11 Eylül 2012 Salı

seni sevmeyen elmayı sevmek...

aşağıda okuyacaklarınız tamamen kendi düşüncelerimdir ve hayal mahsulüdür... bu tarla, kırk yılı aşkın bi süredir fena da mahsul vermemiştir hani..!

bi büyüğüm dedi ki geçenlerde; "sevmek, acı çekmektir!" bunu söylerken yüreğinden korlanmış bi parçayı aldı koydu önümüze! rakı içiyorduk. kabarmıştı yüreklerimiz ve hepimiz kendi kanlı savaşlarımıza bi solukluk ara vermiş gladyatörler gibiydik. kan revan içinde ve nabızlar yüz yirmi! kimimiz sönmüş yangınlarımıza bi bidon benzin daha döktük, kimimiz hala durmamış göz yaşlarımızı içimize akıttık. ama hepimiz yana yana güneşine uçan pervaneler gibi kabullendik bu tespiti! öyle derinden ve öyle sert bi çığlıktı ki bu, kanım çekildi o anda... karşımda, hayatı kendi değirmeninde çoktaaan un ufak etmiş bi dev, muzaffer bi komutan tavrıyla ama biraz kırgın ve çokça aşık, kendi un ufak oluşunu ağzından kaçırıvermişti sanki! çok güzel elleri ve çok güzel bi sesi olan bu dev, sigarasından derin bi nefes çekti, devam etti; "her kim derse ki; sevdim, aşık oldum ve mutluyum, yalandır!"

"işte yine oldu, yine buldum onu! kendisini hiç sevmemiş bi elmayı seven birini daha buldum!" dedim içimden.
üstelik bu kez, gölgesine sığınıp, yüreğimi kavuran güneşimden korunmaya çalıştığım ulu bi çınardan duydum bunları... yapraklarının arasında dans eden rüzgar değil, içimi koparan bi tufandı onun çığlığını bana ulaştıran. zaten belli ki onun yaprakları öyle imbatlarla, meltemlerle dans etmemiş hiç. poyrazlar, karayeller fısıltı kalmış, doruklarında kopan fırtınaların yanında. kocaman devin o yufka yüreğinden dökülen çırılçıplak kelimeler, yıldız kayar gibi yırttı karanlığı. Anadolu kadar eski, dünya kadar kahpe bi mızrak tarafından vurulmuş, yarası bin yıldır kanayan, yalnız bi Anka Kuşu gibi, geldi tünedi kalplerimize bu feryat! çınlaması sabaha kadar devam etti bu sesin! hiç birimiz tek kelime edemedik ve kendi acılarımızı yudumladık çaresizce!

büyük ve güzel gözlerini aça aça, gök gürültüsüne benzeyen sesiyle yüreklerimizi dağlayan ve sabahımızı kıpkırmızı yapan dev, ağır ağır yerinden kalktı, bin yıllık yalnızlığını ve acısını sırtına vurup, kaf dağının tepesindeki köşküne doğru yola çıktı bi süre sonra. kucağımda duran ateş topu hala yanıyor ve boğazıma takılan o şeyi bi türlü yutamıyordum o sırada!

"söz uçar, yazı kalır" dangalaklığına, sözünün arkasında duramayanlar dört elle sarılırken hala; o, sözünü onca ağırlığıyla bırakıp gitti! onun hukukunda ağızdan çıkan her söz, dinine imanına edilmiş yemin gibiydi sanki! sözlerinin arkasında duramayan adam, aşkının karşısında, sevdiğinin yanında nasıl durabilir ki zaten... benimle yaşıt bi aşk hikayesiydi; dev gibi adamı, Nemrut'un zirvesindeki yuvasız bi kartal gibi titreten. hiç bi zaman, hiç bi kağıda sığdıramadığı şiirlerini; göz yaşlarını akıtır gibi akıtırken yüreklerimize, ağzından çıkan her sözü kazıyorduk biz zaten ruhlarımıza. tükenmeye mahkum bi kalem ve ateşe teslim olup kül olacak bi kağıt, nasıl saklardı ki bu çığlıkları, nasıl..?

çektiğim acıları küçümsedim kimselere çaktırmadan. o gözümde daha da büyürken, kendi sefil halim kaçacak delik arıyordu bi yandan! "kırk beş yıl" beklediği sevgili, bi nefes kadar yakınında, onu sürekli tazeleyen bi kan gibi damarlarındaydı... ve o; bin yıldır, bu ateşte kavuruyordu yüreğini... bekliyordu...  bu nasıl bi kabulleniş, bu nasıl bi feda edişti kendini... bi kez bile elma ona "ben de seni seviyorum" demiş miydi bilmiyorum. bunu duymak için canını verirdi eminim, bunu duymayı beklerken ömrünü vermişti, veriyordu... saman alevinden daha cansız aşklar geldi aklıma. şimdiki zamanların "osur osur ipe diz" şarkılarından beslenen, ömürsüz kara sevdalara sövdüm ana avrat... aşkından sarhoş olmuş bu dev gibi adama baktım, sonra sarhoş olunca aşık olan adamcıklara güldüm, onların hiç duymadığı utançlar içinde...

ve varbetimin (ustamın) güzeller güzeli hayali süsledi bütün gece, o doyumsuz sohbeti. bin yıldır aynı güzellikte, bi bozkır tanrıçası gibi mağrur, kibirli ve bi o kadar yakıcı ateşiyle dağladı devin yüreğini gözlerimizin önünde... o bronz heykeli bi bakışıyla erittiği gün nasıl güzel ve ulaşılmazsa, bugün de aynı güzelliğiyle ve ulaşılmazlığıyla bizleri de büyüledi... öyle güzeldi ki, öyle uzaktı ki ve öyle vazgeçilmezdi ki, varbet feryat ettikçe, biz isyan ettik!

ve kendi güzel elmamı düşündüm, köhne kayığımın içinde... delik deşik olmuş, ahşabı yosunlu, bata çıka yol almaktan yorgun, limansız yüreğimi susturdum kahrolası çaresizliğimle... susturdukça daha çok çağladı yüreğim. ve ben daha da fazla sevdim, beni sevmeyen elmayı!

devin kutsal bi ayinle kucağıma bıraktığı korlanmış yürek parçasını alıp sakladım, yangın yeri yüreğimin en baş köşesine... kendi yangınıma kattım yarım asırlık alevleri; harlandı, büyüdü ateşim...

gerçek olamayacak kadar güzel bi geceyi, aşk için yanmaya yeminler ederek bitirdik... varbet, bu sahte dünyaya, sahici bi aşk bırakmayı başarmıştı... kendisini sevmeyen elma kadar sahici bi aşk! anladım ki Nazım da bunu söylemişti bin yıl önce!

sen elmayı seviyorsan...
...bundan elmaya ne..?

      

6 Eylül 2012 Perşembe

burusli filimi nasıl izlenir..?

Vişneli Çağlar Gazozu'nun içine beyaz leblebiyi doldurup, ışıklar sönene kadar baş parmaanı şişeye sokup beklersin. Haaa ama onun öncesinde, gişede biletçi ağbiye bi on onbeş dakka yalvarıp, annenden aldığın bilet parasından gazoz ve leblebi parasını arttırman gerekiyodu. Pazarlığı sıkı tutmazsan gazoz ve leblebiyi unutabilirsin. Çünkü evden anca bilet parası veriyolardı eski zamanlarda. Neyse biz en ideal olanından başlayalım... Pazarlığı yaptın, bileti kaptın, gazozu leblebiyi de aldın mı deyme keyfine! Beklersin kapı açılsın diye. Kapılar açıldığında itişip kakışmak, koşturup bağrışmak ve de yer gösterici ağbiden illa ki enseye bi şaplak yemek, olmazsa olmazıdır bu sosyal aktivitenin.

Perde kalkar, ışıklar söner ve ben hemen yumurta kartonlarıyla şekil verilmiş tavana gözlerimi dikerdim. Tavanın kenarlarında, ışıklar söndükten sonra bi süre daha yanmaya devam eden kırmızı ışıklar da sönene kadar ööle bakar dururdum yukarı. Onlar da söndü mü; önce haşır huşur bi takım sesler gelir, soona kocaman perdede kocaman bi görüntü aşşaa yukarı sallana sallana yerini bulur ve filim başlardı. Önce haberler ve hafta sonu oynanan maçların özetleri çıkardı. Bunu da genellikle Ziraat Bankası, Yapı Kredi veya Akbank sunardı. Sıkıcıydı, yani maçlar iyiydi ama haberler sıkıcıydı. Demirel şuraya gitmiş, Ecevit bunu demiş, Türkeş kükremiş, Erbakan gene yerli tank ya da uçak yapıcakmış... falan filan hatta feşmekan! Ondan soona reklamlar başlardı. Buzdolap reklamı çıkardı, bakakalırdık. Bizim evde tel dolap vardı, yemekler bozulmasın, kahvaltılıklar dursun diye. Ama buzdolap başka bi şeydi. İçi görünmüyodu, her şeyi buz gibi yapıyodu. Annem bunu evde anlatınca, "...aman oğlum, dolaptan su içersen hasta olursun!" gibi son derece tıbbi bir karşı duruşla buzdolap düşmanlığına yandaş toplamaya çalışırdı. Çamaşır makinası için de, "...beyazları fokur fokur kaynatmadan kiri mikrobu çıkar mı canım!" tespitinden asla vazgeçmedi. Banka reklamlarından zaten bi şey anlamıyodum ki! En son "Gelecek Program" ya da "Pek Yakında"lar çıkardı. Onlar hiç bitmesin isterdim. Film ne kadar geç başlarsa, sinemada o kadar çok kalacaktım ve bu benim en sevdiğim şeydi...

Nihayet bu kadar kalabalık ve karmaşık girizgahtan soona esas filim başlardı. Nefesler tutulurdu, herkes gözünü kırpmadan perdeye bakar, adeta transa geçilirdi, hani derler ya, "çıt" bile çıkmazdı. Bu kadar sessiz olup ders dinlesek şimdi alim olurduk vesselam! Ve koçum benim, toprağı bol olsun (müslüman olmayana Allah rahmet eylesin denmez ya! hastayım bu hurafeye. hatta hasta oluyorum bütün hurafelere), aslan parçası Burusli perdede görünürdü. Yakışıklı, efendi, sakin, sessiz takılırdı bi süre. Biz de sabırsızlıkla "...hadi yaaaa, başına bi kötülük gelse de kavga çıksa bi an önce!" diye söylenirdik. İçimizden tabii ki! Ama O, Burusli'ydi kardeşim. Kunkfucuydu O! Ona kimse dokunmazsa o da kimseye dokunmazdı. Bütün Burusli'ler bunu bilirdi. O zamanlar bizden azcık büyüklerin gittikleri kunkfu salonları vardı. Buralara gidip gelirken maalle aralarında her biri birer Burusli edasıyla dolanan kunkfu talebeleri, kunkfu felsefesiyle ilgili her zaman ilk olarak şunu söylerlerdi; "...oğlum kunkfucu asla kavga etmez. Çünkü herkesi accayip dövebiliriz ve karşındaki kunkfu bilmediği için bu dövüş asla adil bi dövüş olmaz! Biz yeminliyiz taaam mı? Asla kavgaya bulaşmayız." Böyle derlerdi ama illa ki apuk supuk nedenlerden bi kavgaya karışırlardı. Genelde gözleri mosmor ya da burunları kıpkırmızı çıkarlardı bu kapışmalardan. Neden? Çünkü hep karşılarına kunkfu bilmeyen cahiller çıkardı sanırım. Bizimki kata mata çizeyim, önce bakışlarımla ve çığlığımla rakibimi korkutup kaçırayım derken; karşısındaki dana, çakma Burusli'nin gözüne yumruğu bi ekleştirir, bi de hayalarına (erkeklerdeki bikini bölgesi) bi tekme koyardı... Burusli pert... Mazaret hemen hazırdı; "...oğlum ayı gibiydi adam. Bi de kunkfu bilmiyo tabii, hep kural dışı vurdu, ben de kıyamadım adama. Bi tarafını kırsam, karakola falan alsalar, başım belaya girse daa mı iyi?" Biz de kafamızı yukarı aşşaa sallayıp onaylardık gazi Burusli'yi...

Burusli her daim kendi halinde yaşarken, kötü adamlar gelip köyünü basarlar ve anasını babasını öldürürler, kız kardeşine o zamanlar pek anlamadığımız şeyler yaparlardı. Bazan, ama çok bazan yani 5-6 filimde bi; kötü adamlar Burusli'nin kızkardeşine accayip şeyler yaparlarken, kızın memesi falan görünürdü. Genellikle salonda kikirdemeler, ıslıklar duyulur, bizden büyükler aynen filimdeki kötü adamlar gibi gülüşürlerdi. Burusli filimlerinden başka, bi de bizim Türk filimlerinde benzer olaylar izlerdik. Gencecik kızlara o biçim şeyler yapan dönemin iflah olmaz kötüleri (Turgut Özatay, Behçet Nacar, Danyal Topatan, Kazım Kartal, Tecavüzcü Coşkun, Nuri Alço vs) aynen Çinli kötüler gibi gülerlerdi. "Ulan" derdim içimden, "...bu şey ne biçim bi şeyse eğlenceli olsa gerek. Ama sadece erkekler için eğlenceli galiba..." Çünkü hep kızlar "Hayıııır, yapmaaaa!" diye ağlar, adamlar pis pis gülerlerdi. .

Soona Burusli köyüne gelir, manzarayı görür ve tabii ki, intikamını almak için yola koyulurdu. İntikamını almak için kötü adamları bulması gerekiyodu; ama bu, o kadar kolay olmazdı. Önce sakin sakin önüne gelene bi şeyler sorar, kimi adam gibi cevap verir, kimi onu dövmeye kalkardı... Ama o ilk yumruğu atmak için hep beklerdi, beklerdi, beklerdi... Taaaa ki biri Burusli'nin yüzüne yumruk atıp, dudağının kenarına minnacık bi kan damlası kondurana kadar... Vay sen misin Burusli'nin dudağını kanatan. Ondan soona Burusli elinin üstüyle kan damlasını alır, bi yumruk atan adama, bi elinin üstündeki damlaya bakar, bi daa bakar, bi daa bakardı... Bu arada rakibine ha bire "gel gel" yapardı... Eliyle onu çağırır ve kendisine yumruk atmasını beklerdi. O şapşal da başına gelecekleri hiç düşünmeden "yedim seni Burusli, bittin oğlum sen!" der gibi bakardı... Laf aramızda yıllar yıllar soona bizim Buruslimizin bu "gel gel" hareketini Holivut çaldı ve Matriks filiminde çakma Burusli Niyo da, Acan Simit'e aynı hareketi çekti. Benim gibi bütün eski kafalar bu sahneyi, eski bi dostumuza rastlamış gibi buruk bir sevinç ve "...vaay beee, aslan gibi delikanlıne hale gelmis" acımasiyla izledik. Bu kapışma hazırlığı uzayıp giderken,salonda kimse nefes almaz ve az sonra zavallı adamın yiyeceği dayağı seyretmenin hayalini kurmaya çoktaaan başlamış olurdu. Bu bakışmalar sırasında Burusli bize çaktırmadan nunçakusunu çıkarırdı ve dayak başlardı. Tabii ki hepimizin, bi ipin ucuna güç bela bağladığımız iki aaç dalından yapılma nunçakularımız vardı ve yine tabii ki onlar evde gizli bi yerde dururdu. Neyse, artık kimse Burusli'yi tutamazdı, o da filimin sonuna kadar bütün figüranları ve asıl kötü adamları tekme tokat ve nunçaku manyaaağ yapa yapa sonunda ya intikamını alır, ya rehineyi kurtarır ya da hakkı yenmişe hakkını teslim ederdi. Ve sanki son yarım saatte önüne geleni döven o değilmiş gibi, yine o eski süklüm püklüm haline bürünür, yardım ettiği insanların bütün ısrarlarına rağmen kendi yoluna giderdi.

Bu filimleri izlerken gözler perdeden asla ayrılmazdı. Burusli'nin bütün hareketleri hafızaya kazınır, sinemadan eve dönerken yolda, yüzlerce minik Burusli, öğrendiklerini arkadaşları üzerinde test ederlerdi. Ama sakın siz bunu denemeyin, çünkü bu çok tehlikeli bi deneydir. Bi kere bu deneyler ne laboratuvar ortamında, ne de noter huzurunda yapılır. Bildiğiniz sokaktır deney alanı, hem de kaymak asfalt falan diil haaa, taşlı çamurlu bildiğin ara sokak işte! Deneyin kesin sonuçları genellikle moraran göz, kanayan dudak, diş ya da diz, yırtılan pantol ya da tişört, hatta Allah korusun beden dersi için alınmış mekap falan olurdu. Bi tarafın kanadığında annen kızardı, baarır ve azarlardı. Ama üstün başın ya da mekap yırtıldığında terlik dayağı kaçınılmaz sondu. Adamın kıçını en fena yakan şeylerden biri anne terliğinin tersi ve babanın sahip olduğu en değerli aksesuvarların başında gelen kızılcık sopasıdır... İkisinden de kaçan kurtulur, kaçamayan 2-3 saat sandalyeye oturmak konusunda bi hayli zorlanır, benden söylemesi...
Filim biter, yazılar çıkardı... Eski kafalılar, eski zamanlarda bu yazıları da okurlardı. Hatta ışıklar bu yazılar bitene kadar açılmazdı bile. Şimdiki zamanlarda bırakın normal matineyi, filimin galasında bile insanlar daa filim bitmeden kalkıp çıkıyolar salondan... Aaah ah! Nerde sanata, sanatçıya saygı, emeğe saygı... Sosyal ve sektörel mesajımı vererek huzurlarınızdan ayrılırken, saygı, sevgi ve selamlarımı sunarım efendim... Sağlıcakla kalın ve bi kunkfucu gibi, asla hiç bi kavgaya karışmayın e mi?
Eskimekten korkmam, yozlaşmaktan korktuğum kadar...

Not: Bu yazı 11.06 2011 tarihinde Pari Yazarlar'da "Eski Kafalı" isimli köşe'de yayımlanmıştır. Nıver Lazoğlu'nun hoşgörüsüne sığınarak, blogumda tekrar beğenilerinize sunuyorum...