17 Eylül 2013 Salı

ay em törkiş men in AMsterdam!

medeniyet çirkin yüzünü göstermeye başladı... yahu bu insanların canı sıkılmıyo mu burada? ya da biz mi adapte olamadık annamadım! her şey aynı gelmeye başladı. sıkım sıkım sıkıldık valla! yaşancak yer değil burası, benden söylemesi. hiiiç kıskanmayın, özenmeyin! bi daha da davos'a gelmem, siz de gelmeyin! frankfurt daha güzel diyolar... bi kere yemek büyük sorun. mesela hollanda mutfağı... ya ne mutfağı be! mutfak falan yok adamlarda! her yer arjantin gıril, uruguay gıril, meksika gıril, çayniiiz gıril (o ne be?)... Allah'tan dün akşam bi tane Güllüoğlu bulduk ve mercimek çorbası içtik de azcık kendimize geldik... yoksa durum çok kötüye gidiyodu! güney amerikalı olsak bu kadar gıril yemezdik valla! sağ olasın Güllüoğlu!

fuarın altını üstüne getirmemiz iki günümüzü aldı. o kadar ki, bazı standların önünden geçerken, "vay bro! n'aber, ne var you?" falanlar başladı... dün akşamüstü fuardan çıkarken bi tane uydu bilmem nesi satan bi standın önünden geçerken görevli eleman "aşkolsun be TamTam, sabah bi kahve içmeye uğramaz mı insan? özletiyosun kendini valla!" diye yolumu kesti... çok şaşırdım ve kendi kendime "ulan Allah'ın norveçlisi aşkolsun'u nerden öğrenmiş?" diye söylendim... sonra baktım elinde norveççe Türkçe sözlük, kopya çekiyomuş uyanık! inanmadınız di mi? peki bi çinli "meraba, baççeseyir üniversiti'de okudum. mecidiyekoy, Galatasaray, Sami Yen sitatyüm..." dedi desem. güzelce çıtı pıtı bi macar kız, "ben Türk gelini, kojam Türk benım" diye bize çay ikram etti desem, yakasına da Türk bayrağı rozeti takmıştı desem! yaaa aynen böyle işte... yemişim avrupa birliğini, birleşmiş milletleri kurduk burda biz kardeşim...

hollanda'yı ve AMsterdam'ı didik didik ettik, mercek altına aldık, kolunu arkaya kıvırıp sorguya çektik, sizin için inceledik! mesela, tramvayın kapılarının kapanmadan hareket edip etmediğini yerinde test ettik. etmiyomuş. oysa ki "boş yerlere ilerlesenize kardeşim!" diye o kadar da bağırdık ama, dinleyen kim! ööle salak bi tebessümle baktılar bi süre. bi kaçı "fanfini fon" bi şeyler dedi, biz de hiç oralı olmadık! sonra baktık kıpırdamıyo meret, inip arkadan geleni beklemeye karar verdik. çok bozuldu bu şehir be! eskiden böyle miydi? kanallarda salına salına gezerdik, mehtaba çıkardık, hatta nasıl bi teknoloji vardıysa Mars'a bile çıkardık... bu fuar bitirdi bu memleketi. yetmiş iki millet fıldır fıldır geziyo yahu. sonra da tramvay hareket etmiyo! etmez tabi...

gene yağmur yağıyo, yazmıyom bile artık...

otelimiz öyle tatlı, öyle şirin ki anlatamam! anlatmıycam da! burdan bu güzel rezervasyonda emeği geçen herkesin ta... gözlerinden öperim :) dün bize sormadan odamızı değiştirdiler, dört gündür kan ter içinde derlediğimiz bütün sektörel eşantiyonlar çalındı sandım, çok üzüldüm. neyse ki sadece odamız değişmiş... ikinci kattan üçüncü kata çıkmışız. Allah'tan bu gece son gece, yoksa merdiven çıkmaktan tabanlarımız şişiyo, dışarıda yemek yiyip otele dönüp, odaya çıkana kadar karnımız tekrar acıkıyo... ya da sabah odadan çıkarken çişimizi yapıyoz, lobiye inene kadar tekrar geliyo! çekilecek dert değil yani! bi de çok fena bi şey söylicem, bazıları gözünü kapasın ve okumasın bu satırları. oğlum! bunların tuvaletlerinde şey yok! şey işte yaaa! hani bizimkilerde bi musluk vardır, el yıkamak için. bi tane daha musluk vardır..! hah! o işte! o yok! valla yok! ben önce sadece otelde yok sandım. hayır otelin sahibi Yahudi, acaba fazla su harcamayalım diye mahsus mu koymamışlar dedim. fuardakilere baktım, onlarda da yok! sonra dedim ki kendi kendime; "eyyyy medeniyet! sen ne biçim medeniyetsin? senin gibi medeniyetin içine..." hayır onu da diyemedim! musluk yok!

her şey çok pahalı burda... hele içme suyu, öffff! el yakıyo. o yüzden millet paso bira içiyo. çünkü sudan ucuz! bi de Allah günah yazmasın, o su diye sattıkları şey nasıl kötü anlatamam. yağlı gibi, pe-haş derecesi çok yüksek sanırım. hatta bi ara bi bardak suya bi kapak vernel yumuşatıcı katsam mı diye düşünmekten alamadım kendimi... farkındayım, bu seyahatin en kötü esprisi bu oldu. artık idare edin, her daim aynı performansı tutturamıyo olabilirim...

döner yedik bu akşam... ama bizim dönere hiç benzemiyodu... ama "helal"di. yani dükkanın camında öyle yazıyodu. fakat patatesi gözüm hiç tutmadı! bi de bizim lahmacuna "törkiş pizza" diye bi isim takmışlar. uyuz oldum görünce. ulan ne pizzası? adam gibi lahmacun desene şuna. bi de sahibi Türkmüş! "hadi ordan, hadi ordan! seni gidi batıcı seni!" dedim içimden. gördüğünüz gibi yemek büyük sıkıntı, su çok pahalı, hava soğuk, kızların boyu çok uzun, bisikletler insanı ezecek gibi gidiyo yollarda, adım başı bi müzik aleti çalmalar, bi tiyatro, bi palyaçoluk... yok yok, tadı yok buraların. yalnız bugün iyi bi şey oldu. otelin arkasındaki caddeyi kazdılar. valla! oh beee dedim. bi çukur görmeden gidersem, gözüm arkada kalacaktı. onu da yaptılar. ama gel gör ki, etrafını bi güzel çevirmişler, bööle ışıklı ışıklı uyarılar koymuşlar. insan şöyle iki seksen düşmek istese içine, düşemez! dedim ya, hükümet hükümet değil! belediye belediye değil! yazık, valla yazık!

sanırım buradan başka bi yazı yazamıycam. yarın gece dönüş yolculuğumuz başlıyor... hazır fırsatım varken huzurlarınızda Mac-Gayver'in ortaklarından Aygül Sonkaya'ya teşekkür etmek istiyorum. bizi ofislerinde ağırladı, tanıştık, kahvelerini içtik. bu yaban ellerde, böyle cici bici kardeşimizi hem de iş sahibi olmuş görünce gururlandık. en başta kendisine ve tüm ekibine selamlar sevgiler! yine Güllüoğlu'ndaki abiye ve tüm çalışanlarına, AMsterdam belediye başkanına, hollanda kralı'na, dört numaralı tramvayların vatmanlarına, fuarın kapısındaki seküritilere, bize türlü türlü eşantiyonlar sunan katılımcılara, fırii vayfay'larını bizimle paylaşan bütün mekan sahiplerine, ret layt'taki... 

eee, ne diyordum? dost ve kardeş hollanda (dutch) milletine selamlar, sevgiler!

bu arada; hani şirinlerin köyü burdaymış demiştim ya, perşembe akşamı şirinlerin kendilerini de gördük... aslında o kadar mavi değillermiş. yani filmde biraz koyu çıkmışlar, azcık daha pembeye yakın burdakiler :)))))))) galiba kısık ateşte biraz bekletince böyle oluyo! ulan dur bi dakka yaaa! nereye gitti bu muhabbet böyle yaaa! neyse Bob Marley geldi şimdi, sonra konuşuruz!

16.09.2013


13 Eylül 2013 Cuma

AMsterdam'da mutlu iki İstanbullu...



bugün ilk günü uğurladık... gece çöktü! soğuk ve yabancı... sanki gündüz öyle değildi. en sıcak zamanı yılda iki ay, o iki ayda sıcaklık da alt tarafı yirmi iki derece. şehir dümdüz, ama monoton asla değil! tabii ki binalar eski ve bakımlı. ulaşım inanılmaz rahat. yollar yetmemiş gibi, şehrin içine kanallar yapıp teknelerle geziyo, hatta teknelerde yaşıyolar! hacı hacıyı Mekke'de, bizimkiler bizi dakkada buluyolar. daha doğrusu biz onları buluyoz. duruşundan, gelişinden, bakışından anlıyosun elemanın yurdum insanı olduğunu... zaten eller cepte, bi bacak diğerinden açık, boyalı kundura ve beyaz çorap daha başka ne anlatır ki insana...

farklıyız adamlardan, bu çok net! trene bindik dün gece, bilet aldık öncesinde fakat ne bakan ne soran var. yani almasan da olur. ama istisnasız herkes alıyo ve bi okuyucu var ona tutuyo. biz de öyle yaptık, yapmasak ayıp olacak diye düşündük. asıl macera bilet alışımız. bi sürü gişe var, kimi açık kimi kapalı. açık olanların bi tanesinin önünde uzun bi kuyruk var. diğerlerinde tek tük insanlar. biz sağa sola bakınıp, "ulan nasıl alıcaz bu bileti?" diye söylenirken, aynı uçakta geldiğimiz bi toraman; "abi şu en kalabalık olan gişeye gidin. memur bizden, Türkçe konuşuyo" dedi. o an bizi görecektiniz, çocuklar gibi sevindik! kurtulmuştuk işte! hem bilet aldık, hem adres sorduk. ah ulan gurbetlik, gözün çıksın be!

"ottur günahı yoktur" lafını eminim bi AMsterdam'lı söylemiş ilk kez... Bob Marley tanrı gibi burda ve herkesi günahlarından arındırıp öyle göçmüş sonsuzluğa galiba! her yerde onun izine rastlamak mümkün... izine derken, kokusuna demek lazım... kardeşim her şeyini yapmışsınız (lolipop dahil) anladık da, tohumu da satılır mı yahu! bildiğin lale soğanı satar gibi satıyolar... bütün şehir kafa bi dünya geziyo gibi. hatta "HeadShop" diye bi dükkan bile gördük... bi de hani şu "şirinler" var ya, mantar evlerden yapılmış bi köyde yaşıyolarmış da, iyi insan olursan bi gün sen de onların yaşadığı köyü bulabilirmişsin de, falan filan... ulan galiba biz çok iyi insanlarmışız, oğlum biz o köyü bulduk burda! aslında şirinleri göremedik ama, kesin köyleri burda... anladın sen onu :) ot bulmakta sıkıntı yok da, sanırım kağıt bulmak problem... homlıs kılıklı adamlar ikide bir, "hev yu gat peypır?" diye yolunu kesiyo... ama adamların dilencisi bile medeni. yok diyosun, ısrar etmiyo. hiç birinin elinde öyle küçük İncil, Ayin Hocası, selpak mendil falan da yok. delikanlı gibi kağıt istiyo eleman. tütünün, kağıdın, filtrenin hiç görmediğimiz kadar çok çeşidi var!

a-ha! yağmur başladı... bi de böyle bi durum var. otomatik çim sulama sistemi gibi bi anda yağmur yağıyo ve sessiz sedasız diniyo... bi gök gürlesin, şimşek çaksın... yok öyle bi şey! yağmurları da medeni heriflerin anlıycaanız. zırt pırt yağmur yağıyo, sonra azıcık güneş açıyo, ama o da kararında! pişirmiyo adamı yani... yağmur yağınca da, güneş çıkınca da trafik hiç değişmiyo... ulan adamın canı sıkılır burda yaaaa!

tramvay, otobüs geç kalmıyo! kimse kimseye laf atmıyo! kimi öpüşüyo, kimi show yapıyo meydanda (dam sukuer) ve millet toplanıp seyrediyo. elemanın gösterisi bitince bi şapka tutup elinde para topluyo. ama mesela gösteri sırasında kimsenin parası cüzdanı çalınmıyo..! hatta bu sabah fıstık gibi bi hatun fuarın orda, yere yatmış cimlastik yapıyodu... valla bak! ha bi de, hep kızlı erkekli bisiklete biniyolar, bira falan içiyolar... ama dedim ya medeni insanlar diye... parklarda oturuyolar da, hep tuvalete gidip sıçıyolar. hiç parka sıçan görmedik! yalnız bi şey tuhafımıza gitti, oğlum ret layt diskirit'i kilisenin dibine yapmış bunlar beee! olur mu kardeşim, yapılır mı yaaa! rahibi var, rahibesi var! hiç mi tahrik olmuyosunuz yahu! yazıktır, günahtır! biz çok kınadık bunu, bizden söylemesi... ama belli ki şöyle adam gibi bi iktidarları yok bunların aga! hatta koskoca memleket iktidarsız gibi... bi çok kez polis gördük mesela, hadi patron neyse de, beni bile bi kez çevirip kimlik falan sormadılar! azıcık gevşek bunların emniyeti, hükümeti galiba!

ilk gün böyle... özetle, hepsi kafa bi dünya, bisiklete binip ha babam geziyolar... yokuş yok memlekette! kimse kimseye yokuş yapmıyo yani... her şey saat gibi tıkır tıkır çalışıyo. herkez gülüyo kibar kibar... "sori" diyolar, "hev e nays dey" diyolar... bi rahatlık, bi sakinlik... korna sesi yok, bırak korna sesini yüksek sesle konuşan yok! çok tuhaf geliyo insana...

ama anladık biz, hepsi ottan! Bob Marley zehirlemiş bunları zamanında...

13.09.2013

30 Ağustos 2013 Cuma

özür dilerim...

haklıydın baba!
göstermediğin sevgini, öfkeni, derdini içinde yaşamakta haklıydın. ben de haksız!

şimdi,
hep aynı şarkıları dinliyorum, hep aynı şarkılara ağlıyorum...
ve...
ben gidiyorum.
hatta çoktan gittim ben! geriye onların istediği kaldı.
verdikçe alırım sandım, sevdikçe sevilirim, dinledikçe sesim duyulur sandım...
haklıydın baba! ben dilsizlerin sınıf başkanı, onlar sağır sultanlar ordusuymuş!

hiç bi şeylerine uyamadım...
kalıplar ya dar geldi bana, ya da ben kayboldum kalıplarının içinde. ne boktan bi labirentmiş bu hayat be baba! bulamadım çıkışı bi türlü. çıkamadım düzlüğe...

tutunamadım baba! tutamadım hayatın elini ve "bıraktım ulan" bile diyemedim... bitmez sandığım ne varsa içimde, beni bitirdi de... benim salaklığım bitmedi baba!
bencildim, sevdiğime canımı verecek kadar!
korkaktım, ya birini kırarsam, küstürürsem diye kendimi kırıp dökecek kadar!
hiç istemedim fazlasını ama, en azı bile alamadım...
bulamadım dengeyi.
rüzgarsız havalarda yelken açtım yalan denizlerine.
bir damla gerçek, fırtınalar kopardı kalbimin en sakin, en huzurlu köşesinde!
boğuldum bi nefeslik soluğa muhtaç yerinde ömrümün. öldüm, öldürüldüm yeni doğmuş bi bebek misali hak etmişken yaşamayı...

ben gidiyorum.
hiç bilmediğim karanlıklar doluyor içime şimdi. kendimi yaksam ışımaz bu gece. son güneşim de çoktan battı içimde... içime batıyor hep kalbimin kırıkları! yüzüm kan içinde. yüzümü yıkadıkça kanıyor, kanadıkça tanıyamıyorum yüzümü.

haklıydın baba! bi erkeğin gözyaşı sadece kendini yakarmış bi kadının karşısında. üstelik ağlamak, her erkeğe yakışmazmış... ota boka ağlamak yerine, senin gibi onurunla ağlamak ve kendi ateşiyle eriyen tunçtan bi heykel gibi yanmak isterdim. hani çöpleri yakarlar ya evsizler üşümemek için; kalpsizler yaktı beni de kendi gözyaşlarımla! buz tutmuş kalplerine yeniden sevmeyi öğretmek için...
ve...
ben hep gitmeyi öğrendim şu yıkılası hayat mektebinde.

ben gidiyorum.
dönmeyeceğim baba! zaten yerim yok ki burada.
karıncalanmaya başlamıştı beynim zaten. ne zamandır aynadaki beni kaybetmiştim. ne zamandır ne gören var beni, ne de duyan! ben gidiyorum, hatta çoktan gittim ben!

affet beni... senin gibi bi baba olamadım. aslında hiç bi şeyin "iyi"si olamadım!

merhaba baba!

29.08.2013

1 Haziran 2013 Cumartesi

İstanbul yanıyor!

uyan dünya uyan! İstanbul yanıyor... çoluk çocuk, genç yaşlı! faşizme, sivil diktaya, baskıya, dayatmaya direniyor... blogumu takip eden dostlarım noolur bunu yaşadığınız ülkelerde böylece duyurun!

01.06.2013

7 Mayıs 2013 Salı

...hayatta kalabilmekmiş oysa yaşamak...

Zaza Sabri'yi yıldızlara uğurlamanın tuhaf sancısıyla boğuşurken, ince bi sızı düşmüştü yüreğime... elim varıp da karalayamadım iki satır O'nun ardından. neydi tutan elimi, neden getiremiyordum iki kifayetsiz kelimeyi yan yana anlamamıştım. bana "deve" diyerek iltifat eden bu kocaman yürek, ne zamandır görmediğim o dünya sevimlisi adam, kilitlemişti giderayak beni. tutuldum mu desem, elim gitmedi mi desem... bi de Vural Engin, Hüseyin Irmak, Ayhan Durmuş döktürürken en yürek yakanından "Zaza güzellemelerini", çekindim sanki biraz :) "höst" dedim bana... "bi dur bakalım, haddini bil yeteneksiz kalemşör!"
ama hiç biri değilmiş meğer... taptaze bi fidanı; o henüz filizlenirken, avuçlarımın arasından yitirmeyi bekliyormuşum farkında olmadan. zamansız bi yolcunun, sanki gecikmişcesine koşar adım bindiği, "sessiz bi gemi" kalkmak üzereymiş gönlümün limanından... . bundanmış bu salak tutukluk, bundanmış bu anlamsız çoraklık...

"çocukluğunu bilirim ben onun" derler ya! bebekliğine tanıklık ettiğim, bebek kalpli "koca adam", bi gece vakti "elveda yiğidim!" demeden göçtü ışıklar ülkesine ve gencecik yaşında biz kocamışlara bıraktı bu beş para etmez sefil dünyayı!

Sare'nin çığlıklı ve şaşkın ve korkmuş ve hançerlerin en zehirlisini kuşanmış telefonu böldü gecenin bi yarısı, rutin bi Naftalin sohbetini... ne konuşalım bu hafta derken, dilimiz tutulacakmış meğerse ne bilelim!
çok saçma ama ben, "ölüm!" dedim Selin'e. "ölümü konuşalım!". rahatsız oldu. "yok yahu, konuşulacak şey mi ölüm?" dedi. duraksadım, "doğru söylüyorsun, boş ver gitsin. başka şey konuşuruz..." diye söylenirken, çaldı telefon işte..! yıllar önce ciğerimi yakan bildik bi ateş yine yaktı kavurdu içimi...

sonrası...

sonrası acı, gözyaşı, şaşkınlık ve kimsenin kimseye diyemediği bi sürü "kancık keşke!"

keşke...

iki gün önce beni aramıştı... sık sık arardı. herkesi arardı. "n'aber, nasılsın, keyfin nasıl..?"
benim keşkelerimden biri bu aramalardır. "ne var ulan Burak, ne diyeceksin gene?" diye söylenip içimden açtım telefonu. "yiğidim maçı nerede seyredeceksin?" diye sordu. "oğlum, kombinem var ya, stada gideceğim." dedim. "heee, tamam o zaman, ben Gül halamlara gideyim." dedi. birbirimize başarılar diledik ve kapattık telefonu. tipik bi Burak aramasıydı. Arena açıldığından beri kombinem olduğunu biliyordu. ama O'nun için farketmezdi, yine de arar, sorardı aynı soruyu hiç sıkılmadan. sadece maç için mi? ya i-phone'u kilitlenir, "nerede tamir ederler?" diye sorar? ya satılık arabası vardır, "sizin oralarda alıcı var mı?" diye arar. Burak bu işte! bi tek beni mi? aklına gelen herkesi, ama herkesi arardı. bi çoğumuz gibi ben de, ya işim olduğundan, ya da o an konuşmak istemediğimden açmaz, bi iki saat sonra dönerdim. keşke her aradığında açsaydım. uzun uzun konuşsaydık. nereden bilecektim ki, bi daha sesini hiç duyamayacağımı..! keşke, Galatasaray'ın bütün maçlarını beraber izleseydik... nereden bilecektim ki, O'nun bütün maçları yıldızlar içindeki locasından izlemek üzere bizi bırakıp gideceğini..!

öyle kocaman ve öyle çocuk bi yürekti ki O'nun yüreği... hala hiç tanımadığımız insanların Burak hikayelerini duyuyoruz, ağlıyoruz ama hiç şaşırmıyoruz. geçen pazar annesi anlattı. bi zamanlar özel güvenlikçi olmuştu. on parmağında on marifet vardı yiğidimin :) yapmadığı iş kalmamıştı neredeyse... o zamanlardan biri, yaşlı bi amca, dayısına rastlamış. O'nu çok sevdiğini, duyunca yıkıldığını anlatmış. adresini bilmediği için evine gelip, ailesine başsağlığı dileyemediği için çok üzülüyormuş. adamın oğlunun bakkalından alış-veriş yaparmış bizimki. alış-veriş dediysem de yanlış anlamayın, sakız, çikolata, şekerleme falan filan işte ve her bakkala gittiğinde adamın halini hatırını sorar, onunla sohbet edermiş. herkesle öyleydi. oturdukları sitenin bahçıvanından tutun da, çalıştığı yerde her gün bir lira verdiği kör dilenciye kadar herkesle tanışır, konuşur, hal hatır sorardı. babasının ortağının altı aylık bebeğiyle muhabbet ettiği telefon kaydını görmenizi isterdim. bildiğiniz altı aylık bebek! Burak bebeğin çıkardığı sesleri birebir taklit ediyor ve velet ona cevap veriyor resmen! O da çok severmiş Burak'ı, görünce üzerine atlarmış, öyle anlatıyorlar...

ne okulla, ne işle güçle uğraştı kısacık ömründe. ama gönül kazandı, dua topladı ve bize bi tokat gibi çarptı bıraktı şu koşturmacalı sahte dünyayı... anlatmak istediği buymuş demek ki! "bırakın bu boş işleri, insanları sevin!". sadece ama sadece insan oldukları için; genç, yaşlı, kadın, erkek, zengin ya da fakir diye ayırt etmeden! acelesi varmış ki, normal uzunlukta bi ömre sığacak kadar insan sığdırdı yüreğine ve en az bi o kadar yüreği çizdi gitti... hem de çoook derinden! arabaları deli gibi severdi. babasının arabalarını kaçırıp hepimizin yüreğini ağzına getirirdi. çok kızardık, azarlardık! "ulan hiç değilse iki satır çalış da bi ehliyet al" diye söylenirdik. ama dedim ya; dersle, okulla işi olmazdı. ders çalışacağı yerde O, köyden bi akrabasını arar, bi aylık kontörü bi haftada bitirmeyi başarırdı hem de hiç zorlanmadan :)

geride bırakabildiklerimize ve yanımıza alabildiklerimize bakarak, anladım ki, hiç de karmaşık bi şey değil yaşamak! aslında hayatta kalabilmekten ve hayata tutunabilmekten ibaret! O; karşılıksız, hesapsız, sınırsız severek tutundu bu hayata ve yanına bi sürü Burak sevdalısı yüreği alıp, hiç dinmeyecek bi Burak hasreti bırakıp gitti işte!

eyvallah yiğidim...

git bakalım!

yüreğimde bıraktığın izi takip edersem seni bi gün yine göreceğim, eminim!

Burak Erdem Ergül...

tadı damağımda kalsa da, seninle paylaştığım bu kısacık zamanı bana sunduğun için sana minnettarım...

07.05.2013
     

23 Mart 2013 Cumartesi

bilerek ve isteyerek...

kendimi öldürüyorum. her gün, adım adım... sinsice ve taammüden! utanmadan, sıkılmadan! bencillerin dünyasında, yaptığım yegane bencilliğin bedelini pis canıma ödetiyorum! özenle seçtim intihar yerini ve silahını. bu orospular kentinin, en güzide intihar köşelerinden birinde... zehirli bir menekşenin büyüsüne dalıp, damarlarıma kendi ellerimle çekiyorum kendi zehrimi! acıyla besliyorum aç ruhumu... ne kadar çok acıtırsam canımı, o kadar çok sırıtıyorum bana ait olmayan hayatların içinde! yersiz ve densiz ve şerefsiz bi hırsız tavrıyla sızıyorum benim olmayan hayali resim karelerine... baktığım hiç bi şey, dokunduğum, duyduğum ve sevdiğim hiç bi şey bana ait değil! sahte dertlere dair sahici acılar yaşayıp, yaşlı ama acemi ruhumu örseliyorum. onun aldığı her darbede, biraz daha yıkılıyor, dökülüyorum! en ölümcülünü seçtim oyunların. en can yakanını... hep ebe oluyorum. gözlerim de, yüreğimde bağlanmış. ha bire koşuyorum, duvarlara toslaya toslaya! sonunda sobelenip çıkacağım oyundan..." zaten yoktun ki" diyecekler. "bu oyunda senin yerin figüranlıktı", "görevin esas oğlandan esaslı bi dayak yemektı", "sen asla esas oğlan olmayacaksın!" ve son kez toslayacağım bir türlü aşamadığım o bilindik duvarıma. sigara yiyorum akşamları yemek niyetine! içime biriken katranı hissede hissede çekiyorum dumanı... soluğum kesilene kadar içiyorum sigarayı. ancak öyle uyuyorum, soluksuz... ve tıpkı bir ceset gibi! söylemediklerimi ve söyleyemediklerimi içime ata ata içiyorum rakıyı. susuz ve uykusuz! kötüyüm... en büyük kötülüğü kendime yapacak kadar kötüyüm. en karanlık düşleri kuracak kadar kötüyüm... en kahpesine sarılacak, en vefasızını sevecek kadar kötüyüm! hiç tutmayan mayalar çalıp yüreğime, boğulacağımı bile bile atlıyorum en dalgalı denizlere... bana kucak açan limanları hiçe sayıp, en varılmaz kıyılara yelken açıyorum. günlerce görmeden karayı, kendi kanımı içip, kaçak bindiğim bu geminin rutubetli ambarında yatıyorum.
küfrediyorum kendime!
gururumu hiçe sayıp, uyuz bir köpek gibi, aç bir köpek gibi...
kırk kere tövbe edip, kırk kere bozup tövbemi...
bok yiyorum boğulana dek!
kederden ölmezsem, obeziteden ölmeyi umuyorum :)

22 Şubat 2013 Cuma

Bizim Zamanların Yaz Okulları: Kuran Kursları


          Yaz okullarını bilirsiniz. Bilmem kaç paraya, çocukları okul biter bitmez yazdırırlar ve böylece bütün yaz ayak altında dolaşmalarından, problem olmalarından kurtulurlar şimdinin ana-babaları! Eeee eski zamanların en makbul yaz okulu en azından bizim maalle için Kuran kurslarıydı... Üstelik zamane yaz okullarından kat be kat ucuzdu... Tek kötü yanı, kursa gitmek de, devam etmek de mecburiydi... İyi yanı, bizim gibi haytaların yanı sıra kızlar da gelirdi... Beraber mi otururduk hatırlamıyom ama, tenefüzleri falan beraber yapardık. E tabii bizim aklımız şeytanlıkta olduğu için, Kuran kursundan manita edinmek ihtimal dahilindeydi. Kadro üç aşşa beş yukarı hep aynıydı zaten. Dolayısıyla geçen seneden yarıda kalan ümitsiz aşk hikayeleri her yaz tatilinin başlangıcında tekrar tazelenirdi

           Efendim, okullar kapanınca kaçınılmaz son olarak, yine yeniden ben kursa başladım senelerden bir sene üstünüze afiyet... O sene annem pek ümitliydi... Her yaz konu komşu oturmaya gelince, beni hemen odanın bi köşesine çöktürüp öğrendiğim duaları okutur, yan gözle de komşu kadınları keserdi. Ne tepki veriyolar, arada yaşıtım olan kendi çocukalarının kafasına birer yumruk indirip; "bak görüyon mu, Tamer ne güzel öğrenmiş" veya "bi öğrenemedin gitti şu duaları eşşek sıpası" gibi motivasyon çalışmaları yapıyolar mı diye etrafı kollardı. Ben de büyük bir konsantırasyon halinde ve sallana sallana, duaları uzata uzata ille de baağra baağra okurdum duaları. Bildiğim üç, bilemedin beş duadan en çok istek alanları Kulfallah ve Elham'dı. Yani, İhlas ve Fatiha sureleriydi. Bu iki duanın en az iki üç yaz çoook ekmeğini yedim. Başımı okşayandan tutun da, yanaamdan makas alıp öpenler, hatta cebime yirmibeş kuruş elli kuruş harçlık koyanlar bile olmuştu... Tabii ben de o paraları utana sıkıla ve ille de önce istemeyerek soona da "istemem yan cebime koy" edasıyla bakkalda ya da kırtasiyede ezmek üzere indirirdim cebe...

           Gelin görün ki, üçüncü yaz dönemi gerçekten çok zordu benim için. Hem annemin beklentileri büyümüştü, hem de benim... O artık hatim indirmemi bekliyodu, ben de kızlarla minare gölgesinde kıkırdamak için tenefüzün gelmesini bekliyodum. Kafa artık başka yerlere çoktaaan uçmuştu! Hocayı dinlemek yerine, kaçamak bakışlarla yavuklumu kesip duruyodum ders boyunca. Yaş büyüdükçe öğrenmem gereken şeyler çoğalmış ve zorlaşmıştı... Benim ilgi milgi iyice daalmıştı. Hatta bi gün ben yine manitaya dalıp gitmişken, bizim hoca bi kaç kez seslenmiş bana ama nafile, nerde duycam hocayı mocayı... Yanımdaki veletler kim bilir kaç kere dürtmüşler de üstelik, ama ben dalmışım bi kere... Kendime gelmem ancak, hocanın kafama indirdiği kızılcık sopası sayesinde oldu. Valla Allah sizi inandırsın, Teksas'taki Çelik Bilek'ten yumruk yemiş kırmızı urbalı İngiliz askeri gibi yıkılmışım aynen... Annemim el emeği göz nuru cüz koyduğum çantam bi tarafa ben bi tarafa uçmuşum. Kafam galiba ikiye ayrılmış ve bi yarısı caminin içinde yuvarlana yuvarlana bi yerlerde kaybolmuştu. Çektiğim acının üstüne, maymun gibi gülen veletler ve sinsi sinsi kikirdeyen kızların alaycı bakışları tuz biber olmuştu. Hemen manitaya bi kesik attım can havliye, kıpkırmızıydı, gülmemek için yanaklarının içini ısırıyordu belli ki... Bitmiştim, bütün karizma yerle yeksan olmuştu. Tabii ki fırlayıp gidemedim anında, tenefüzü bekledim, hoca dersi bitirince, tokyolarımı giydiğim gibi doooğru maalledeki kursa gitmeyen it kopukların yanına gittim. O günden soona da kursu asmaya başladım. Sabahları aynen evden çıkıyodum, en inanmış kişiliğimle, son derece ciddi bi pozda kursun yolunu tutuyodum. Görseniz beni, "ulan bu çocuk nerenin imamı, Maaşşallah bu yaşta ne de vakur, ne de mütedeyyin" derdiniz. Ammaaaa, annemin kapsama alanından kurtulunca hooop cami yolunun yarısında tornistan edip, misket oynamaya, kuş taşlamak için uzak maallelere kaçmaya başladım.

           Unuttuğum ufak bi ayrıntı benim bu Kuran kursu sahtekarlığımın uzun sürmesine mani olmuştu. Rahmetli babamla bizim hocaefendi aynı kaaveye çıkıyolardı ve hoca bi gün babama "Ersin ağbi, senin haylaz bi haftadır gelmiyo camiye haberin olsun" diye ispiyonu yapıştırmıştı. Ben olan bitenden habersiz sabahın köründe kalkıp bütün adanmışlığımla kursumun yolunu tutmak üzere evden çıkarken önce babam kükredi; "Nereye gidiyosun ulan sen zırtapoz?" Hiç çaktırmadan ve gayet Küçük Emrah ifademle; "Nereye olacak babacığım, kursa gidiyom" diye yapıştırdım cevabı, üstelik geç kalıyorum bırak da gideyim ayağını çekmeyi de ihmal etmedim. Fakat babam yer mi? "Ulan ne kursu, hoca bi haftadır kursa uğramadığını söyledi, nasıl olcak bu iş" diye yürümez mi üstüme. Evden sokağa nasıl fırladığıma kendim de şaştım ve bi yandan arkama bakmadan kaçarken, bi yandan da "Ulan atletizimci mi olsaydım, amma güzel koşuyom" diye düşünüyodum. Arkamdan annemin sesi çınlıyodu sokakta "Gözü kör olmayasıcaaaa, akşama gelince görücen sen dünyanın kaç bucak olduğunu, kaç bakalım şimdi"... Kaçtım kaçmasına da nereye kadar? Annem haklıydı, akşam dönüp dolaşıp geleceğim yer belliydi. Ama yüzsüzlüğü abartıp tam da kursun bittiği saatte döndüm eve. Babam daha gelmemişti işten, tahmin ettiğim gibi plan tutmuştu... Nasılsa o gelmeden yemeği yer, hemen uyur gibi yapıp paçayı yırtarım demiştim küçük aklımca! Bu dahiyane plan için kendimi kutlarken, annemin terliğinin tersi karşıladı beni kapıda. Daha eve giremeden bahçemizin ortasında bi güzel yedim terlik dayağını. Akşam da babam; annemin sofrayı hazırlamasını beklerken, daha iyi duyabilmem için kulaklarımı uzatmaya çalışıp durdu.

           Neyse ben hafif yollu Midas'ın kulaklarına benzer kıpkırmızı kulaklarla, yarıda kalan din eğitimimi tamamlamak üzere Kuran kursuna geri dönüş yapmıştım... Kaybettiğim zaman bana pahalıya patlamıştı ve benim hatim işi bi başka yaza kalmıştı. Bu arada manita başka bi oğlanla kikirdiyodu tenefüzlerde ve de en çok bu koymuştu... Kırık kalbimle, sapı kopmuş cüz çantamla o yaz gittiğim kursu tamamlamıştım. Artık orta okula başlayacaktım ve bu benim son kursum olmuştu. Tabii ki orta okuldaki din derslerinde de geçmişten aldığım sağlam temele(!) bağlı olarak, yüksek notlar almaya devam etmiştim!

           Uzun lafın kısası, yüzmeyi çeşme yalağında, futbolu taşlı tarlalarda, basketi TRT'deki Beyaz Gölge dizisi sayesinde ve ağaç dallarına astığımız fıçı çemberlerinin altında öğrene öğrene büyüdük. Sitriit baskıt yapıyoduk yani... Ama adım gibi eminim ki, zamane çocuklarından çok daha fazlasını öğrendik ve onlardan çok daha fazla eğlendik!

Not: Bu yazı 02.08 2011 tarihinde Pari Yazarlar'da "Eski Kafalı" isimli köşe'de yayımlanmıştır.