tarihimizin en saçma sapan günlerini yaşadığımız bu aralar, saçma sapan bi yazı yazmak istedim. e ülkece bulaştığımız bu saçmalık bana bulaşmaz mı..?
hem de nasıl...
üstelik benimkisi tepeden tırnağa saçmalık.
öyle yeni falan da değil haaa! gençliğime uzanır benim saçmalığım da, sapanlığım da. mesela bekara karı boşamak misali, "babam gibi baba olmayacağım..." türküleriyle geçti ağustos böceği yıllarım. gün geldi babamın tırnağı olamadığımı farkettim. saçma!
matematikten nefret ettim, geometrinin üzerine istifra ettim, integral'e ana avrat sövdüm. gittim o zamanların en TS (Türkçe-Sosyal) okuluna girdim, açının, perspektifin, modüler matematiğin ve daha bi dünya çarpmalı bölmeli havuz probleminin içine düştüm. e "boy ver" desen, o da bana kadar :P bu da saçma!
önce montajcı, sonra kompçu oldum. oldum ama hiç bi zaman süper bi kompçu olamadım, ulan nasıl olayım? ben gastecilik okudum yahu. 1988 yılında, adam yokluğunda TRT İstanbul Televizyonu'nda işe aldılar beni, hangi komp..? benim mezun olduğum yıllarda B.Y.Y.O. (Basın Yayın Yüksek Okulu) mezunlarının en rağbet ettiği meslek bankacılıktı, Allah yüzüme güldü de TRT'ye attım kapağı. benden bi bankacı düşünsenize... bu çok saçma!
dört yıllık üniversite tahsilini yoğun istek üzerine bir yıl uzatan bendeniz, Allah sizi inandırsın 5 yılın 3buçuk yılını Zeki Abi'nin Asmalı Kahvesi'nde tamamladım. yıllar sonra, özel bir üniversitede sözleşmeli eğitmenlik (akademik bi ismi var ama, anımsayamadım) yaptım. 5 yarım dönem... sınıfta yoklama yaparken hep bi gülme geliyordu ve ben yanaklarımın içini yedim :P hem komik, hem saçma!
çok acayip bi dersti benimki. yani ben öğrenci olsam, bana acayip gelirdi.
prodakşın ve post prodakşın.
evet, dersimin adı bu, o yüzden bold yazdım.
çok tekniğe girmedim derslerimde, e teori zaten tırt. böyle ortaya karışık tuhaf bi şey çıktı aslında. ders, muhabbet, geyik, emekli tapu kadastro müdürü tadında kıssadan hisse hikayeler anlattım. e o yok, bu yok, ne var kardeşim? baktım ceplerime... o da ne! bi köşede bi otuz yıl kalmış. yok lan köşede değil, geride kalmış. dedim ki içimden; ya bu çocuklar bi dünya para verip bu okula gelmişler, bu çılgınlık kesmemiş elemanları, bi de üstüne tüy diker gibi benim dersi seçmişler. şunlara anyayı konyayı bi göstereyim :P
şaka, şaka! valla kötü bi şey anlatmadım. olan biteni anlattım. sadece onlara değil, kim beni bulup, karşıma oturup;
"abi ben bütün hücrelerimle bu işi yapmak istiyorum. bu işi yapmazsam ölürüm..." dediyse üç aşağı beş yukarı hepsine aynı şeyi söyledim.
"seviyorsan, gel çalış!"
yandan çarklı hiç bi hedef, beklenti, sebep, feriştahı olsan bu işe tutunmana yetmez dedim.
hepsine inandım, gözlerindeki kıvılcımı aradım...
kiminde ilk bakışta gördüm, "olur bu çocuk" dedim.
hatta çoğu zaman, kendi inanmadı kendine,
benim ona inandığım kadar :)
bazılarında o ışığı uğraşa didine çıkardım.
kiminde hiç yoktu ama;
"herkes hiç değilse bi şansı, bi fırsatı hakediyor" diye
elimde aklımda ne varsa ardıma koymadım.
çünkü bana da verilmişti o şans, o fırsat zamanında...
tıpkı bugün sektörde bi yerlere gelmiş, bi şeyler başarmış herkese verildiği gibi. Allah'a şükür, çocuklarımın büyük çoğunluğu beni yanıltmadı. elinden tuttuklarım, işlerine dört elle sarıldı, hepsi birer gurur kaynağı (her karşılaşmamızda hüngür şakır ağlaya ağlaya kucaklaştığım) şeklinde işlerine güçlerine bakıyorlar.
araya bu hocalık damarım kabarmış bi halde yazdıklarım sizi yanıltmasın, saçmalıklar buraya kadar mı, bitti mi sanıyorsunuz?
asla!
asıl saçmalık işte şimdi başlıyor.
bugün yani aslında yaklaşık 10 yıldan fazla bi zamandır,
bu sektörde birileri iş arıyor, başka birileri de işçi... kerem ile aslı gibin aşık'la maşuk'un bi türlü kavuşamadığı bi yerli dizi oynayıp duruyor. hem de reytink rekorları kıra kıra...
hem de; ülkede 71 evet yetmiş bir tane iletişim fakültesi (bizim gariban B.Y.Y.O.'nun afilisi) varken, üstelik bunların yirmi üç (23) tanesi de İstanbul'dayken, bu acılı aşk hikayesi bi türlü mutlu sona ulaşmıyor.
ve bütün bu saçma sapanlığın tüy dikildiği yere geldi sıra!
bir ülke düşünün ve bu ülkenin bir iş kolunu(sektör yani)...
bu sektörün üreticileri (acanslar, prodakşın şirketleri, post prodakşın şirketleri ve bilimum fırilensler) mutsuz!
çalışma şartlarından, ücretlerinden, sosyal (insan gibi yaşamak) imkanlarından şikayet ediyorlar. bu mutsuzlukla bi de "yaratıcı" yani "kreaaatif" işler üretmeye çalışıyorlar.
bu sektörün müşterisi (reklam verenler, sponsorlar ve bu sektörün ürettiklerini tüketen herkes) mutsuz! üretilen işlerden mutsuz, hizmet aldıkları kurumlardan ve bu kurumlarda çalışan insanların beceri ve iş yapma şekillerinden şikayetçiler. "yaratıcı" ve "kreaaatif" çözümler alamadıklarından yakınıyorlar.
yetmedi asıl mutsuz ve umutsuz olanlar kimler biliyor musunuz?
bu sektörde çalışmak için eğitim gören, iş arayan, fırsat kollayan gençler mutsuz!
ne hikmetse adı İletişim Fakültesi ya da her neyse olan resmi ve özel okullar, eleman yetiştirdikleri sektörden bihaber! o sektörün yaptığı şeyleri, o sektöre eleman yetiştiren okullar yapamıyorlar, yapmıyorlar. sektör de bu okullardan gelen çocukları beğenmiyor, e şans da vermiyor... onlar da bu okullarda neler olup bittiğinden bihaber!
haaa! bi de sendika var. yok mu? var mı? orası uzun hikaye, başka bi yazıya inş canım yaa!
kuyruğunu kovalayan kedi vidyosu tadında bir devran dönüp duruyor acımasızca :(
gemisini kurtaran kaptan kıyıdan kıyıdan tutturmuş bir rota gidiyor. denize düşenler de;
ya yılana sarılıyor, ya da köpekbalıklarına yem oluyor!
bu kadar saçma sapanlığın yaşandığı bi ülkeye de maalesef Nisan'ın bilmem kaçı olmuş, hala bahar gelemiyor :(
bahar demek, fidan demek, fide demek!
bahar demek, tazelenmek demek!
bahar demek, emek demek emek!
Allah rızası için, kendi işimiz gücümüz, akıl ve beden sağlığımız için...
çocuklarımız için yahu, onların çocukları için!
daha ne kadar sızlanmaya devam edip, olmayanları ve nasıl olmadıklarını anlatıp duracağız acaba?
ne zaman "öyle olmaz, böyle olur" diyeceğiz?
ay gene elim düştü, bi dünya saçmaladım.
ama güzel saçmaladım :P
#delibando
15 Nisan 2019