29 Temmuz 2012 Pazar

dayımın oğlu:)



az önce Dilan Davutoğlu'nun profiline baktım... pazar pazar çalışırken dellenip bi şey yazmıştım statüme feyste, o da layk etmiş. "ulan naabıyo bu kız, kombine aldı mı ki acaba?" falan diye bi mesaj atayım dedimdi. profil resmine Yusuf Abi'yle birlikte göründüğü bi resim koymuş... mal mal çalışırken allak bullak oldum gene... kabardı bu şapşik yürek, tutamadım elimi...

Yusuf Kurçenli! "dayımın oğlu"... ne güzel bi adamdı. dev gibiydi. yok yok, evet ben cüceden halliceyim ve o da uzun boyluydu ama, o anlamda demedim... dev gibi yüreği vardı. sevgi dolu... birlikte çalışırken O'nun canını sıktığım, üzdüğüm de olmuştu. sevgisiyle kızardı bana, sevgisiyle fırça atardı:) hatta bi gün (film yapmak, hele ki uzun metraj film yapmak bildiğiniz kendi kendinize eziyet etmektir bu ülkede) rutin sıkıntılardan biraz daha fazla sıkılmıştı canı, içten içten korkuyordum öyle zamanlarda. çok üzülürse sağlığına bi şey olur diye. olay biraz mahreme girer anlatacak değilim. sadece Yusuf Abi'nin o durumdaki tepkisini yazacağım. zaten canı sıkılmıştı dedim ya, üstüne bi de önceki gün benden istediği bi işi yapmayı unutmuştum. aynı zamanda Nesteren Davutoğlu da bi şey istemişti ve onun istediğini yapmıştım. "ulan dayımın oğlu, neden benim istediğim revizyonu yapmadın? Nesteren'in verdiği revizyonu yapmışsın ama!" dedi. ben de, "valla kusura bakma Yusuf Abi, biz şimdi bu filmi bitiricez sen gidicen. kim bilir bi daha ne zaman yeni bi film çekip bana gelicen? ama Nesteren Hanım öyle mi (o zamanlar LOW'un başındaydı, kulakları çınlasın... saygı ve sevgilerimi kabul etsin), daha bi sürü reklam yapacağız birlikte. onun dediklerini yapmazsam, bi daha benimle çalışmaz, Allah korusun ekmeğimden olurum" demiştim. bi kahkaha patlattı, "ulan dayımın oğlu, doğru söylüyorsun be! haklısın, nasıl biliyorsan öyle yap!" demişti.

ağzıma s..ayım! bi daha film yapmadı Yusuf Abi! keşke bana her gün kızsaydı, haftalarca sabahlasaydım, uyumasaydım, O gene film çekseydi...

evet dayımın oğlu! pazar pazar ben gene çalışıyorum... dünyayı kurtarıyorum... türlü türlü belalara çareler buluyor, dünyanın en berbat meselelerini çözüyorum. çözüyorum da..! savaş geldi kapımıza dayandı, öylece izliyorum, dizi izler gibi! kadınlar kıtır kıtır doğranıyor sokakta, haberleri çıkınca kanal değiştiriyorum... genç-yaşlı, kadın-erkek, öğretmen-öğrenci, büyük-küçük demeden insanları zindanlara atıyorlar, tırsıyorum... katilleri salıyorlar, korkuyorum! yoksulluk kol geziyor etrafta, üzülüyorum... depremler, seller gene can alıyor, isyan ediyorum.

çalışıyorum dayımın oğlu! deli gibi çalışıyorum da...
sen ve senin gibi dev insanların bizi bırakıp gitmelerine engel olamıyorum işte!

aydınlık yüzünü, sevgi dolu dev yüreğini tanıdığım için gurur duyuyorum kendimle, hepsi bu!

26 Temmuz 2012 Perşembe

at sineği...



...olmak isterdim.
kızıl bi atın yelesinde... o, uçsuz bucaksız çayırlarda rüzgarla yarışırken; ben, kendimi bulmak isterdim... aşkla aramak, merakla bakmak her bi kayanın dibine ve acıyla beklemek isterdim soğuk gecelerden doğacak sıcak sabahlarımı. o kızıl at güneşe koşsun, ben de aynı güneşle yanayım isterdim. ruhum bölündükçe ikiye, üçe, dörde... bedenim acılar içinde kıvrandıkça, ben sımsıkı sarılayım o kızıl yelesine isterdim. sarılayım ve alıp beni götürsün diye dua ederdim. en uzağa, ama herkesten, her şeyden! en çok da kendimden uzağa gitmek isterdim. o kızıl gövdesiyle uçarken dört nala ve umarsız; korkularım, yalanlarım ve ille de acılarım, onun ayaklarının altında ezilsin yok olsun isterdim. sonra bi anda çayırın ortasına düşüp, öylece kalmak isterdim. kıpırdamadan, düşünmeden ve öylece kalmak! bi ölü gibi! en yaşamak istediği anda ölmüş bi ölü gibi! gözleri açık ve hala beklerken ruhuna doğacak güneşi, bedeni çoktan karanlık kuyuların dibinde çürümeye başlamış bi ölü gibi kalmak isterdim çimenlerin içinde. üstümden geçen kuşlara bi selamı esirgeyip, yüzümü kendi çirkinliğimde yıkamak isterdim. kırdığım bütün aynalar karşıma geçip benimle eğlenirken, uykusuz gecelerimi ve huzursuz sabahlarımı kendi kanımla boğmak isterdim. yokluğunu hissettiğim her şeyi unutmak ve çırılçıplak ve cansız ve düğüne bayrama gider gibi toprağa girmek isterdim. ellerimle kazıp kendi mezarımı, gözyaşımla suladığım çiçekler dikmek isterdim üzerine. yüzümde hala o salak tebessüm, koşmak isterdim bütün kaybettiklerime! bulunca onları o bilinmez diyarlarda, kanatlarımı koparıp, bi daha asla uçmamak için yeminler etmek isterdim bağıra çağıra! üzerimde kudurmuş dağ rüzgarları sevişirken, ben yerinden söktüğüm yüreğimi, o çirkin ego tanrısına kurban etmek isterdim. kanımı içerken attığı çirkin kahkahalarını, bütün yenilmişliğimle duymak isterdim.


bütün yenilmişliğimle haykırmak isterdim çayırın ortasında:
"korkuyorum, köpek gibi korkuyorum! ama asla vazgeçmiyorum!"


aklımı usulca bi köşeye bırakıp, çakalların elinden kurtardığım yüreğime sarılıp, gelmeyen sabahlara inat, o kızıl atın yelesinde kendi sabahlarımı doğurmak isterdim!


öyle kara bi bahtım var ki; at sineği olsam, eminim gider, bi sütçü beygirinin yelesine yapışırım ben:)

24 Temmuz 2012 Salı

suçlu! ayağa kalk!


yok ulan, otur otur! ayağa kalktığında da oturuyormuş gibi oluyorsun zaten:) otur da yorulma boşu boşuna... eee, nasıl gidiyor hayat? gitmiyor di mi! gitmez! sen böyle yaptığın sürece gitmez... topla kendini biraz, kalk dolaş, bi etrafına bak! var mı senin gibi hiç? silkelen be oğlum! titre ve kendine gel. tek başınasın unuttun mu? ağlarken, uyurken ve sürünürken tek başınasın! öyle de olmalısın! kimi arıyorsun şimdi? kim gelecek de yardım edecek sana..? çok beklersin düdük makarnası! korkma, böylesi daha iyi. kırdın döktün, sıçtın sıvadın ve tükettin herkesi, her şeyi... satacağın ne varsa sattın! geriye iki tutam onurun, yarım çorba kaşığı gururun kaldı. ayakta kalmak için gün gelecek belki onları da satacaksın. para ederse tabii! sonra sil baştan bi daha başlayacaksın... ama değişmeyen bi gerçek var ki, sen suçlusun! ulan insan hayatında bi kere bile doğru bi karar vermez mi yahu? insan hayatında bi kere bile, bi şeyi eline yüzüne bulaştırmadan yapamaz mı? oğlum sana diyorum... neye attıysan elini kuruttun be şerefsiz! kime yarandın, kimi mutlu ettin söylesene! günün sonunda dımdızlak ortada kaldın işte! suçlusun hacı! boyundan büyük işlere kalkıştın. olmayacak dualara amin dedin hep. en sevdiğin şey, kocaman kocaman yalanların peşinden koşmaktı. yoruldun, yıkıldın, kırıldın döküldün ama biraz toparlanınca yine buldun kendine bi yalan. fiyonklu, parlak kağıda sarılmış cicili bicili bi hediye paketi... sana gönderilmemiş olduğu halde, sahiplendin salakça! sana ne! sana ne oğlum! neyi becerdin de kendine dair, bi de düştün olur olmadık yalanların peşine ve kimden aldın bu cesareti? sana mı kaldı bu işler! sancıların bitmeyecek ve acıların asla dinmeyecek. mutlu değilsin ki, başkalarını mutlu edesin. hem bi dakika yahu! neden başkalarını mutlu edesin? sen mutlu olmayı denedin mi? denemedin! o zaman bi kere bu meseleyi çözmen lazım dayı! herkesi mutlu edemezsin ki, tam aksine herkesi mutsuz etmek konusunda son derece başarılısın. sınıf başkanı olursun valla! neden; salaksın ve aslında bi bok değilsin! ne o şaşırdın mı? ne sanıyordun ya? evet, bi bok değilsin oğlum! ateş olsan kendini ısıtmazsın! üzgünüm ama, kaybettin delikanlı! bi kez daha kaybettin! genç yetenek, süper yedek, bizim oğlan... kimseye ne kendini, ne kafandakileri anlatamadın işte! sonra da "kimse beni anlamıyor amk!" diye ağlanıyorsun! gittiğin yol, yol değil benden söylemesi! bırakacaksın bu işleri! kendin olacaksın. neysen o! oynama! oynama oğlum, rahat ol! özgür ve özgün ol! yok olma! hatta oyna ulan! güçlüyü oyna, gizemliyi oyna. öyle her şeyini döküp saçma ortalık yere. sus bi sus! zırlama. kan kussan da, kızılcık şerbeti içtim de! enseyi karartma hemen, yıkılma! ağlama! gözlerimin içine bak! koy götüne dünyanın... hah şöyle! unutma ajan! ilk önce dik duracaksın oğlum, ağır olacaksın. yaşının adamı, adamın dibi, anasının gözü, gemisini yürüten kaptan falan filan yani! sert yani! ama kaptan, senin gemi karaya oturdu be oğlum! deniz bitti! bi zamanlar içinde türlü türlü balıkların yüzdüğü, sahillerinde ateşler yakılıp şarkılar söylenen deniz, bitti! bak suyu gitti, kumu kaldı elinde:) tabana kuvvet kaç şimdi. sana da bu yakışır! kaç korkularından, kaç çaresizliğinden ve kaç kendinden dayı! toz ol! görünmez ol! yok ol ulan, yok ol! bırak da senin tükettiğin havayı, senden daha faydalı biri solusun ve şu dünyaya bi iyilik yapmış ol! kararan ruhunu ancak ve ancak kendini yakarak aydınlatabileceksin... kendini yak ve kurtul! kendini yak ve bi kez olsun çığlık at! sesini kimse duymasa da, kendine olan saygını henüz yitirmeden çığlık at! vur yumruğunu masaya! dikkat et, elin acımasın geri zekalı... hadi boş ver, vuruyormuş gibi yap! sesini yükselt! bağır bağır! bağırabilirsen? kime bağırdın bugüne kadar? ya da bağırdığında kim, "dur ulan, bi şey diyo bu denyo galiba" dedi? güldürme beni! kır boynunu ve yıkıl karşımdan şimdi! siktir git ulan! ne zaman adam oldun da dikleniyorsun böyle teres! sus iki dakika da lafımı dinle! bu sefer dinle be! ya sen ne laf anlamaz bi adammışsın! adam derken lafın gelişi, yanlış anlama! adamlara da ayıp olmasın... ama bilader kusura bakma da, sen tutarsız, zayıf ve korkak ve ille de dangalak birisin ya! öylesin öylesin! n'ooldu? ilk kez mi söylüyorlar bunu sana! e öyledir ama! hiç bi dangalak, dangalak olduğu yüzüne vurulmadıkça, dangalaklığının farkına varmaz. al, ben senin yüzüne karşı söylüyorum işte! d a n g a l a l a k s ı n..! hatta iki kere, üç kere dangalaksın! laf aramızda bundan hoşlanıyorsun da! di mi? hadi itiraf et! çok yakışıyor sana! emin ol arkandan, "ulan ne dangalak bu herif yaa!" dedikçe insanlar, sen bi şey başarmış gibi, marifetmiş gibi için için mutlu oluyorsun. e, olur! bu da dangalaklığın olmazsa olmazlarından biridir. gördün mü bak! kabullenince daha kolay oluyor oğlum... şimdi, bilinçli dangalak oldun işte! üzülme, nice dangalak tanırım, kendiyle barışık yaşayıp gidiyorlar... en kötüsü dangalaklığının farkında olmamaktır. dangalaklığı iyi bi şey sanmak ve kendini kandırmaktır. çok daha fazla üzülürsün öyle yaşarsan. bak rahatladın di mi? hadi gene iyisin... bi şey daha kattın dağarcığına! hay sıçayım beyinciğine:) ulan bunu da iyi bi şey zannetti dangalak yaaa! oğlum hakaret ediyorum ulan sana! "ayyy, ne kadar iyi bi insansın sen yaaa!" hastayım sana valla! yüzüne tükürsem rahmet sanıyorsun! Allah seni başımızdan eksik etmesin... hep yanımızda ol ve hep böyle ol! kendin ol! kardeşimsin benim. yürü, anca gidersin! yarın öbür gün yine bulursun kendine bi yalan ve yine salakça bi kıpırtı içinde, gözlerin çakmak çakmak koşarsın dilin bi karış dışarıda! ara beni! valla ara! akıl akıldan üstündür be oğlum! anlatırım sana! heee! anlatırım eğriyi doğruyu. bak bu sefer hazırlıklı olacaksın yavrum! baştan işi sıkı tutacaksın. kendini kaptırmadan, yani kendini kaybetmeden, efendi gibi takılacaksın. temkinli olacaksın, defansı sağlam tutacak ve kontraataklarla gol arayacaksın. sabırlı oynayacaksın oğlum, oyun planından taviz vermeden, doldur boşalta kaçmadan, top yapacaksın tamam mı! oyunu rakip alana yıkıp, savunmayı en önde kuracaksın. havadan sudan... yok ulan öyle değildi. havadan uzun uzun, yerden kısa kısa! aklını kullanacaksın... olan kadarını yani... çok da bi şey bekleme o kıt aklından... eh, Allah ne verdiyse o kadar işte. hiç düşünmedin di mi? böyle caart diye yırtıp bağrını, döküverince ortalığa içini, bütün esrarın uçup gidiyor işte! sor şimdi, bi dünya adam senin hakkında en az beş cümle kurabilir... neden biliyor insanlar senin hakkında bu kadar çok şeyi? sussana biraz! kapasana çeneni, alooooooooo! kime diyorum? sağır mısın be kardeşim! kime ne senin ne düşündüğünden? neden yazıyorsun bunları? havan kime yabancı? kes hızını, üzme el kızını... kuzu kurdun, yol Ford'un. hızlı yaşa, genç öl! cesedin yakışıklı olsun. hay geber e mi! ölmekle bozmuş kafayı geri zekalı yaaa! ölürsen öl ulan, çok da şeyimizde! ne bu be! biraz da yaşa kardeşim. tatile çıktın mı sen? çıksana... çık çık! kafan dağılır biraz. diskoya falan gidersin. bak bi de kafa sallıyor. ulan disko mu kaldı salak! club var artık, ne diskosu, kokuşmuş mumya! senin naftalinini az koymuşlar galiba! leş gibi kokuyorsun be oğlum! ne kadar oldu öleli? ulan ölmüşsün farkında değilsin be ibibik! ya bi git oğlum yaaaa! utanmıyorsun di mi? koca adam oldun hala kafan abudik gubudik işlerde! ya sen harbiden denyo çıktın iyi mi? neden yazıyorsun oğlum bunları? ne bu şimdi? mesajın kime ve hatta kimin umurunda? sallıyorlar mı sanıyorsun insanlar seni! ulan sıkılmadın di mi? satır aralarına mesaj gizlemekten bıkmadın di mi? aferin sana! yazık günah be! bak insanlar vakit ayırıp, okuyorlar bunları. yazsana adam gibi bi şeyler! ne bu şizofren haller? ayıp ayıp! yakışmıyor sana! delikanlı gibi çık ne diyeceksen de kardeşim! valla, yüzüne bakılacak adam değilsin... neyse, ne sen bunları yazmış ol, ne de ben okumuş olayım, tamam mı? bi daha olmasın! bak kazık kadar adamsın, artık bırak bu işleri! hadi bakalım. bu kadar gaz yeter sana! aslansın, kaplansın ve de çok iyi bi insansın...

17 Temmuz 2012 Salı

üç büyükler!



büyükbaba ve babaanne 1893'te göçüp konmuşlar Sefaköy'e... hangisi nereden tam olarak emin değilim ama; biri Selanik, biri de Varna diye biliyorum... Eminim Selanik ve Varna kelimeleri size, Sefaköy'den daha tanıdık gelmiştir. durun kısacık anlatayım, neresi bu Sefaköy... şimdi tarif versem gelip ziyaret edecek haliniz yok, iyisi mi adından başlayıp bizim köyün ve insanlarının kısa tarihini anlatayım size!
1800'lerde Sofraköy, 1980'e kadar Safraköy ve '80 sonrası Sefaköy demişler bizim köye... Sofra, çünkü padişahların ava çıktıkları ve av sonrası kulları da yesin, avdan nasibini alsın diye büyük büyük sofraların kurulduğu minnacık bi köymüş o zamanlar. sonra, ama çok sonra Safraköy olmuş, çünkü meşhur bi çeşmesi varmış, safra kesesi taşlarını döken bi su akarmış kurnasından. "kurna ne ulan?" diyen varsa hemen sağ üst köşedeki çarpı işaretine bassın, kıymetli vaktini boşa harcamasın... ve nihayet Sefaköy olmuş çünkü, ülkenin bütün eksenini kaydıran cunta, bizim köyün adını da boş geçmemiş ve kibarlaştırmış...
ama; sokaklar gene çamur içinde, halk gene yoksul, deli gibi göç alınmakta ve de çarpık yapılaşma alıp başını gitmiş... günümüzde Sefaköy'ün etrafına ve içine adam gibi yollar yapabilmek uğruna bilmem kaç tane ev, iş yeri falan filan yıkıldı yıkılmak üzere:) haaa bu arada Atatürk Havalimanı'nın kara tarafındaki iniş kalkış koridorunun tam ortasındayız dersem sanırım az biraz kafanızda bi şeyler canlanır di mi..? üstelik öyle bi ortasındayız ki, çocukluğum üstümüzden geçerken neredeyse tekerlekleri kafamıza çarpmak üzere olan uçaklara el sallamakla geçti... kim bilir belki bi çoğunuz; şimdi hatırlamadığınız bi uçak seyahatinin başlangıcında ya da bitiminde, uçağın camından aşağıya baktığınızda uçağa doğru salak salak el sallayan bi grup sümüklü velet gördünüz ve içinizden "deli mi ulan bunlar?" diye geçirdiniz. hah işte! o sümüklü salaklardan biri bendim! hatırladın mı abicim? hatırladın di mi? evet yaaaa! e büyüdük işte, kazık kadar olduk valla. kıçımız başımız tutmaz oldu, yaşlandık bile:)
neyse dedeyle nineye dönelim tekrar... dedenin adı Mehmet. nam-ı diğer, Deli Mehmet! deli gerçekten... rivayet olunur ki, minare gölgesine oturup, ceketinin cebine sakladığı şarabı etrafa çaktırmadan usul usul içermiş... e Allah affetsin artık bilinmez ama; tıbba göre siroz'dan, ahaliye göre çarpılmak suretiyle:) Hakk'ın rahmetine kavuşmuş. şaka şaka, dede bildiğiniz alkole bağlı sirozdan gitmiş. Mekanı cennet olsun, iyi adammış. eli açıkmış, dürüstmüş akşamdaaaan akşama da içermiş... bu yüzden iki yakası bi araya gelmemiş...
babaanne ki, adıyla yaşasın küçük kız kardeşim onun adını taşır, Sıdıkaanım yani Sıdıka Hanım tam bi kambermiş... hani onsuz düğün olmaz derler ya, cidden babaannem olmadan köyde düğün dernek olmazmış. yemek yapar, organizasyon yapar, yeri gelir gücü yettiğince evlenenlere yardım edermiş... kulakları çınlasın sevgili annem de gençliğinde düğündü, kına gecesiydi bütün davetlere icabet eder, kimseleri kırmaz gücendirmezdi... gittiği düğünlerde ondan yaşlı teyzelerden, ninelerden biri, "kız Adviye, sen de mi buradasın?" diye anneme takılır, hemen bi diğeri lafa girerdi, "eee Sıdıka'nın gelini o! gelin kaynana toprağından olurmuş, kaçırmazdı o da düğünü derneği" diye babaannemden sevgiyle, saygıyla söz ederdi ve mutlaka ayaküstü bi tane Sıdıkaanım hikayesi anlatırdı... ya bi dakika; bi şeyi unutmadan söyleyeyim, annem şimdi de hiç bi düğünü kınayı kaçırmaz, yetişebildiği kadarına mutlaka gider, bilesiniz! Allah sana uzun ve sağlıklı bi ömür versin de, sen gene hiç bi düğünü kaçırma anacım benim:)
Sıdıka'yla Mehmet'in dördü erkek biri kız tam beş çocuğu olmuş... dört erkekten ikisi çok genç yaşlarda, tabii ki yoksulluktan ve de çaresizlikten sizlere ömür... Allah bilir tıp dilinde şimdiki adı bambaşka olan ve tedavisi de yemeklerden sonra tok karına 3-5 kapsülle mümkün bi takım hastalıklardan uçup gitmiş rahmetli amcalarım... geriye babam, amcam ve halam kalmış... işte bu üç kardeş, üç ayrı karakter, üç ayrı hikaye olarak girdiler hayatıma ve bende derin izler bıraktılar... onlar, hamurumu şekillendiren üç büyüklerim benim! tabii bu arada "Anadolu kaplanı" anne sülalem ayrı bi konu başlığı olarak bi kenarda duruyor. onları da anlatacağım... yok yok hepsini bi seferde değil! azar azar... tadında, lezzetinde... sıkmadan, usandırmadan...


not: "oğlum bu neyin kafası, nereden daldın şimdi buralara? bize ne senin sülalenden" diye soranlara söyleyeyim hemen... bi kere hikayeler Yeşilçam filmlerini aratmaz, hem ağlatır hem güldürür cinsinden. bi de, bizim Sefaköy'lü bi Yavuz Rençberler var... mahalleden bizim... geçen gün feysbukta babasıyla ilgili bi şeyler yazdı... acayip etkilendim ve duygulandım. sanki ecnebi memleketteymişim gibi, kendi memleketimi özlediğimi hissettim... ayıptır söylemesi, ben hanidir bu memleketi de, bu insanları da tanımakta ve anlamakta çok zorlanıyorum bilader! üstelik Yavuz'un babası da, benim üç büyüklerim de, bugün kaybolmaya yüz tutmuş, aşınmış, yozlaşmış bi insan neslinin son örneklerindendir. yaşıtlarım okuyunca o güzel zamanları hatırlasın, benden küçükler de "vay be, ulan ne güzel adamlar varmış bi zamanlar bu topraklarda" desin istedim... benden büyükler ne mi yapacak? valla büyük ihtimalle bunları yazıyorum diye bana kızacaklar:) yok yok, bu da şaka! galiba bu hikayeler "keşke bunları yazmasaydım" demeyeceğim yazılarımdan olacak...
işte ondandır bu hallerim. e bi de, açtım bi blog, ileri geri bi şeyler yazıyorum... neremden çıkıyor bu yazılar, ben kimim, hırlı mıyım hırsız mıyım bu konuya bi açıklık getireyim dedim... sonra mı, sonra bu toprakların başka başka güzel insanlarını da anlatacağım! hayatıma girip; gönül telimi titreten, beni ben eden insanları yani... uzun lafın kısası bu vesileyle yukarıdaki satırları; Yavuz'a, Şampiyon'a, üç büyüklerime, çocuklarıma ve de müsaadenizle kendime ithaf ediyorum!

one love!


acayip tırsıyorum... bi dünya şey yazdım, okudum ve sildim!































...yok ulan, boşuna baktın sayfanın altına. valla bak;
yazdım, okudum ve sildim!

14 Temmuz 2012 Cumartesi

gitmek...



zamanı geldiğinde gitmek gerekir...sen istemesen de; gitmen hem sana, hem ardında bıraktıklarına iyi gelir... varlığın en büyük yaradır, duruşun üzer herkesi ve seni... aynı şeylere bakamaz, aynı sesleri duymaya tahammül edemezsin kimseyle! aynadaki yansımana küfretmeye başladın mı... gidersin, gitmelisin! çünkü bazen insan kendine bile ağır gelir! bu ağırlık; boğazında yutamadığın bir düğüm, göğsüne çöküp oturan bir mezar taşı, ya da kolunu kanadını kıran bi karabasandır...
çıplaktır ve açtır!
gözyaşına doymaz, vazgeçişlerinle beslenir ve ölümle serpilir en karanlık gecelerde! beynin zonkladıkça ve yüreğin sıkıştıkça büyür içinde pis pis sırıtarak! acılarınla büyür, kederlerinde büyür ve öyle büyür ki, kuş gibi hafif kalırsın onu yanında... hiç kadar ufalırsın:)
zaten gitmen de kolaylaşır bu sırada, kimse fark etmez bile gittiğini...
peki nasıl gideceksin?
kim bilir?
bazen "su gibi akar" gidersin, bazen "kapıyı çarpar" gidersin...
ama ille de bi şeylerden "cayar" gidersin!
en acısı, en sevdiğinden caymaktır ve dönüşü olmayan gidişlerdendir. arkana bakmadan ve en yalnız halinle gidersin... bi tek kendini, tükenmişliğini ve hanidir kaybolmuş umutlarını alıp yanına, nereye gittiğini bi an bile aklına getirmeden, sanki giden sen değilmişsin gibi gidersin... ve en sevdiğinse, gitmeni en çok isteyen... ölümden zor gelir adama! dünya dar gelir!
ama ne şanlı, ne şerefli bi gitmektir bu aynı zamanda!
için alev alev, avuçların sımsıkı yumruk ve taş olmuş yüreğinde o salak aşkın yürür gidersin mağlup bi Spartacus gibi:) uzaklaştıkça çoğalır göz yaşların ve pişmanlıkların! sorguladıkça geçmişi, kendini haklı bulur, kalana söversin bildiğin her dilde!
"bana düşen, bırakıp gitmek"lerle kol kola, mezarlık yanından geçen ödleklerinki gibi bestesiz bi ıslık eşlik eder sana... türkü desen tutturamazsın, köpek çağırsan yanına gelmez, salak ve tiz bi ses kulaklarında... duyan olsa, kimse ıslık da demez buna! yaptığın şey açıktır ki, yüreğinden geçenleri duymamak için gürültü yapmak derler adına! kuru gürültü tadında:)
günün sonunda gitmek, kaçmaktır bazen ve bazen kalmaktan daha zordur...
ama kim ne dersin dürüstçedir ve cesaret ister...
inat, sabır ve gurur yanına alacağın ilk üç şeydir ve kalabalığın göbeğinde yarattığın kendi ıssız adan, bütün vahşiliğiyle seni bekler! aç susuz, barınaksız ve ille de yalnız kalacağını bile bile gidersin...
sonsuz bi hiçlik her gece uzanır yanına ve sana zehirli şarkılar söyler... hayalinde yarattığın gemileri beklersin sonu gelmez sahillerde! "beni bekleme kaptan" diye haykırırsın, ufuktan geçen her gemiye... zaten hiç biri görmez bile seni... görünmek için yaktığın ateşler seni yakar kavurur...
kaçamazsın bu sondan ki, "öyle hüküm duyurmuşlar tanrılar divanında"...
gitmek yazılmıştır bütün okuduğun kitaplarda!
bi zamana ve bi adrese bağlı olmaksızın sadece gidersin... 

bildiğin yolları bilemez, tanıdığın yüzleri göremez olursun... 
iyice yabancılaşınca her şeye, dönmeye başlarsın...
her gitmek, bi başka yere dönmektir aslında.
ve hayat zekice hazırlanmış bir labirenttir...
ve kader bunun hep yapar sana!






gönül telimi titreten bütün "usta"ların önünde saygıyla eğilirim...

8 Temmuz 2012 Pazar

ölüm günü baktım kendime...



e bakmak lazım! mesela bugün ölsem, bi hafta sonra büyük kızkardeşimin doğum günü, Zeliş'in. kutlamaz o çatlak şimdi... "abimin 7si çıkmadı, 40'ı dolmadı, 52'si dönmedi" falan filan derken, valla kutlamaz bi daha doğum gününü...
ağustosa bıraksan; sıcaklar yüzünden benim tören millete eziyet olur! kan ter ve de toz toprak içinde, iki hayır duası alacakken milletten küfür yemek de cabası... hadi etsinler, ben takılmam öyle şeylere ama; insanları durduk yerde günaha sokmanın ne gereği var, di mi canım?
"e dur, yaz bitsin havalar serinlesin" diyeceğim; o zaman da yağmurlar başlıyor, okullar açılıyor, millet tatilden dönüyor...
ha, mezarlık hazır. Sefaköy'de.
ama o da sorun işte! eş dost var İstanbul'da, nasıl gelecekler? 2. Köprü'de ve Haliç'te tamirat, E5'in ortasında metrobüs, trafik tam bi işkence! e bizim mezarlık öyle ecnebi filmlerindeki gibi de değil... çamur içinde her yer. mezarlar üst üste ve de iç içe! aralarından elin boşken geçemiyorsun bilader; bi de tabut gelecek, mezara konacak, tahtalar durmayacak bi türlü, 2 gün sonra mezar çökecek. amcam sövecek, "ulan eşşoğlueşşek, bi rahat vermedin" diye... ne sandınız amcam da orada tabii, babam da, halam da... adı üstünde "aile kabristanı". bi de benim acayip bi sosyal çevrem var bilirsiniz... kokoş hanımlar, tiki boy'lar... nasıl gelecekler mezarlığa? makosenlerin derisi büzüşür, topukluların topuğu kırılır be! neyse belki onlar camiden dönerler, defin işlemine katılmazlar...
ulan bu arada Türkçe'm fena değildir ama, şu "defin" lafına hep takılmışımdır. doğru mu yazdım bilmiyorum ama, defin bana defetmeyi çağrıştırır hep... hani şey mi diyorlar adama; "öldün gittin, bizi üzüntülere boğdun! biz de seni bu dünyadan defediyoruz işte!"
kışın ölmeyi hiç düşünmüyorum! bi de kar mar yağdı mı tam rezillik! iyi tarafı havalar soğuk diye kokmazsın öyle kolay kolay... ama, defin:) işlemi gene eziyet...
yağmurda karda sadece defin mi, cenaze namazı da zor be kardeşim... üşürsün, ıslanırsın, e bi de hoca azıcık konuşmayı seviyorsa bittin demektir. hoca dedim de aklıma geldi. nedir bu hocaların cemaatle derdi yahu? ölünün arkasından konuşulmaz diye, bütün hıncını oraya toplanmış cemaatten çıkarmak doğru mu, hocam? düşünsenize ben yatıyorum musallada. e hoca da biliyor ne haltlar ettiğimi... sağlığımda yolunu bilmediğim camiiye, nalları dikince mecburen gelmişim... tam girişecek bodoslama, "bre zındık, geldin mi şimdi zurnanın zırt dediği yere!" diye... ama nerdeee..? "ölünün arkasından konuşulmaz!" ne yapılır? aynen avluda toplanmış hazır kıtaya Allah ne verdiyse girişilir. cumaya gelmeyenler, şekerde, kurbanda hooop güneye tüyenler, hacca gitmek yerine Şükrü Saraçoğlu'ndan kombine alanlar, içki içenler, zina yapanlar, dedikoducular, yalancılar, evrimciler, hele de devrimciler... bittiğiniz gün, bugündür! vicdansız zebaniler mi dersin, rezidanslar kadar yüksek alevler mi dersin, Olimpiyat Stadı'ndan büyük katran kazanları mı dersin... seç, beğen, al bakalım... "ateş seni bekliiiiiiyoooor"
bi yandan soğuk, bi yandan da hocanın dini kırıklar için çizdiği karanlık tablo tir tir titretir adamı; ne kıldığın namazdan, ne de ettiğin duadan hayır gelir valla...
böylece kışı da eleyince geriye ilkbahar kalıyor! ulan baharda da ölünmez ki be! baharda aşık olunur kardeşim! polenlerin ve hormonların havada uçuştuğu bi ortamda kim gelir benim cenazeme? milletin aklı şeyindeyken abdest tutar mı o günahkar bedenler? tutmaz tabii!
gördünüz mü? ne kadar haklıymışım... bi haftadır düşünüyorum "ne zaman ölsem?" diye. bulamadım gitti bilader! yok işte! şöyle gönül rahatlığıyla uzanıp musallaya, alacaklıların tümünden okkalı bi "helaaaaaal olsun" duymak istemez mi insan? ya da Hintli raca'lar gibi milletin omuzlarında salına salına mezarlığa yollanmayı... bu takvime göre milleti nereden bulacaksın da, omuzlarda taşıtacaksın kendini?
öfff! darlandım yaaa! yaşamak zaten gayet zor ve boktan...
bu memlekette ölmek yaşamaktan da zor kardeşim...
yok ulan, bu son tespit olmadı galiba:)


7 Temmuz 2012 Cumartesi

anlamadın di mi?




sen hiç; ay ışığında dans eden bi su perisini, gözlerini bi kez bile açmadan ve hiç bıkmadan seyrettin mi güneş doğana kadar?
içine yavaş yavaş akan zehrine aldırmadan, bi deniz kızına aşık oldun mu? hani bilirsin; söylediği şarkı seni ölüme götürür ve dünyanın en mutlu adamı olarak karanlık sulara gömülürken elinden hiç bi şey gelmez!
bi şarkı vardır da, deli gibi dinlersin, ezberlersin ve bi yerden sonra kulağın değil, bütün hücrelerinle duymaya başlarsın... o sadece bi şarkı değildir artık, içinde boğulduğun o karanlık kuyunun yosunlu duvarlarında çınlayan sessizliğin ta kendisidir... hiç öyle bi şarkın oldu mu senin?  köpek gibi korktuğun oldu mu? ama öyle karanlıktan korkar gibi değil! günün ta en başında, güneşin çığlık çığlığa doğduğu, en ışıklı sabahlarda, ölümden korkar gibi korktuğun oldu mu?
karanlıkta göz kırptın mı hiç peki? kimse görmesin diye değil, birileri görsün diye çırpınıp, "...gördüler mi?" diye utandığın oldu mu?
yandın mı hiç? ama kibrit çakıp, benzin döküp, "alayınızın amk!" yanması değil... "ben yandım, siz yanmayın!" dercesine yandın mı? alev alev çekip gittin mi? hayallerini, gözyaşlarını, utançlarını ve o kötürüm aşkını vurup sırtına, "hadi eyvallah!" bile demeden gittin mi hiç?
en "genç" fidanın kırıldı mı? en "bahar" dalın, yaprak döktü mü?
rezil oldun mu, en gururlu anında ve en şövalye ruhunla? yüzüne tükürdüler mi senin? "hadi oradan be"lerle ya da "anlasana ulan kazma"larla yüzleştin mi ve oyuncak ettin mi kendini? kaçtın mı oğlum? kendinden ve kendinden bile fazla değer verdiğin Leyla'yı, çölün ortasında bırakıp... salya sümük ağlayıp... ardına bakıp bakıp, "dur gitme!" derler mi salaklığı ceplerinde, "bi daha yüzüne nasıl bakarım"larla bir olup, sattın mı ulan aşkını?
uydun mu ulan genele? "hah! adam gibi adam" payesini göğsüne nişan diye takıp, uyudun mu hiç bi şey olmamış gibi? ağladığın geceleri bi çırpıda unuttuğunda, o anlamsız gülümseme gelip çöktü mü sakallı suratına? "ne anlamsız bi ifade ulan bu" diye baktın mı aynadaki geri zekalıya?
senin insanlığını sevip, sıfatına "höst"ü vurdular mı kardeşim? çevirdin mi öbür yanağını İsa gibi?
hiç öldün mü ulan sen? bi gülüşle dirilip, bi dal cigarayla öldün mü hiç? ölmek bile kurtuluş olmuşken inatla yaşayıp ve yaşamanın bütün anlamlarını inkar edip, soludun mu ulan bu pis havayı? yakalandın mı hiç soğuk gecelerin bomboş sokaklarında? yanında yürürken aslında hiç bi yere gitmediğini bile bile, bitmesin şu yol diye dua ettin mi ve yol bitince dinine kitabına sövdün mü bu kahpe dünyanın? ve kustun mu bağıra çağıra, ağlaya ağlaya..? kustun mu ulan içindeki yılanı ve döktün mü yüreğine katran karası susmaları! o öldüren susmalar içinde boğazın yanarken ve gözlerin dolu... ağladın mı ulan karı gibi?
haykırmadın di mi? ağzını bıçak açmadı ve attın içine sinsice di mi..? için paramparça ve kan revan, ulan şerefsiz dostluğun bile yalan!
doğmuşsun o belli!
ama, yaşadın mı ulan sen? 

oğlum!
sana diyorum!

sen hiç sabaha kadar Ahmet Kaya dinledin mi?
anlamadın di mi? 

6 Temmuz 2012 Cuma


çoğunlukla dilimi tutamam... hiç bi faydasını görmedim! aklımı kullanmam... çok zararlı! burnumun diki, hep rehberim oldu... burnum boktan çıkmadı! önce yapar, sonra düşünürüm... kimseye tavsiye etmiyorum!  insanları kırmak ve incitmek çok üzer beni ama, günün sonunda kırılan ben ve herkes olur... çok konuştuğum gibi, çok da yazarım. uzun uzun yazarım, cümlelere başlar ve fakat genelde bitiremem. yalnızım, sözde değil, özde yalnızım... feysbuk'ta 1000 küsur arkadaşı olan yapayalnız biriyim... sosyal medyanın ta amk! bi dünya bi "şey"lik arkadaşım var... "çocukluk", "askerlik", "okul", "iş", akraba eş dost. hepsini severim ve onlar da beni severler... tabii ki onlar da benim gibi yapayalnızlar! yoksa siz yalnız olmadığınızı mı sanıyorsunuz... üzgünüm ama, yalnızsınız. en çok muhtaç olduğunuz anda, en çok sevdiğiniz, en çok sevildiğiniz, etranızın en kalabalık olduğu anda, bi Çengelköy Hıyar'ı gibi yalnızsınız... burada kalabalıklaşmaya çalışan yalnız bi adamın, kaçınılmaz sonuna varış hikayelerini yazacağım... siz bi bok anladınız mı bu cümleden... ben anlamadım da! neyse "elimin ayarı yoktur" dedim ya! galiba buraya da bi sürü saçmalık yazacağım ve bi teşhirci tavrıyla sizlerle paylaşacağım. ne mi olacak? hiiiiç! bazı geceler hepsini tekrar tekrar okuyup; "keşke bunları yazmasaydım" diyeceğim:) 

haa bu arada, bu blog'u hayatımın en kötü günlerinden, belki de en kötüsü bi gününde açıyor olmam da bana çok acayip yakıştı doğrusu! bakın bu cümle de son derece saçma sapan oldu...  

sıkı durun, geliyorum! bu kafayla ne yazarım ben, var ya!