17 Temmuz 2012 Salı

üç büyükler!



büyükbaba ve babaanne 1893'te göçüp konmuşlar Sefaköy'e... hangisi nereden tam olarak emin değilim ama; biri Selanik, biri de Varna diye biliyorum... Eminim Selanik ve Varna kelimeleri size, Sefaköy'den daha tanıdık gelmiştir. durun kısacık anlatayım, neresi bu Sefaköy... şimdi tarif versem gelip ziyaret edecek haliniz yok, iyisi mi adından başlayıp bizim köyün ve insanlarının kısa tarihini anlatayım size!
1800'lerde Sofraköy, 1980'e kadar Safraköy ve '80 sonrası Sefaköy demişler bizim köye... Sofra, çünkü padişahların ava çıktıkları ve av sonrası kulları da yesin, avdan nasibini alsın diye büyük büyük sofraların kurulduğu minnacık bi köymüş o zamanlar. sonra, ama çok sonra Safraköy olmuş, çünkü meşhur bi çeşmesi varmış, safra kesesi taşlarını döken bi su akarmış kurnasından. "kurna ne ulan?" diyen varsa hemen sağ üst köşedeki çarpı işaretine bassın, kıymetli vaktini boşa harcamasın... ve nihayet Sefaköy olmuş çünkü, ülkenin bütün eksenini kaydıran cunta, bizim köyün adını da boş geçmemiş ve kibarlaştırmış...
ama; sokaklar gene çamur içinde, halk gene yoksul, deli gibi göç alınmakta ve de çarpık yapılaşma alıp başını gitmiş... günümüzde Sefaköy'ün etrafına ve içine adam gibi yollar yapabilmek uğruna bilmem kaç tane ev, iş yeri falan filan yıkıldı yıkılmak üzere:) haaa bu arada Atatürk Havalimanı'nın kara tarafındaki iniş kalkış koridorunun tam ortasındayız dersem sanırım az biraz kafanızda bi şeyler canlanır di mi..? üstelik öyle bi ortasındayız ki, çocukluğum üstümüzden geçerken neredeyse tekerlekleri kafamıza çarpmak üzere olan uçaklara el sallamakla geçti... kim bilir belki bi çoğunuz; şimdi hatırlamadığınız bi uçak seyahatinin başlangıcında ya da bitiminde, uçağın camından aşağıya baktığınızda uçağa doğru salak salak el sallayan bi grup sümüklü velet gördünüz ve içinizden "deli mi ulan bunlar?" diye geçirdiniz. hah işte! o sümüklü salaklardan biri bendim! hatırladın mı abicim? hatırladın di mi? evet yaaaa! e büyüdük işte, kazık kadar olduk valla. kıçımız başımız tutmaz oldu, yaşlandık bile:)
neyse dedeyle nineye dönelim tekrar... dedenin adı Mehmet. nam-ı diğer, Deli Mehmet! deli gerçekten... rivayet olunur ki, minare gölgesine oturup, ceketinin cebine sakladığı şarabı etrafa çaktırmadan usul usul içermiş... e Allah affetsin artık bilinmez ama; tıbba göre siroz'dan, ahaliye göre çarpılmak suretiyle:) Hakk'ın rahmetine kavuşmuş. şaka şaka, dede bildiğiniz alkole bağlı sirozdan gitmiş. Mekanı cennet olsun, iyi adammış. eli açıkmış, dürüstmüş akşamdaaaan akşama da içermiş... bu yüzden iki yakası bi araya gelmemiş...
babaanne ki, adıyla yaşasın küçük kız kardeşim onun adını taşır, Sıdıkaanım yani Sıdıka Hanım tam bi kambermiş... hani onsuz düğün olmaz derler ya, cidden babaannem olmadan köyde düğün dernek olmazmış. yemek yapar, organizasyon yapar, yeri gelir gücü yettiğince evlenenlere yardım edermiş... kulakları çınlasın sevgili annem de gençliğinde düğündü, kına gecesiydi bütün davetlere icabet eder, kimseleri kırmaz gücendirmezdi... gittiği düğünlerde ondan yaşlı teyzelerden, ninelerden biri, "kız Adviye, sen de mi buradasın?" diye anneme takılır, hemen bi diğeri lafa girerdi, "eee Sıdıka'nın gelini o! gelin kaynana toprağından olurmuş, kaçırmazdı o da düğünü derneği" diye babaannemden sevgiyle, saygıyla söz ederdi ve mutlaka ayaküstü bi tane Sıdıkaanım hikayesi anlatırdı... ya bi dakika; bi şeyi unutmadan söyleyeyim, annem şimdi de hiç bi düğünü kınayı kaçırmaz, yetişebildiği kadarına mutlaka gider, bilesiniz! Allah sana uzun ve sağlıklı bi ömür versin de, sen gene hiç bi düğünü kaçırma anacım benim:)
Sıdıka'yla Mehmet'in dördü erkek biri kız tam beş çocuğu olmuş... dört erkekten ikisi çok genç yaşlarda, tabii ki yoksulluktan ve de çaresizlikten sizlere ömür... Allah bilir tıp dilinde şimdiki adı bambaşka olan ve tedavisi de yemeklerden sonra tok karına 3-5 kapsülle mümkün bi takım hastalıklardan uçup gitmiş rahmetli amcalarım... geriye babam, amcam ve halam kalmış... işte bu üç kardeş, üç ayrı karakter, üç ayrı hikaye olarak girdiler hayatıma ve bende derin izler bıraktılar... onlar, hamurumu şekillendiren üç büyüklerim benim! tabii bu arada "Anadolu kaplanı" anne sülalem ayrı bi konu başlığı olarak bi kenarda duruyor. onları da anlatacağım... yok yok hepsini bi seferde değil! azar azar... tadında, lezzetinde... sıkmadan, usandırmadan...


not: "oğlum bu neyin kafası, nereden daldın şimdi buralara? bize ne senin sülalenden" diye soranlara söyleyeyim hemen... bi kere hikayeler Yeşilçam filmlerini aratmaz, hem ağlatır hem güldürür cinsinden. bi de, bizim Sefaköy'lü bi Yavuz Rençberler var... mahalleden bizim... geçen gün feysbukta babasıyla ilgili bi şeyler yazdı... acayip etkilendim ve duygulandım. sanki ecnebi memleketteymişim gibi, kendi memleketimi özlediğimi hissettim... ayıptır söylemesi, ben hanidir bu memleketi de, bu insanları da tanımakta ve anlamakta çok zorlanıyorum bilader! üstelik Yavuz'un babası da, benim üç büyüklerim de, bugün kaybolmaya yüz tutmuş, aşınmış, yozlaşmış bi insan neslinin son örneklerindendir. yaşıtlarım okuyunca o güzel zamanları hatırlasın, benden küçükler de "vay be, ulan ne güzel adamlar varmış bi zamanlar bu topraklarda" desin istedim... benden büyükler ne mi yapacak? valla büyük ihtimalle bunları yazıyorum diye bana kızacaklar:) yok yok, bu da şaka! galiba bu hikayeler "keşke bunları yazmasaydım" demeyeceğim yazılarımdan olacak...
işte ondandır bu hallerim. e bi de, açtım bi blog, ileri geri bi şeyler yazıyorum... neremden çıkıyor bu yazılar, ben kimim, hırlı mıyım hırsız mıyım bu konuya bi açıklık getireyim dedim... sonra mı, sonra bu toprakların başka başka güzel insanlarını da anlatacağım! hayatıma girip; gönül telimi titreten, beni ben eden insanları yani... uzun lafın kısası bu vesileyle yukarıdaki satırları; Yavuz'a, Şampiyon'a, üç büyüklerime, çocuklarıma ve de müsaadenizle kendime ithaf ediyorum!

one love!


acayip tırsıyorum... bi dünya şey yazdım, okudum ve sildim!































...yok ulan, boşuna baktın sayfanın altına. valla bak;
yazdım, okudum ve sildim!