23 Nisan 2020 Perşembe

bir 23 Nisan yazısı...

iki tane pırlantam var benim. iki tane paha biçilmez hazinem. 
Eylül İrem ve Beril Ezgi. 
bugün, günün anlam ve önemine istinaden onlarla başımdan geçen iki anımı paylaşmak istiyom sizlerle...

Satranç turnuvası:
Beril anaokulunda. eve kağıt gelmiş. okulumuzda düzenlenen satranç turnuvasına Beril Ezgi Çınarcık'ın bir ebeveyniyle katılmasını önemle rica ederiz. eee durur muyum, yılların satranç ustası TamTam bu fırastı kaçırır mı? hemen "geliyorum, açılın! ben satranç ustasıyım" diye imzaladım kağıdı. ha bi de güzel kızımın eline bi kitap tutturmuşlar. üzerinde bir şah, bi vezir ve 64 kareli satranç tahtası resmi. adı "satranç öğreniyorum". kitabı elimin tersiyle ittim ve "canım kızım, ne yapcan bu kitabı. bu işin kitabını baban yazdı yavrucum" dedim. kuzum okuldaki turnuvaya gidene kadar, elinde kitap peşimde koştu. "babaaaa! öğretmen takım arkadaşınızla bu kitabı okuyun, çalışın dedi" diye. kapağını bile açmadım. suratına bakmadım kitabın. büyük gün geldi çattı. tutuştuk el ele, gittik okula. okulun girişinde büyük bir salon gibi bi yere masalar konmuş, her masada 4 sandalye. kapıda öğretmenlerden çıtı pıtı bi kızcağız karşıladı. "hoşgeldin Berilciğim, bakalıııım, eveeeet, 8 numaralı masada oynayacaksınız. rakipleriniz de gelmek üzere sanırım." ben son derece kendimden emin bi şekilde hanım kızımıza teşekkür edip, bi clark çektim ve masamıza doğru ilerledim. ayağım galoşlar, haşır huşur bulduk masayı. rakip henüz gelmemiş. kalbim küt küt atıyo bi yandan. bi yandan da ulan gelmezlerse hiç değilse bi üst tura çıkarız belki'nin hain planlarını yapıyom. Beril elinde kitap oturdu yanıma. daha doğrusu ben onun yanına oturdum. çünkü sistem şöyle; çocuklar oynayacak, biz de yardımcı olacağız. bütün taşları öğrenmiş canım kızım. gergin bi bekleyişle son antremanlarımızı yapıyoz. 
"bu neydi babacığım?", 
"at!"
"nasıl ilerliyo bitanem?",
"iki ileri ya da geri, bir sağa ya da sola"
içimden "afferin ulan benim kızıma. en karıştırdığım bu beygir hayvanı. ulan hayvan, iki ileri geriyi anladık da, sağa sola niye gidiyosun çağanoz gibi düdük!" diye söyleniyom. "zaten hayatımda altılı bile oynamış adam değilim, bi de bu çıktı başıma" falan diye saçmalarken satranç tahtasının üzeri karardı bi anda. koyu bi gölge kapladı 64 karenin üstünü. masalar, sandalyeler küçücük, e tamam ben de küçüğüm de, ben bile sığmamışım düşünün artık. "ah, uh" diye uyuşan bacaklarımı zar zor çıkardım masanın altından, doğrulup rakiple tanışacağım, doğruluyom ama önümde duran gövde bitmiyo ve adamın yüzüne ulaşamıyom bi türlü. neyse buz dağının görünen kısmına nihayet ulaştım. karşımda Şirek gibi bi eleman dikiliyo. elma kırmızı yanaklı, kocaman kafalı, kocaman bi adam. yanında da tabii ki çocuk irisi, kırmızı yanaklı bi çocuk. yine içimden "ulan bu çocuk kaç yaşında, bu tosuncuk sömestir tatiline girmeden benim boyumu geçer, maşallah" diye düşünürken, elimi uzatıp tanıştık rakiplerimizle. Beril okula geldiğimizden beri, "baba. babaaaa! yencez di mi?" diye darlıyo bi yandan. sen bi de adamla onun küçük (babasına göre küçük yani) klonuna pis pis bakıp, "biz sizi yencez kiii!" demez mi? hemen suratıma sahte bi sırıtış yapıştırıp, "ama önemli olan katılmak, di mi beyfendi"yi bırakıyorum masanın üstüne. adam Allah'tan hem kocaman, hem sevimli ve anlayışlı çıktı. meğer anlayış değilmiş o :( konuşunca anladık. 
"hadi bakalım. Bulgaristan'dayken ilkokullar arası Bulgaristan şampiyonluğum var benim" demez mi... haydaaaaa! ulan onca masanın arasında, onca şapşik velinin arasında rakip diye bizim masaya oturttukları adama gel! orantısız kem talihin dik alası değil de nedir bu kardeşim. isim, soy isim, iş güç, hava su, "aaaa! öyle mi? benim babamın babası da Bulgaristan göçmeniymiş. 1893 muhaciri, hay Allah neredeyse akraba çıkacağız..." falan diye ve " abi gözünün yağına ekmek banayım, çok yenme e mi? der gibi bakıyom adama amaaaa... canım kızım, gözümün nuru daha kafadan savaş baltalarını çekti koydu masanın üstüne. tek kelimesini hatırlamadığım "hadi başlasa da, daha doğrusu bitse de gitsek, Allah'ım anladın sen konuyu" yakarışları içinde geçen geyik muhabbetinin ardından, biraz daha az çıtı pıtı bi öğretmen çınlattı bütün salonu. "eveeeeeet! öncelikle hoşgeldiniz sayın veliler ve sevgili öğrenciler. turnuvamız başlıyooooo!" masada ahşap bi kutunun içinde yerleştirilmiş termometre ya da basınç ölçer gibi saati de andıran bi şey var. üstünde iki tane metal düğme buton gibi bi şeyler. siyah taşlar bizim tabii ki (Berilcim hala siyahı çok sever). fakat ben büyük bir ustalıkla "hadi kızım, şu piyonu iki kare ileri sür!" diye ilk asistimi yaptım. Şirek abi, "hoppp! bi dakka, beyaz başlar" diye gürledi ve oğluna fırsat vermeden piyonlardan birini sürdü ileri. sonra o saat gibi şeye çaaat! diye patlattı tokatı. adamın ellleri el değil, fırıncı küreği mübarek. masa zangırdadı. hiç bozuntuya vermedim tabii. "ah pardon! uzun zaman oldu oynamayalı, dalmışım" diyip pişkince, "tamam kızım, şimdi biz de şu piyonu oynayalım" diye inledim. Beril duydu mu, onu bile bilmiyom. yaptı hamlesini çocuğum. doğru mu oynadı, yanlış mı oynadı hiç bi fikrim yok tabii. Şirek bi hamle daha yaptı, bi şaplak daha saate. ben Beril'e "yok, onu değil, bunu oyna" falan dedim. kaç hamle yaptık hatırlamıyom ama, bizim piyonlar çoktaaaan masanın onların tarafındaki kısmında iki seksen yatıyolardı. yalan olmasın ben diyeyim 4, siz deyin beş "çaaat"tan sonra, Şirek otururken yok ettiği sandalyede söyle arkasına doğru hafif kaykıldı ve maçın başından beri taşlara elini sürememiş tosuncuğuna dönüp, "eeeee, ne dersin aslanım. çok uzadı di mi, bitirelim mi maçı?" dedi ve vezirin kulağından tutup tahtanın üzerinde bi yere koydu...
"şahhh, mattt!"
Beril başladı ağlamaya. ben bi yandan Beril'i avutmaya çalışıyom, bi yandan yaşadığım şoku atlatmaya çalışıyom (tabii utancı da). Hooop hakem öğretmen bitiverdi masanın yanında. "oooo! tebrikler! ne çabuk bitti..." falan diye şirinlik yapıyo. tepem attı tabii. sertçe kaltım yerimden. masa bi iki sallandı, taşlar sağa sola devrildi. kaptım Beril'in elini, "hadi kızım gidelim" diyip Şirek'in elini sıktım, tebrik ettim. tosuncuğun yanağından bi makas aldım ve arkama bile bakmadan çıktım okuldan. hıyara bak yaaa! hani çocuklar oynayacaktı, biz yardım edecektik. adamın gözünü hırs bürümüş valla! eve gidene kadar Beril'i teselli etmeye çalıştım. ama ne üzülmüştü kuzum yaaa... o gün bugündür yavrucak bi daha satranç oynamadı sanırım. e soğudu olaydan tabii çocuk :(

Televizyona çıktım babaaa!:
Eylül anaokulundan döndüğünde (okula gidişi çok olaylıydı olurdu hep. servise binene kadar mahalle ayağa kalkardı.) çok heyecanlıydı. "televizyona çıkıcam, televizyona çıkıcam!" diye zıp zıp zıplıyordu. "n'ooldu yahu, ne televizyonu?" falan derken anladık konuyu. '98 ya da '99 falandı galiba. hani bu çocuklara bi soru soruyosun, stüdyodaki büyükler cevapları tahmin ediyo gibi bi formatı olan bi yarışma programı vardı. o programdan gelmişler. okulda çekim yapmışlar. ay bi heyecan, bi coşku evde. babasının kızı hızlı başladı, ben hep kameranın arkasındaydım ama, canım kızım direk televizyon yıldızı olacaktı. sabırsızlıkla bekliyoruz yayın gününü. ve nihayet geldi çattı o gün! cümbür cemaat oturduk televizyonun başına. jenerik başladı, stüdyoya kesti yönetmen, sunucu açılış anonsunu yaptı, yarışmacıları tanıdık, sorular sorulmaya başladı, birinci tur, ikinci tur... eee! nerde ulan benim güzel kızım? çıkmadı hala. cevap veren çocukların arasında da yok. tam kumandayı televizyona doğru fırlatmak üzereyim, sunucu yaptı anonsu. "efenim şimdi bi veeeteeereeemiz var. çekim yaptığımız anaokulundaki miniklere küçük şakalar yaptık, final turundan önce bu eğlenceli görüntülerle baş başa bırakıyoruz sizleri." başladı vtr, bi çocuk, iki çocuk, arada stüdyoya dönüyoz. sunucu, yarışmacılar kah kah, kih kih! yarılıyo herkes gülmekten. biz de gülüyoz tabii. pat diye kızım çıktı. tazehürat, alkış, çığlık evde. durun, susun derken başladık pür dikkat izlemeye. canım kızımın eline bir çikolata tutturmuşlar. ama çikolatayı paketinden çıkarıp streç filmle sarmışlar. ama ne sarmak. deli bağlar gibi, üst üste kaplamışlar üstünü. Eylülcüğüm o minicik elleriyle açmaya çalışıyo çikolatayı. açıyo, altından bi kat daha. onu da açıyo, bazen açamıyo, streç film o lokum parmaklarına yapışıyo. çikolatayı bırakıyo onlardan kurtulmaya başlıyo. ulan Eylül'e böyle şaka yapılır mı? bi hamburger, bi çikolata canım kızımın dayanamadığı iki şey (ay şimdi vejeteryan oldu haspam iyi mi?). stüdyo yıkılıyo, evde de gülenler falan var. veee final! başlıyo ağlamaya! ama ne ağlamak! kulakları çınlasın meşhurdu Eylül'ün ağlaması. pek nazlıydı canım kuzum. biraz babaannesine ve doğal olarak da bana çekmiş yavrum. bu arada videonun üstüne kahkaha efekti koymayı da ihmal etmemiş tabii dallamalar! Eylül ağlıyo, kahkaha efekti çınlıyo kulaklarımızda. dayanamadım "yeteeer!" diye kükredim. bu ne rezalet! ulan başlarım sizin şakanıza vicdansızlar! içi çıktı çocuğun ağlamaktan. garibim nasıl da sevinmişti oysa ki televizyona çıkıcam diye. ertesi gün okulu aradım. "kardeşim bu ne biçim şaka. siz çocuğuma eziyet edilmesine izin vermişsiniz resmen" dedim. "aman efendim, sepet efendim, özür kıyamet" 
hiç sevmemiştim zaten o müdürü de. haftalarca hazırlanan, süslenip püslenip bayram kutluycam diye heveslenen kızçemi 23 Nisan'da da çok üzmüşlerdi. bayram günü hava yağmurlu diye iptal etmişti 23 Nisan kutlamalarını müdür efendi... hiç gözüm tutmamıştı, hiç... 
şimdi düşünüyom da, ne okulmuş be! nazi kampı gibiymiş yahu!
Eylülcüğümün de bu kamera önü travması, onu kamera arkasına, babası gibi isimsiz kahraman (!) olmaya itti maalesef. yoksaaa benim kızım çoktaaan televizyon yıldızı olmuştu şimdi.

benim çocuklarımın ve bütün çocukların daha iyi bi ülkede, daha iyi bi dünyada yaşaması ümidiyle...

hepimizin 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu mutlu olsun!

23.04.2020  
 

20 Mart 2020 Cuma

eğer konuşabilseydim...

...neler neler söyleyecektim. 10 Aralık Salı gecesi heyecanımı yenip konuşabilseydim acayip bi konuşma hazırlamıştım. diyecektim ki;

İyi akşamlar! öncelikle hemen bir yanlışlığı düzeltmek isterim. Ben Emin Gürsoy değilim. Kendisine benzetilmekten gurur duyarım ama haddim olmadan bir karışıklığa sebep olmak istemem. Buradan dizi setinde çalıştığı için aramızda olamayan Emin Gürsoy Abime saygı ve sevgilerimi arz ederim. Peki bu durumda ben kimim? TamTam benim adım. Tamer'in kısaltılmışı, farkındayım 6 harf ama, Tamer'den daha hızlı söyleniyor, Taner'le net bir şekilde ayrışıyor :) Genellikle TamTam denmesinden hoşlanırım. Bando Medya A.Ş.'nin kurucu ortağıyım. Bu akşam buraya tıpkı benim gibi kurucu ortağımız olan Murat Erdağı'nın yapımcısı olduğu Dilsiz filmine verilecek ödülü vekaleten almak için geldim. Gelirken de yolda düşündüm, "İnovasyon ne ki? Dilsiz'e İnovasyon ve Başarı Ödülü niye verdiler acaba?" diye. Biraz zor düşüyor benim jeton, paraşütlü de :) Ama buldum, Dilsiz'in kendisi tam bir inovasyon projesiydi ve tam da kendisine pek yakışan bir ödül alacaktı. Murat Erdağı'nın verdiği bu görevi gururla kabul ettim. Evet yönetmeninden setçisine, yapımcısından stajyerine, oyuncusundan kurgucusuna bütün emekçiler tam bir inovasyon projesi yaptık. Bu topraklarda adeta üzerlerine ölü toprağı serilmiş binlerce yıllık bir kültürün en görkemli kollarından birini konu alan bir film yaptık. Popülerin vıcık vıcık cirit attığı, vasatın artık neredeyse üstümüzde tepindiği (Tolga Karaçelik'in kulakları çınlasın, ondan kaptım ve uyarladım biraz ama bayıldım "Vasatın Tahakkümü"ne), her şeyin bi çırpıda yapılıp, loop diye yutulduğu, üç5 günde unutulduğu bir dünyada kadim bir sanattan, bizi biz yapan en büyük değerlerden biri olan usta - kalfa - çırak ilişkisinden, liyakatten, bedenden önce gönülde alevlenen aşktan bahseden bir film yaptık. Bu projede çalışan bütün emekçiler birbirlerine usta - kalfa - çırak hiyerarşisiyle bağlı olarak çalıştılar. Yaptıkları işe gönülden aşık olanlarla çalışıldı bütün proje boyunca. "Nesi yeni bunun kardeşim, binlerce yıllık yeni nasıl oluyor?" dediğinizi duyar gibiyim.
Maalesef yenilik Dilsiz'in ta kendisi. Çünkü sırtımızı dayadığımız bu değerler, hat sanatı başta olmak üzere unutturulan, teknolojiye, gösterişe, şamataya kurban edilen kadim sanatlarımız, kültürümüz, toplumsal özelliklerimiz, renklerimiz anlatıldığında, hatırlatıldığında toplumun büyük çoğunluğu yeni bir şey olarak algılıyor. O kadar yabancılar ki bunlara, daha doğrusu kendilerine. Kim Milyoner Olmak İstiyor yarışmasını izleyin, ne demek istediğimi anlayacağınızdan eminim.
Uzun lafın kısası, yahu Allahaşkına; ha bire "biz binlerce yıllık bir tarihin, kültürün üzerinde oturuyoruz!" diye böbürlenip duruyoruz. Yeter yahu, otur otur sıkılmadık mı? Haydi kalkalım artık, geç oldu. Bu saatten sonra vesait de bulunmaz :) Elalem uzayı arşınlıyor, biz bu topraklardan dünyayı sallayacak bir hikaye çıkaramıyoruz. Hamasetten, laf sokmaktan, rövanş hırsından, kolaya kaçmaktan kurtulup, pas vermiyoruz. Paylaşamıyoruz, hepsini geçtim mutlu olamıyoruz. Ben Dilsiz'in, Küçük Şeyler'in, bağımsız sinemanın, Shenema'nın, Anadolu'daki şehir festivallerinin ve bizi biz yapan değerlere sımsıkı sarılıp, günümüz teknolojisini ve üzerine oturduğumuz (bak gene dedi yaaa!) binlerce yıllık kültürü harmanlayıp üretenlerin, bu üretilen eserlere hak ettiği değeri verenlerin başaracağına inanıyorum. İnovasyonun kralını yapacaklar!
Bu ödülü bu vesileyle aslını unutmayan yenilikçilerin adına alıyorum...

Diyemedim.
Çok heyecanlandım, ben Emin Gürsoy değilim bile diyemedim :(
ne yapayım yahu, haftada bir sahneye çıkıp ödül almıyorum ki...

11.12.2019