitenden habersiz sabahın köründe kalkıp bütün adanmışlığımla kursumun yolunu tutmak üzere evden çıkarken önce babam kükredi; "Nereye gidiyosun ulan sen zırtapoz?" Hiç çaktırmadan ve gayet Küçük Emrah ifademle; "Nereye olacak babacığım, kursa gidiyom" diye yapıştırdım cevabı, üstelik geç kalıyorum bırak da gideyim ayağını çekmeyi de ihmal etmedim. Fakat babam yer mi? "Ulan ne kursu, hoca bi haftadır kursa uğramadığını söyledi, nasıl olcak bu iş" diye yürümez mi üstüme. Evden sokağa nasıl fırladığıma kendim de şaştım ve bi yandan arkama bakmadan kaçarken, bi yandan da "Ulan atletizimci mi olsaydım, amma güzel koşuyom" diye düşünüyodum. Arkamdan annemin sesi çınlıyodu sokakta "Gözü kör olmayasıcaaaa, akşama gelince görücen sen dünyanın kaç bucak olduğunu, kaç bakalım şimdi"... Kaçtım kaçmasına da nereye kadar? Annem haklıydı, akşam dönüp dolaşıp geleceğim yer belliydi. Ama yüzsüzlüğü abartıp tam da kursun bittiği saatte döndüm eve. Babam daha gelmemişti işten, tahmin ettiğim gibi plan tutmuştu... Nasılsa o gelmeden yemeği yer, hemen uyur gibi yapıp paçayı yırtarım demiştim küçük aklımca! Bu dahiyane plan için kendimi kutlarken, annemin terliğinin tersi karşıladı beni kapıda. Daha eve giremeden bahçemizin ortasında bi güzel yedim terlik dayağını. Akşam da babam; annemin sofrayı hazırlamasını beklerken, daha iyi duyabilmem için kulaklarımı uzatmaya çalışıp durdu.

           Neyse ben hafif yollu Midas'ın kulaklarına benzer kıpkırmızı kulaklarla, yarıda kalan din eğitimimi tamamlamak üzere Kuran kursuna geri dönüş yapmıştım... Kaybettiğim zaman bana pahalıya patlamıştı ve benim hatim işi bi başka yaza kalmıştı. Bu arada manita başka bi oğlanla kikirdiyodu tenefüzlerde ve de en çok bu koymuştu... Kırık kalbimle, sapı kopmuş cüz çantamla o yaz gittiğim kursu tamamlamıştım. Artık orta okula başlayacaktım ve bu benim son kursum olmuştu. Tabii ki orta okuldaki din derslerinde de geçmişten aldığım sağlam temele(!) bağlı olarak, yüksek notlar almaya devam etmiştim!

           Uzun lafın kısası, yüzmeyi çeşme yalağında, futbolu taşlı tarlalarda, basketi TRT'deki Beyaz Gölge dizisi sayesinde ve ağaç dallarına astığımız fıçı çemberlerinin altında öğrene öğrene büyüdük. Sitriit baskıt yapıyoduk yani... Ama adım gibi eminim ki, zamane çocuklarından çok daha fazlasını öğrendik ve onlardan çok daha fazla eğlendik!

Not: Bu yazı 02.08 2011 tarihinde Pari Yazarlar'da "Eski Kafalı" isimli köşe'de yayımlanmıştır.