31 Ağustos 2012 Cuma

üşüyorum anne...

yalnızım anne! tıpkı bi mezar taşı gibi. başımın üzerinde soğuk rüzgarlar esiyor ve çok üşüyorum! kimseler yok burada. kimseyi tanımıyorum! tıpkı babam gibi anne... çok uzaklardayım, tek başımayım. yabancı bi ülkede, bi kamyon garajında, deli gibi yağmur yağıyor ve hiç dinmiyor! bilirsin sevmezdi konuşmayı rahmetli ve ne yaşıyorsa içinde yaşardı. öyle olmasın dedim, içimdeki dışımda olsun dedim, olmadı anne! döktükçe içimi sakladı herkes kendini benden. çok yoruldum anne! çok sancım var! bin yaşındayım ve bi o kadar eskiyim...

yalnızım anne! her gece içimde bi adam öldürüyorum! bütün gün yutkunamadığım bi yumru gibi boğazımda dolaştırıyorum onu ve akşam çökünce başlıyor savaş! o ölene kadar gözüme uyku girmiyor. çırpındıkça sıkıyorum gırtlağını. hırıltılar içinde ve yuvalarından fırlamış gözleriyle yalvarıyor adam "yapma!" diye. ben dinlemiyorum onu. manyak mıdır nedir? ertesi sabah gene canlanıyor. seviyor, umut ediyor, direniyor... yoruyor beni anne, çok yoruyor! bütün gün onu içimde yaşatmak ve gece çullanınca üstüme, onu öldürmeye çalışmak çok ağır geliyor artık! 

yalnızım anne! mahşer yeri gibi kalabalıklar içindeyim ve yapayalnızım! çığlık çığlığa bağırıyorum! çiğerlerim sökülürcesine bağırıyorum. sesimi duyan yok be anne! sesim de yok oluyor artık. korkuyorum babam gibi susmaktan, korkuyorum babam kadar susmaktan! en çok da onu anlamaktan korkuyorum!

yalnızım anne! içimde tufanlar kopuyor ve yakıp yıkıyor her bi köşemi... bu tufanlar yüzünden zaten, hep bi liman aramaz mı insan... iki satır dinlenip soluklanacağı, derlenip toparlanacağı... ben de aradım be anne! ve şimdi eski bi limana bağlanmış köhne bi bizans kayığı gibiyim... son sahibim bi gece şarabı fazla kaçırıp işemişti orta yerime! o yüzden leş gibi kokuyorum... sallanıp duruyorum yosun tutmuş taşlara çarpa çarpa! her gün biraz daha kopuyor beni bu limana bağlayan halat! ilmek ilmek, lime lime kopuyor! her gün bi parçasını daha fırlatıyorum denizin ortasına... martılara simit atar gibi... kopardıklarımla, yitirdiklerimle, yüzüstü bıraktıklarımla ve en çok vazgeçtiklerimle besliyorum bu canavarı. doymuyor anne! her gün benden yeni kurbanlar istiyor. tükendim be anne! verecek hiç bi şeyim kalmadı... arkama dönüp bi şey kaldı mı diye bakamıyorum artık!

yalnızım anne! sığdırabildiğim kadar yürek sığdırdım içime. gün olur biri tutar elimi diye! ne en baş köşesine koyduğum yüreğimin, ne de yüreğimden koparıp başka bi yürek yaptığım... tutmadı hiç biri be anne! artık gidiyorum! kimsenin umursamadığı acılarımı, aşkımı, kuru kalabalık yüreğimi ve ortalığa döküp saçtığım her şeyimi yakıp Nemrut'un tepesinde... Nuh'a inat hiç bi şeyi almadan yanıma, hiç bi yere gidiyorum! hiç bi mekana, hiç bi zamana ait değilim artık! anladım ben bu zamanların adamı olamadım... "gibi" yaşamaktan, saklanmaktan ve korkmaktan çok yoruldum anne!    
yalnızım anne! nasıl zamanı geldiğinde bıraktıysam seni bi başına... 
öyle yalnızım! 
herkes gibi yani... 
...gözünü kapatıp yatan. 
uykuya ya da ölüme ne fark eder!

28 Ağustos 2012 Salı

reno 9 brodvey yeni çıkmıştı. otomatik cam, çelik cant...



altı oyuncak fabrikası, üstü okul... altı kaval üstü şişhane gibi! bi kot pantolon bi tişört giyip gittim ilk gün. rahmetli babam, "oğlum, ilk izlenim önemlidir. ceket giy, kravat tak" demişti. gülemedim de, "yok be baba! dalga geçerler, valla rezil olurum" dedim. netekim (4 yıl önce "netekim" bi gecede, ülke birlik ve beraberliğe kavuşmuştu bizim oğlanlar sayesinde), babam haklıydı galiba... sınıfa girip oturdum (anfimiz hiç olmadı canım benim, kolçaklı sandalyeydi kıçımızı acıtan!), millet tek tek düşmeye başlamıştı ve neredeyse sınıf dolmuştu ki, hakkaten takım elbise kravat bi abi girdi kapıdan. bi kaçımız "ulan ayağa mı kalksak naaapsak" diye de düşündük liseden kalma ürkekliğimizle:) resmen hoca zannettik... ama abi geldi en ön sıradaki kolçaklıya oturdu, koltuğunun altındaki kitapları da bi güzel açtı, bekliyor... bu kez de polis zannettik. yalandan öğrenci kafası yani, ajan kafası! meğer değilmiş. ne hoca ne de polismiş! o bizim Atakan'mış! afla gelmiş, bu kez işi sıkı tutmaya kararlı mıydı neydi..? son derece ciddi ve ağır abi modunda takılmaya ilk günden başlamıştı. yalnızdı, çok konuşmazdı, belli ki bi derdi vardı ama anlatmazdı. ben ve benim gibi piçler için makara yapılacak bi mağdendi aslında. ama yapmadık... saygıyla karışık hep sevdik onu...

ama Atakan'dan başka polis sandığımız abiler de vardı ve onlar gerçekten polisti. paçalarından akıyordu polislik ve deşifre olmadıklarını düşünüyorlardı garibimler. derslere sınavlara girerlerdi, kantinde bizimle takılırlardı... sadece içeride mi..? okulun kapısının karşısındaki bi evin merdivenlerinde bi peynirci vardı. evet evet, bi tane adam, önünde iki teneke peynir, sabahtan akşama kadar otururdu orada. hatta yanlış hatırlamıyorsam bizim Ali Dağlar bi gün yanına gidip, "abi sen sivil polissin di mi, peynir falan hikaye di mi?" diye sormuş... abi tenekeleri alıp uzamış oradan, bi kaç gün görünmemişti ama sonra kapı nöbetine devam etmişti çaresiz...

kapı demişken, okulun kapısında bi Ali abimiz vardı. okul pek okula benzemediğinden ve sadece bi apartman kapısından hallice bi girişi olduğundan, Ali abi hepimizi ismen tanırdı. kampüs değil annem bu! bi bina işte ve bi tek bizim okulun öğrencileri girip çıkıyor binaya... başka fakülte, derslik, bişeytoryum (neydi ulan o?) falan yok yani. ezberlemişti adam isimlerimizi... hepimizi tanımasına tanırdı ama, ne hikmetse kimliğimizi görmeden içeri almazdı. her sabah aynı tantana yaşanırdı. "ya Ali abi, tanımadın mı beni. Tamer ben yaaa!" "tanıdım oğlum tanıdım da, sen şu kimliğini bi göster hele!" tam bi Bekçi Murteza yani! nuh der peygamber demez ve almazdı kimliğini görmeden hiç kimseyi. işin tadını kaçırıp hırtlaşan olursa, Ali abi'nin imdadına kapıdaki üniformalı polis abi yetişirdi. çok delikanlı adamdı. kimliğini saklamaz, aslan gibi üniformasıyla dururdu kapıda. kapının perişanlığını şöyle anlatayım. o kadar üniversite kapısına benzemiyordu ki, polis kulubesi bile binanın içindeydi. çünkü ne binanın önündeki kaldırımda, ne de binanın bulunduğu sokakta o kulubeyi koyacak kadar geniş bi alan yoktu. hani o kampüslü üniversiteler vardır ya... şimdi özelleri de var. tanıtım filmlerinde, reklam afişlerinde bi de ecnebi filmlerde olur. öğrenciler ellerinde kitaplarıyla, kızlı erkekli çayıra çimene otururlar. hatta uzanırlar. hatta sevgili olanlar çayırın çimenin üstünde... yok artık, yaparlar mıydı ulan? neyse bizim öyle bi bahçemiz falan olmadığı için, o daracık sokakta bulabildiğimiz her yere otururduk. genelde sokaktaki apartmanların merdivenlerine, ya da tam okulun sokağının ortasına inen merdivenlere...Vural Engin'e selam olsun! yani bi götlük yer bulabildiğin her yere! yazın iyiydi de, yağmurlar başlayınca sıkıntı oluyordu. hele kışın kahveler adam almazdı yahu...

Bakkal Ali vardı ya, hani zehirli tostlar yapan ve veresiye köpek öldüren Marmara Şarabı ve buz gibi Efes satan. hah! onun yanında küçük bi kahve vardı. basık tavanlı, havasız ve karanlık. sevmesek de yer bulamayınca giderdik çoğu zaman. bizim çete genelde, merdivenli, asmalı Zeki abi'nin kahvesine takılırdı... takılmak mı? ulan ömrümüz orada geçti be!

hala şunu düşünürüm, hiç bi derse girmediğimiz halde, neden ısrarla sabah okula girmeye çalışıp, Ali abi'yle bi sürü tantana yapıp dururduk? haaa anladım. kantinimiz çok lüsktü. tabi ya, hatırladım! genişçe bi salondu. içinden asimetrik ve azıcık yamuk yumuk kolonlar geçerdi. en dandiğinden masalar ve sandalyelerde, en haşlama çaylarla ve maltepe cigarasıyla ne hayaller kurardık... tostlar aynı yağda kızara kızara tek renk çıkardı makineden ve hepsi kavruktu biz hayaller kurarken... Meriç Vural'la Kore Dağları'nı söyleyip ağlarken (az daha dinleyip diyecektim de ne empeee3 çalar, ne sidimen ne de volkmen icad edilmişti henüz...), aynı kantinde millet örgüt mörgüt kurardı.

ben az daha apolitik bi çetenin üyesiydim... daha çok haftalığına pişti (kaybettin mi bi hafta aç gezip, sigara ve abonman dilenirsin, dikkat etmek lazım), KING, KANLI, SÜPER KANLI gibi zeka geliştirici oyunlar oynardım. KING'i sayısı bi liradan oynayan başka akademik topluluk var mıdır bu ülkede bilemedim. Ünsal Hoca'nın dışında düzenli devam ettiğim ders pek yoktu. zaten devam etmeye gerek de yoktu. derslere düzenli devam eden ve deli gibi notlar tutan çok kıymetli arkadaşlarımız vardı. tabii ki hepsi kızlardandı... erkeklerin bi çoğu okuma yazmayı henüz yeni yeni sökmeye başladıklarından, sınavlarda soruların cevaplarını yazabilmeleri bile onlar için büyük başarıydı. ve hepimiz gözü tok insanlardık. öyle yükseklerde gözümüz yoktu:) vizelerden bi 50, bi de finalden bi 50 kaptık mı, bizden iyisi olmazdı. kısacası mezuniyetimizde Nil Dervişoğlu'nun büyük katkıları olmuştur, huzurlarınızda ona teşekkürü bi borç bilirim...

son derece teknolojik, çağın çok ilerisinde teknikler kullanarak ve öğrenerek mezun olduk bu okuldan biz... tombalacının torbasının "İzmir" torba olup olmadığını şıkırtısından çakozlarız evelallah! 52 tane kağıdın hangisinin çıkıp çıkmadığını aklımızda tutmayı tek gözümüz kapalı yaparız. ya da arkadaşımız arabasında kaybettiği otu bulmak için "imdat" dediğinde, öyle bi ararız ki mübarek bitkiyi, AKUT yanımızda amatör kalır. İTÜ'nün yemekhanesine kaçak girmek için, bi çoğumuz logaritmayı, statiği, makina ressamlığını iyi kötü biliriz. yemek sırasında yalandan muhabbet koymak için:) en iyi fotokopi nerde çekilir, bunları en sağlam kim ciltler, kırtasiyenin vitrininden anlarız...

bu arada mesleki derslerimiz daha da bi önemliydi. imkanlarımız sonsuzdu denebilir:) fotoğrafın nasıl çekildiğini, sınıftaki tahtaya tebeşirle çizip öğrettiler bize bu okulda!

ben de aşık olmayı, yüreğimi sevgilimin gözleriyle çizip öğretmiştim kendime o yıllarda! 17 yaşında, sanki bin yaşında bi Mecnun aşkıyla yanmıştım Leyla'ya! ya da en azından o zamanlar öyle sanıyordum.

Sezen Aksu içimizi "dağlar"dı, bizimkiler içip içip ağlardı. dağlara memleketi bölmeye değil vatanı kurtarmaya çıkarlardı kahramanlarımız... "ele güne karşı, yapayalnız" kalınca MFÖ yetişmişti imdadıma... "çocuklardık, parlak yıldızlardık o zaman..." ve türkülerimiz Yeni Türkü'ydü ama bu topraklardaki bin yıllık kardeşliği anlatırlardı. "acılara tutunmak özgürlükse", Ahmet Kaya tutmuştu en derindeki acılarımızı bizim yerimize! ama ne o ne de biz özgür falan değildik işin özünde... "kardeşin duymaz, el oğlu duyar" dediğinde Zülfü Livaneli, okulun ilk günü el oğlu olan bi dünya çocuk, birbirimizi duyup çoktaaan kardeş olmuştuk. çoğumuzun parası yoktu ama hiç birimiz ne aç kaldık ne açık! olan olmayana verdi hep, hiç bi şey düşünmeden! "yarin yanağından gayrı"yı paylaştık Şeyh Bedrettin gibi...

beraber gittik okula aynı otobüsle ve beraber döndük hepimiz kendi "orta direk" hayatlarımıza! asla birbirimizi yarı yolda bırakmadık! bugün bile, birimize bi şey olsa hepimizin içi cız eder.

ulan derslere nooldu bu arada derseniz, işte bu anlattıklarım derslerin ta kendisiydi zaten. inanıyorum ki, hepimiz en yüksek dereceden mezun olduk... o yüzden de hala 17 yaşındaki yüreklerimizle algılıyoruz hayatı. ve hep yeniliyoruz bin yıllık bu kahpe düzene karşı!

Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu'ndan, bi çoğumuz ite kaka mezun olduk...

şimdi hayat üniversitesinde devam ediyoruz akademik kariyerimize...

...bata çıka!

27 Ağustos 2012 Pazartesi

hoşgeldin to women's fcking world!



önce bi sağ kroşe! ardından bi aparkart ve son darbe, tam göğsüne uçan tekme! hem de, sen mutluluktan uçarken:) uçurmazlar yavrum! yağma yok... uçurmazlar! bir kadın mutsuzluk yaratabilecek yaklaşık yetmiş iki milyon sebep yaratabilir... öyle kuyruğu kopmuş uçurtma gibi tepetaklak çakılırsın yere! senin küçük beynin bunların bi tanesini bile akıl edemezken o; hem de o sebepleri kuyruklarından birbirine bağlayıp bi buket halinde koyar önüne de, sen ne olduğunu anlamazsın bile... buna senin ne işlemcin ne de remin yeter çocuğum. fazla zorlarsan ana kartını yakarsın o olur...

sana bu yüz yirmi sekiz milyon sebebi sayacak halim yok! hepsini yaşayarak teeeek tek öğreneceksin! hatta gün gelecek, "ulan Allah belamı versin! hakkaten ben ne dangalak bi öküzmüşüm be!" dediğin olacak... e ama yavrum sen zaten öküzsün!

Allah bilir ilişkiniz boyunca sen; önemli konularda karar vermeniz gerektiğinde, her seferinde; "canım! sen bilirsin bebeğim, nasıl istersen" "tabii hayatım, ne demek, derhal, hemen" falan demişsindir. ulan oğlum, sen ne biçim adamsın? kendi fikrin yok mu? her şeye o zavallı kadıncağız karar verecek ha? oooh ne güzel, hiç bi sorumluluk almadan, hiç bi şeyi dert etmeden yaşacaksın öyle mi? öküüüüüz!

ya da "olmaz dediysem olmaz!", "işim var, geç gelicem", "bu akşam arkadaşlarla biraz dışarı çıkıcaz" ya da "ohoooo, hep senin istediğini yapıyoruz ama yaaa!", "valla bu derbi aşkım, iki elim kanda olsa izlemem lazım" falan mı dedin? dedin di mi dana! ulan sen ne öküzün önde gidenisin be! anlayışsız herif! hatta anlayışsız öküz!

dur ulan, anladım şimdi. oğlum; sen onu her sabah uyandırmak için, her öğlen özlediğin için, her akşam göreceksin diye mutluluktan havalara uçtuğun için dakka başı telefonla arayıp rahatsız ettin di mi? tabii yaaa! sen adam olmazsın... sen ne yılışık bi adamsın be! kadının kendine ait bi hayatı olmayacak mı kardeşim? ne diye arayıp duruyorsun ha? düş yakasından şu kızın be sırnaşık! ay pardon..! öküz!

haaa, dur sen duuur! hiç arayıp sormazsın di mi? sert erkeksin öyle mi? sevdiğini belli etmeyenlerden ha! tüh Allah cezanı versin e mi? ulan insan bi kere arar sorar be! sevgilin oğlum o senin... bi derdi sıkıntısı var mı? ofiste bunalmış mı? direktörü canını sıkmış mı? yazık ulan, valla yazık! sen haketmiyorsun bu kızı oğlum! yani öküz!

saçını kestirdi farketmedin di mi? nerdeeee! nasıl umursamadan bakıyorsan artık sevgiline... bana bak ulan, gözün dışarda mı yoksa oğlum senin? sen yanındaki pırlantanın, farkında bile değilsin...

ne var? evet kuaföre gitmiş ve saçını boyatmış! hemen anladın, bravo! madalya mı bekliyorsun dallama! battı mı sana kuaförün parası? sen mi verdin sanki uyuz!

o kendi ayakları üzerinde durabilen, ekonomik özgürlüğünü kazanmış, özgüveni tavan yapmış, kale gibi sağlam bi kadın oğlum. her şeyden önce insan o insan! ya sen? öküzlerin sınıf başkanı!

bi dakka yaaa! yoksa... yoksa düşündüğüm şeyi mi yaptın! yok artık... bunu yapmış olamazsın! ulan sen aşık mı oldun bu kadına yoksa? "sensiz yaşayamam, her şey anlamını yitrir, ışığım söner, kanım donar" falan gibi ipe sapa gelmez laflar mı ettin? yapma be oğlum! işte şimdi boku yedin! oğlum sordun mu sen ona aşık olurken? "müsaitseniz, sizce bi sakıncası yoksa, sizi deli gibi sevebilir miyim?" dedin mi? ya sen ne bencil bi adamsın yaaa!

"ne hakla, otuz beşe bakla!" derdi bi zamanlar Turist Ömer! ve o meşhur selamını çakıp hakime, "sevdim ama, deli gibi sevdim! bu da mı gol değil, hakim bey?" diye sorardı... dünyanın en acı çığlığını dünyanın en komik suratıyla harmanlayıp koyardı yıkık dökük bi yazlık sinemanın tuğladan örülmüş dandirikten perdesinin orta yerine... nasıl bi dangalaksam, ben hep ağlardım o sahnede... millet "kah kah kih kih" gülerken...

yani yavrum! bi kadına aşık olmuşsan, ceza sahasına yapılan isabetli ortaların bi tanesini bile gole çeviremezsin... ya ofsayttasındır, ya da top çok az farkla, direği yalayarak auta gider. rakibe çarpıp korner bile olmaz minik kuşum! olamaz çünkü aşıksan gözün kör olur, beynin patates!

bak çekirge!

senin adın Kemal, benim adım TamTam. bundan sonra da; sana Kemal desinler, bana TamTam!

aşık olmaya devam!

bedelini ödemeyi göze aldığın sürece...

                                         
"eski asistanıma sevgilerimle..."




22 Ağustos 2012 Çarşamba

iyi ki doğdun kızım...



bugün büyük kızım Eylül İrem doğdu... 

17 yıl ve yaklaşık bir buçuk saat önce. 22 ağustos 1995 gece yarısı 00:20'de hanım hanımcık, akıllı uslu bi bebek olarak "merhaba" demişti dünyaya... 28 yaşındaydım. sabah, gerekli bi kaç parça eşyayı almak için hastaneden eve geldim. küçük bi çanta yaptım. tekrar hastaneye dönerken iki üç tane spor gazetesi ve bezden yapılma mavi renkli bi oyuncak yavru köpek aldım... kızıma aldığım ilk oyuncaktı bu. 

spor gazetelerini, doğduğu günün akşamında Galatasaray'ın oynacağı uefa kupası ön eleme maçının detaylarını öğrenmek için almıştım. gün boyunca vakit buldukça o gazeteleri okuyup, akşamki maç için totem yapacaktım. maalesef deplasmanda 3-1 yenildiğimiz maçın rövanşında 1-1 berabere kalıp elenmiştik. yine de içim umut doluydu. kızım her şeye rağmen Galatasaray'a uğurlu gelecekti. ve öyle de oldu. sonunda uefa ve süper kupa şampiyonluğunun geldiği o muhteşem yıllar başlamıştı...

"bezden yapılma yavru köpek de neyin nesi?" derseniz; valla bambaşka şeyler almak için girdiğim bi markette yaklaşık yarım saat oyuncak reyonunda dolandım durdum. bi ton oyuncağı elime alıp, derin derin düşünüp gerisin geri rafa bıraktım. en sonunda kendimce en zararsız, en uygun olan o yavru köpeği attım sepete ve koştum hastaneye. görenler epey gülmüştü "bu ne lan böyle? el kadar bebek ne yapsın bunu?" diye. cevabım şu olmuştu, "o yüzden aldım zaten. şimdi sert bi oyuncak alsam, kafasına gözüne vurur, Allah korusun kendine bi zarar verir". tamam tamam biraz cins birisiyim kabul ediyorum. hatta "büyüyünce de biner" diye aldığım bisiklete de hala binemiyor olması da bu cinsliğimin bi kanıtı biliyorum.... neden mi binemiyor? kısa boyluyuz kardeşim ne yapalım yani:)) çok üstüme gelmeyin valla yazmam bak!

neyse kızım, sen bakma onlara... baban cinstir minstir ama, seni gözünden sakınır bilesin...

doğacağını öğrendiğim günden, doğduğun geceye kadar ve hala dünyanın en mutlu adamıyım. kardeşin Beril'le de bu mutluluğum ikiye katlanmış durumda... bu mutluluğumun yanında yine hala, her gece yatarken ve her sabah uyandığımda "ulan ben ne bok yiyeceğim?" diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. iki tane çocuk! iki tane insan ve bu ülkede iki tane kız! nasıl büyüyecek, büyüyünce ne olacak? nasıl olacak? bu sorular bitmeyen doğum sancıları gibi bırakmadı peşimi ve hiç bırakmayacak! "en az üç!" diyen tuzu kuru siyasetçilere de burdan selam olsun:((

maddi olarak son nefesime kadar elimden ne geliyorsa yapacagım güzel kızım. ama elimde olmayan, elimden gelmeyen sebeplerden dolayı başınıza neler gelecek bilemiyorum... bu ülke nereye gidecek? ya da bu ülkenin başına daha neler gelecek? bu yozlaşma, bu ayrışma, bu didişme ve bu şuursuz gidişat nereye varacak? bu sorulara verebileceğim ve sizlerin içini rahatlatacak bi cevabım maalesef yok portakalım... bu portakal meselesi aramızda kuzum:))

"öfff babaaaa! ne diyorsan de, ne eveleyip geveliyorsun?" dediğini duyar gibiyim. tamam babişim, hemen geçiyorum o konuya...

turuncu çiçeğim:)), yolun uzun ve dikenli... taşlı ve topraklı... hem de dik bi yokuş! bu yolda bin türlü musibet, alavere dalavere var ammaaaa,  aşk yok kuzum! dostluk pek az, paylaşım karaborsa, vefa kayıplara karışmış, sevgi saygı bildiğin kağıttan maske gibi. arkasındaki lastiği çürümüş ve ikide bi yerlere düşüp toz duman içinde yitip gidiyor.

herkes bi anda aşık ama aynı herkes bi anda, maşukunu da, aşkını da siliyor bi kalemde! dostluk iki birayla başlıyor bi klab'da ya da barda. sabah meyilbaksların silinmiş ögeler klasöründe bitiyor... "kim ulan bu?" diye sorulmadan hem de! paylaşım sarhoş mezesi gibi... ama benim bildigim sarhoşa da mezeye de benzemiyor haaa! limon suyuna bandırılmış havuçla hıyara benziyor daha çok. masadaki son kavun dilimini karşımdaki alsın kibarlığı, kuruyemişin içindeki bademleri ayıklama telaşına yenik düşmüş epey zamandır. vefa bi semt adıdır klişesini yazsam, ne sen ne yaşıtların pek anlamazsınız. hatta Vefa'yı kentsel dönüşüme kurban vermişizdir bile kim bilir? demem o ki vefa, öyle uçup gitmiş ki aramızdan, yeniden süper lige çıksa, maçlarına yine ben gibiler gider de, bu kodumun sosyal toplumu dönüp arkasına bakmaz bile!

hiç mi iyi bi numara yok bu "gelecek" denen hergelede? olmaz mı? var prensesim, var barbi bebeğim! köşe dönmece var, avanta var, açılım saçılım var. abe var, avrupa birliği yani... ileri demokrasi var. gemicikler var. haşlanmış mısır standları var. kadeve'siz pırlanta var. sendikasız işçi var! şipşak ilişkiler var, kapkaç hayatlar var! hocasız üniversiteler, işsiz meslekler, garantili gelecekler var. teslim olana, boyun eğene seç beğen al bi dünya "hd" hem de "uhd" yaşamaklar var! kim bilir Beril senin yaşına gelinceye kadar, daha neler neler göreceksin, duyacaksın...

yine de!

aşık ol babişkom! dibine kadar! hakkını vere vere... bırak yansın yüreğin o en yakıcı ateşle! bırakma aşkını o götümün kenarı genel geçer değerlere! aşık ol ki, insan olasın, adam olasın... sev gözümün nuru, sev yüreğinin kaldırdığı kadar... kinden, nefretten yana cimri ol ama, esirgeme sevgini asla! sev ki, bu yalan dünyada sahici bi izin kalsın... paylaş kuzum! acını paylaş azalsın, sevgini paylaş çoğalsın, derya deniz olsun... bırak bu şapşal babanı da bak üstad ne demiş güzel kızım;

...
Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
                                         her yerde
                                                       hep beraber!
                                          diyebilmek
                                            için
on binler verdi sekiz binini...


Nazım Hikmet, Şeyh Bedrettin Destanı

ama benim yapamadığım bi şeyi sen yap kuzum! cayır cayır yansan da alevler içinde, ezdirme asla kendini. ne düşmanına, ne sevgiline hatta ne de kendine!

boyun eğme sana dayatılan hiç bi şeye! korkmadan sorgula, en başta kendini... başkaldır her daim ve kendi doğrularına sahip çık. dinle, merak et, ara! ama her ne bulduysan günün sonunda bu senin aklının, vicdanın ve gönlünün bulduğu şey olsun. kim ne derse desin, sadece aynanın karşısında kendine hesap ver! cezanı sen kes, kimseye ihale etme!

sonuçta turuncu portakalım!

yaşa dolu dolu! nefes alıp vermekten çok daha fazlasını yaşa!

ve...

babanı unutma:)


not: bu yazıya bu sabaha karşı 01:45 civarında başladım ve bata çıka, güle ağlaya, "bu ne yaman çelişki anne" diye diye şimdi bitirdim nihayet!


15 Ağustos 2012 Çarşamba

sözde Ermeni Tiyatrosu:)



oyun oynadım. yok ulan, saklambaç gibi değil. okey ya da pişpirik de değil oğlum... ben bi tiyatro oyununda rol aldım. "45'inden sonra azanı sahne paklarmış" derler. gittim; aklandım, paklandım! pek güzel oldu doğrusu... hem de çok güzel oldu! bunu sadece ben demiyorum, yanlış anlaşılmasın. oyunumuzu seyreden milyonlar söylüyor;) hatta ne yaptım biliyor musunuz? Feriköy Ermeni Okulu'ndan Yetişenler Derneği'nde oynadım bu oyunu! aralarına sızdım. hain emellerini öğrendim. hepsi tiyatroya deli gibi sevdalı! işinde gücünde genç yaşlı bi dolu deliyle, gece gündüz, hafta içi hafta sonu demeden prova yapıldı. dekor yapıldı, afiş yapıldı, broşür yapıldı, davetiyelerin zarflarının üzerine isimler yazıldı... müzik yapıldı, teaser yapıldı oyuna, oyun için minnacık bi film çekildi! izleyenler yarıldı gülmekten... içlerinde tek Ermeni olmayan, yani hem Müslüman, hem de Türk olan bendim. bi de bize yardım eden, izlemeye gelen bi dolu eşim dostum... ha bu arada, onların da bi dolu Ermeni olmayan eşi dostu var bilesiniz. içimize iyice sızmışlar yani! bana çok sıcak davrandılar. onlardanmışım gibi, onlarla aynıymışım gibi davrandılar. ulan, galiba zaten sanırım onlarla aynıydım... onlar da benimle aynıydılar. ajite etmiyorum ama, kelimenin tam anlamıyla yedikleri lokmayı, içtikleri suyu, ceplerindeki son kuruşu paylaştılar benimle... ama ben yemedim! şüpheciliğimden taviz vermedim! dikkatlice izledim olan biteni! evet evet, kesinlikle birlik ve beraberliğimizi bozmak istiyorlar. bu net! sanatı seviyorlar bi kere! hem de tiyatro sanatını... bak bak baaak! bi de diyorlar ki, "bildiğin bilmediğin o kadar çok Ermeni tiyatrocu var ki! hem geçmişte, hem günümüzde..." tiyatro onlardan bize mirastır. yaşam tarzıdır, ekmek gibi, su gibi hayat kaynağımızdır... dernek kurmuşlar. satranç, tavla turnuvaları, sergiler, geziler, piknikler düzenliyorlar... ha bire konser, halk dansları, türküler, kermesler falan filan bi sürü şeylerle uğraşıyorlar! "yok yok, var bu işin içinde bi iş!" dedim ve bi yıla yakın takıldım aralarında. ya kardeşim gerçek niyetlerini gizlemek için beni evlerine mi çağırmadılar. yemekler, kahveler mi ikram etmediler. tatlılar, pastalar, börekler mi yemedim! 45 yıldır burnumun dibinde olan bu insanlarla... 

ulan ne "bu insanlar"ı be! yeter, ironinin gözünü çıkarmadan şu cümleyi baştan kurayım;

45 yıldır burnumun dibinde olan ve benim kör gözümün daha doğrusu kör gönlümün görmediği kardeşlerimle bi sürü şey paylaştım... bu paylaşımlarımdan biri de, onları hem rahatsız eden, hem de acı acı güldüren ve bizim iflah olmaz cehaletimizin kanıtı bi olay var. genç yaşlı çocuk hepsi hayatlarında en az 1 kere bu olayı yaşamışlar. bu gidişle de yaşamaya devam edecekler. çünkü hem öğrenmeyi ve okumayı sevmeyen bi toplumuz. hem de balık hafızalıyız. Allah'tan Yunusları balıktan saymıyorlar, onlar bile bizden çok hevesli öğrenmeye ve bizim kadar çabuk unutmuyorlar:)
diyorlar ki; "bizimle tanışıp, Ermeni olduğumuzu öğrenen bi çok insan ilk olarak buraya nereden geldiniz? sorusunu soruyorlar. şimdi buna hemen cevap vereyim ve sakın bunu unutup aynı çiğliği siz de yeni tanıştığınız bi Ermeni'ye yapmayın. arkadaşlar gerçek şu ki, onlar bi yerlerden gelmedi!
onlar zaten buradaydılar. bizler buraya geldik.
geldik ve kirlendi dünya ayıptır söylemesi...

şimdi hiç tarihe, oraya buraya girmeyeceğim. koca koca tarihçilerin, diplomatların, devlet adamlarının ve hatta devletlerin çözemediği meseleleri ben mi çözeceğim kardeşim..? kaldı ki, bu meselelerin çözülmesini samimi olarak kaç kişi istiyor, kaç kişi istemiyor bilemiyorum... sadece kendi düşüncemi ortaya koyup, ben yaşadığım, hissettiğim o paha biçilmez anılarımı paylaşacağım sizinle...
evet ne diyorduk. buraya geldik ve kirlendi dünya... en hafifinden, onlar-bizler yaptık bilerek ya da bilmeyerek... tıpkı Alevilere, Yahudilere, Kürtlere, Çingenelere, Lazlara, Gürcülere, Trakyalılara, Çorumlulara, İzmirlilere, Bursalılara, Ateistlere, Homoseksüellere... kısacası genele aykırı her kimliğe yaptığımız gibi... genel de kim biliyor musunuz? o dönemdeki iktidar kimse o! o bunu yaptı, öbürü şunu yaptıya da girmeyeceğim. çünkü bi toplumun en güzel kaşınabilen yeri, din, ırk, mezhep ve etnik köken farklılıkları değil midir? gelen giden ve halen oturan bütün iktidarlar bu bölgeyi kaşımış durmuşlar. hem de bu ülkenin aslında bütün bu renkleriyle birlikte kurulduğu gerçeğini hiçe sayarak! neyseeee! bundan gayrısı bu yazının konusu değil. bunu burada kapatıyorum.

evet, ben yaklaşık 8 aylık bi dönemde bu topraklarda benimle beraber ve hatta benden çok daha önce yaşamış ve yaşamakta olan bi kültürle tanıştım. ne saçma di mi? sanki bi yurt dışı seyahati  anlatır gibi anlatıyorum... bi kültürle tanıştım! gök kuşağımızın (yani aur reynbov) ıskaladığım bi rengini gördüm. ilk hissettiğim şey şu oldu: "e, ama... yani! benim ailem de böyle... ben de aynı şeyi yapardım. aaaa, babam gibi konuşuyor adam!" şimdi sımsıkı sarıldım onlara, bırakmıyorun yakalarını... paçalarını... gönüllerini:)

gün oldu sabahlara kadar provalar, çekimler yaptık. Sayat ve Aral sizlere de selam, sevgi, saygı... baron Vasken ve Mari ve Bianca ve Poseidon Ailesi ve Tamar yardımlarınızı hiç unutmayacağım... hiç biri, ama hiç biri bi kez bile bana siz-biz yapmadılar ve de ben sanki bilmediğim ben'lerle tanışıp, daha da biz oldum... gönlüme yeni gönüller eklendi, gönlüm büyüdü... çat pat da olsa bi dil daha öğrendim, bi insan daha oldu içimde. daha çok küçük ama! bebek! agu falan diyor ancak! hatta "eguuuu! eguuuu!" diyor. "kim olursan ol, egu!" diyor. ahparik, tantik, dayday ve kuyrik'lerim oldu. bedgaranda rahatladım, kimine ayo dedim, bazen de vorç! ve kırk gün boyunca "Kristos hariyav i merelots" dedim önüme gelene, onlar da bana "ortniyal e harutyun Krisdosi" dediler. onlar da benim kandilimi, bayramımı kutladılar... Selamün Aleyküm diye girdim prova akşamları derneğin kapısından, Aleyküm Selam" dediler bana. gece yarıları dernekten ayrılırken "kişer pari" deyince, "luys pari" dediler gülümseyerek. sabahları "pari luys"'la karşıladık birbirimizi... sadece dernekten de değil tabii ki... PariYazarlar'da ve PariRadyo'da tanıdığım Kınar ve Anuş halalarım (Kınar halayı önce yazdım diye Anuş hala kızmaz inşallah), İlya yoldaşım, Manuel, Mari Akbaş, Lutfik, Garbis gibi adını yazamadığım yüzlerce dostum oldu...

ulan Sayat! bi çoğunu yanlış yazdım diye "ulan Dacik TamTam! hem bilmezsin, hem de ahkam kesersin" diye söylenmiyorsun di mi arkamdan! biliyor musun bu yazıyı iki günde yazabildim. nasıl, hızlanmış mıyım?
dernek pikniğinde voleybol oynarken dibimden ayrılmayan, lavabonun yerini ararken elimi sıkı sıkı tutup bana rehberlik eden tatlı Eliz, seni hiç ama hiç unutmayacağım... elinin sıcaklığı hala ellerimde! bin yıldır bekliyormuş ellerimiz kavuşmak için... sanırım o yüzden, oradan ayrılana kadar hiç bırakmadık ellerimizi... bu arada takımımdaki ve rakip takımdaki arkadaşlarıma da yürek dolusu sevgilerimi yolluyorum! siz Mirella'ya bakmayın kızlar! ben daha TamTam dayday olacak yaşta değilim, siz bana TamTam ahparik hatta boşverin, sadece TamTam deyin, olur mu?:))
Vahriç abi, çok özür dilerim. hala her boş kaldığım anda, fal bakıyorum ayfonumda:)
Ardaş abi; Antuanet kuyriğime, Garen'e, Sirag'a selam söyle! merak etmesin çocuklar, uzak ara şampiyonuz bu sene!
gencecik yaşımda beni dayday yapan Mirella, nasılsın? Bianca nasıl? Beril seni çok özledi bilesin!
Nişan, Arden, Anto, Berrin, Nadya, Ari, Arda, Artin ahparik yani sevgili Varbedimiz, Kevın, minik Meline! hepinizi çok özledim...
Oryortların en güzeli Taracığım, tatil de bitiyor ve görev başlıyor di mi? Allah yardımcın olsun:)
Kevork ahparik, seni tanıdığım için öyle mutluyum ki!
Karin, adaşım Tamer, Sonya...
benim küçük kızkardeşim Kristin ve onun tatlı deli maması...
dünya iyisi Çeto ahparik, usta dövme (tatuuu) sanatçısı Garip, huzur kaynağı Talin yenge, cin gibi akıllı ve yakışıklı Kris,
bilge adam Murat ahparik, dünya tatlısı Aghavni tantiğim... sizleri çok seviyorum.
diğer kızkardeşim Yeran ve aslan CimBom'lu eniştem Sinan, özledim yahu... görüşelim bi ara!
Victor tantiğime, Aslan ahpariğime ve Sinan'ın mamasına da parev!
Diko! kan kardeşim! sivri dilli, Yunus Emre gönüllü kardeşim! doğum günün kutlu mutlu olsun...
Selin Tüysüz! yeteneksiz, çirkin, egosu tavan yapmış kapris kraliçesi:))) beni bu oyuna alet ettiğin için sonsuz teşekkürler sana! bi gün seni layık olduğun yerlerde göreceğime o kadar eminim ki..!
ve...
kadim dostum Nıver! benim bu insanlarla tanışmama vesile olarak bana öyle güzel bi nıver verdin ki! ömrümün sonbaharı çiçeklendi! sağ ol! var ol!

Kızınıza Talibim'de sahneye son kez çıktığım gece aklıma şu geldi:
"ulan TamTam; senin bu yaptığına düpedüz,
sözde Ermeni Tiyatrosuama özde, yıllardır birbirini arayan kardeşlerin buluşması"
derler...

"iki şekerli, bi sade! bana müsaade!"




    

evrime ben de karşıyım...


evet evet, ben de evrimin bi saçmalık, insanları dinden imandan çıkaran uyduruk bi teori olduğunu düşünüyorum. ne teorisi yahu, bildiğin paranoyak bi hezeyan bence!

neden mi?

sorarım size ey evrimciler! bugünkü modern homosapiyensle, cilalı zonta taş devrindeki homosapiyens arasında ne fark var? hatta ben kendi teorimi bi adım ileri götürüyorum ve diyorum ki, pırtma taş devrindeki (hastayım bu devir isimlerine de bu arada. ne ulan bu? koskoca insanlık bi taşın yontulup cilalanmasıyla nasıl oluyor da çağ atlıyor anlamıyorum) homo, milenyum homo'sundan daha uygardı. nasıl mı? e nasıl olacak; üreme, büyüme, beslenme ve barınma ihtiyaçlarını çözdüğü anda bütün hayallerini gerçekleştirmiş oluyordu... kafası rahattı, duvarlara resim falan çizip sanatla haşır neşirdi... ihtiyacından fazla tüketmiyor, durduk yere konu komşusunu öldürmüyor, yemeyeceği hayvana bitkiye zarar vermiyordu. zarar vermeyi bilmiyordu bile garibim! haaa, ne zaman bokuyla oynamaya başladı, yani; yok taşı yontayım, cilalıyayım, ikisini birbirine sürtüp ateş yakayım dedi... işte o an boku yedi!
gerçi bütün bunları o zamanki homo son derece masum ve son derece insani amaçlar için yapmıştı.
gel gör ki, evrimcilerin demesine göre evrildikçe(!), sapıttı şerefsiz!

karanlıkları aydınlatmak, ısınmak ve yemek pişirmek için buldu ateşi.
evrimleşe evrimleşe, kendinden olmayan homo'ları yakmaya başladı puşt!

başını sokup, yağmurdan kardan, vahşi hayvanlardan korunmak için mağaraları kullandı.
sonra bi gelişti bi gelişti, günahsız homo'lara mezar olan dandik toplu konutlar yaptı uyanık!

baktı kocaman hayvanları elleriyle avlayamıyor; ok yaptı, bıçak yaptı karnı doysun diye.
bi geçti yontmadan cilalıya, çekik gözlü homo'ların tepesine atom bombası attı kitapsız!
demokrasi getirecem diye masum homo'ları katletti vicdansız!

bi ara, "ulan bu dünya düzdür, elbet bi sonu vardır. fazla açılmayalım amk! düşeriz müşeriz dostumuz olmaz:)" diyip, oturdu kıçının üstüne yüzyıllarca!
sonra dönek bi kaşif "yok oğlum, yuvarlak bu dünya. üstünde korkmadan gezebilirsiniz" dedi.
sonra baktı kelle gidiyo "yok ulan, düzmüş" dedi.
dedi ama, eşşeğin kulağına karpuz kabuğunu kaçırdı bi kere! durur mu bu aç gözlü homo'lar!
haydaaaaa, başladı keşifler, işgaller ve sömürgecilik! adına da "medeniyet götürme" demezler mi! hay ben senin medeniyetine...

bi güzel tüyleri, kalın kalın kılları vardı bu şapşik homo'nun. kışın sıcak sıcak geziyordu. bi tek yazın bi ter kokusu falan yapıyordu ama, herkes koktuğu için kimse rahatsız olmuyordu.
sonra dallamanın biri elbiseyi buldu! ilk elbiseler fena da değildi. basit, gösterişsiz ve en önemlisi organikti!
ama durmadı bizim homo, evrimleşti ve gelişti dangalak... tabii modaydı, trentti bi sürü gereksiz olgu (aaa, ne güzel yerde kullandım olgu kelimesini be) soktu hayatına... bugün artık sadece kılık kıyafet için yaşayan uygar homo'lar yüzünden bi sürü hayvanın soyu tükenmiş durumda. kimyayı buldu bi hırt! sonra sentetik geldi, polyester geldi, "eskilere nnnaaaayyyyiiiiiloooon" geldi... kıyafetleri bunlardan yapmaya başladılar! bi de bu kıyafetleri ürettirmek için milyonlarca çocuk kadın erkek sıkma taş devrindeki homo'lardan daha kötü koşullarda çalıştırılıyor medeniyetlerin göbeğinde :(

düşündüm düşündüm, bi tek, bu tekerleği ne bok yemeye icat etti bizim delme taş devri homo'su,
onu bulamadım!
hadi tekerleği buldun, ne kurcalıyorsun kardeşim... nooldu şimdi? yaptınız arabaları. yollarda sapır sapır ölüyorsunuz. arabayı yürütecek benzini almak için it gibi çalışıyorsunuz. hatta bırak it gibi çalışmayı, it gibi dalaşıyorsunuz. bu arada bütün gerçek itlerden köpeklerden çakallardan özür dilerim.

bakın bu konu dallanır budaklanır uzar gider.
uzun lafın kısası, milenyum homo'su evrimleşerek zırtma taş devrinden bi adım ileri gitmeyi bırakın, ondan da geri gitti be kardeşim!

ve bugün!
devleti buldu milenyum homo'su...
kendi devletinden olmayan homo'ların, devlete başkaldıran homo'ların ve homo gibi yaşamak isteyen homo'ların ebesini skti... zindanlarda, fabrikalarda, tarlalarda, savaşlarda ve metrobüs duraklarında..!
demokrasiyi buldu, seçimi buldu ve seçim hilelerini de elbette!
kanunlar yaptı, kurallar koydu ve hemen o kanunları delmeyi, kuralları yok saymayı marifet bildi!
dinler geldi, belki adam olurlar. ateşe dağa, börtü böceğe tapınmazlar diye!
din adına, Tanrı adına katliamı buldu homo! hem de bunu dinler gelir gelmez buldu iyi mi! en hızlı evrim(!) burada yaşandı... ha bi de peşinden ırk, renk, cins ve mezhep ve dil ve... ve bi sürü götten uydurma farklılıklar icat etti kendi kendine... ve bunların acayip önemli olduğuna inandı, inandırıldı... şimdi milenyum homo'su, atası zortma taş devri homo'sundan bin kat daha vahşi, bin kat daha acımasız ve bin kat daha medeni bi şekilde dünyanın ebesini skmeye devam ediyor!

evrim der ki;
kullanılmayan organ yok olur!
hasssktir ulan oradan!

bizim burkma taş devri homo'su, günümüz medeniyet seviyesine beynini kullana kullana gelmedi mi?
eeee; nasıl oluyor da çağımızın homo'larının, sadece kılları ve beyinleri yok olmuş oluyor o zaman?

çok önemli not: yazıda geçen homo kelimesi, latince olan homosapiyens kelimesinin kısaltılmışıdır ve sadece okuma kolaylığı sağlasın diye kullanılmıştır. kaldı ki homosapiyensi bırak okumayı, yazmayı bile becerememiş olabilirim... bunun altında başka anlam arayan kalbimi kırar!

15.08.2012






4 Ağustos 2012 Cumartesi

en büyükleri, halam..!


Sıdıkaanım (Sıdıka Hanım); bizim büyük baba Deli Mehmet alkolün yardımıyla sirozdan sizlere ömür olunca, 5 çocukla ortada kalıvermiş. kaderin cilvesi, çocuklardan 2 tanesi de vakitsiz uçunca yıldızlara, Osmanlı'nın "alın buraları; ekin, biçin ve de oturun!" dediği muhtelif tarlalarını dedemin tedavisi için yok pahasına elden çıkardıktan sonra, elde kalan son bahçeye kendine 2 göz oda ev ve onun etrafına şimdinin pek makbul rezidans kafasıyla 2 adet 1+1 sütüdyo tipi gecekondu kondurmuş. hatta kendine diye yaptığı eve de önlü arkalı 2 giriş yaptırıp, evi içten ikiye böldürmüş diğer yarısını ve bahçedeki 2 sütüdyo tipi gecekonduyu kiraya vermek suretiyle sağ kalan 3 çocuğuyla hayatta kalmaya çalışmış. bilenler bilir, taaa o zamanlardan sosyetik bi semt olan Florya'daki evlere de temizlik, yemek vs gibi işler için gündeliğe gidermiş. şimdi yukarıda saydığım gayrimenkullere(!) kanıp, "e oğlum, rahmetli emlak zenginiymiş. ne diye gündeliğe gidiyormuş?" demeyin. kiracılar o zamanlar bu 1+1 sütüdyo tipi ev kafasına vakıf değillermiş. nerdeeee şimdiki, galerici, dövizci, borsacı zampikler? bilememişler bu rezidansların değerini:) babaannemin kiracıları tabii... zaten bu evleri ancak; yolu "kaderin bi oyunu" şeklinde İstanbul'a düşüp, "ulan İstanbul, ben de senin ..ına koymazsam adam değilim!" diyen gurbetçiler, yeni evliler ve dünyanın en güzel insanları Roman'lar falan kiralamış hep... laf aramızda bütün samimiyetimle söylüyorum ki, bu evlerde oturanlarla büyüklerim ve ben ve kardeşlerim komşuluktan öte akraba seviyesinde ilişkiler kurmuşuzdur. yaşımın yettiğince tanıdıklarımı bu vesileyle sevgiyle anıyor, hepsine yürekten selam ediyorum. geçenlerde kiracılarımızdan birinin oğlu olan, oyun arkadaşım, kardeşim Ali Kemal beni feysten buldu... inanın yıllardır kayıp olan bi kardeşimi bulmuş kadar mutlu oldum. inanmazsanız ona sorun:)

neyse, bu kısa(!) girişten sonra gelelim benim üç büyüklerimin en büyüğü olan halama!

Nedret Hanım...

akça pakça, güzeller güzeli bi kadındı. beni taparcasına severdi. zaten sevdi mi, taparcasına severdi. her şeyini, elindekini avucundakini, son lokmasını, son kuruşunu gözünü kırpmadan verirdi. o da hayatını noktaladığında ve noktalayana kadar türlü türlü sıkıntılar çekmiş, beş parasız ama yüreği kocaman bi kadındı. kaderi annesi Sıdıkaanım'a benziyordu aslında. o zamanlar "bunama" denilen sanırım şimdinin alzaymır'ına benzeyen bi illete yakalanmıştı tıpkı annesi gibi... o güzel, hamarat, marifetli ve yufka yürekli melek halamın, mum gibi erimesi çok koymuştur bana. bilir misiniz, ben askerdeyken uçtu yıldızlara... son anlarında yanında olamadığım için üzüleyim mi, O'nun en kötü hallerini görmedim diye avunayım mı hala bilemem...

uzun yıllar Akasaray'da, Horhor denen bi semtte oturdu. Horhor'un en meşhur şeyi hamamıydı. halam, bütün cömertliği ve yardımseverliğiyle hamamın necisi denir bilemiyorum ama, işte hamamın bütün işlerini gören ve bekçiliğini yapan Ömer Efendi'nin kalbinde taht kurmuştu. Ömer Efendi ve karısı ve çocukları halama çok bağlıydılar ve çok severlerdi. köylerinden göçüp İstanbul'a geldiklerinden beri halam hatırlayamadığım bi sürü benzerleri gibi onlara da kol kanat germişti. hafta sonları annem, ciciannem (amcamın eşi, ikinci annem, amcamı anlatırken daha detaylı bahsedeceğim), kardeşlerim yatıya, Aksaray'a halama giderdik. Cuma'dan gidilir, iki gece orada yatılır ve Pazar akşamüzeri babam ve amcam daha fazla huysuzlanmadan eve dönülürdü. Cumartesi akşamı Ömer Efendi bizim için hamamı açar, bi güzel hamam sefası yapılır, çıkışta buz gibi gazozlar içilirdi. Allah'tan hamamda sadece biz bize olduğumuzdan hiç bi zaman "aaaaa! hanım hanıııım! babasını da getirseydin bari! kazık kadar adam olmuş ayol bu!" gibi tacizlere maruz kalmamışımdır. tipik HD hatta ultraHD tadındaki hafta sonu tatilimiz, Pazar günü öğleden sonra tesislerden ayrılmamızla birlikte sona ererdi. ama final, muhteşem olurdu:). Pazar öğle yemeğinde halamın yaptığı ve yine Ömer Efendi'nin hamamın odun ateşinde pişirdiği nefis pideler, börekler yenirdi. tabii ki bu yemeklere başta Ömer Efendi'nin ailesi ve halamın bütün komşuları katılır, tam bi şölen olurdu.
eğer mevsimlerden yazsa, Cumartesi akşamı hamamdan sonra illa ki Vatan Caddesi'ndeki çay bahçelerine gidilir, çekirdek çıtlanır, kısa bi yürüyüş yapılırdı. anlamadınız di mi? anlatayım. şimdiki Aksaray-Havaalanı metrosunun başlangıcından, neredeyse emniyet müdürlüğüne kadar caddenin Fatih tarafında çay bahçeleri, irili ufaklı dükkanlar, tam son durağın olduğu yerde de nefis mezelerin, şarküteri ürünlerinin satıldığı küçük bi çarşı bulunurdu. Fındıkzade'den inip, Vatan'a ve Fatih'e çıkılan caddenin Vatan'la buluştuğu köşede de bi lunapark ve meşhur Lunapark ya da Park Gazino'su vardı. Çarşambaları "halk günü" ya da diğer bi adıyla "kadınlar matinesi" olurdu. işte bizim gibi "halk" kesiminin ancak radyoda duyduğu ya da siyah beyaz televizyonlarda gördüğü sanatçılar bu halk gününde sahneye çıkar, program yaparlardı. halam hafta başı gidip gişeden biletleri alır, annemle ciciannem de mahalledeki konu komşuyu örgütler, Çarşamba sabahı 7'de minibüslere binilip gazinoya gidilirdi. hemen hemen bütün gazino seferlerinde bulunmuşumdur. çünkü kulakları çınlayasıca annem; bizim Zeliş'i (büyük kızkardeşim) kundaklayıp, mamasını falan hazırlar, bana babaannemin bakacağını hesaplayıp, "aman oğlu yaramazlık yapma tamam mı?" diye beni tembihler ve bi yandan da aynanın karşısında süslenirken, bahçe kapısından babaannem seslenirmiş; "geliiiiiin! hadi kız, çabuk ol, geç kalıcaz. bak senin yüzünden arkalara kalıcaz valla! ne biçim gençsiniz, bi saat oldu hazırlanamadınız!"
evet böylece ben de giydirilip saçlarım taranıp kafileye dahil edilirmişim. babaannem şarkı türkü, düğün dernek, eğlence konularında mahallenin bütün gençlerini cebinden çıkaran bi kadındı (bkz. "üç büyükler" isimli yazı, bu blogda, bi kaç yazı geride). iste benim bu "kapı ziline göbek atma" halim genlerimden geliyor anlayacağınız. genelde babaannemin dediği olur ve geç kalınırdı. tabii benim uyanık halam, erkenden gidip sıraya girer ve annemler için yer tutardı. Sefaköy kafilesi sonradan gelip, kafadan kuyruğa girince de kıyamet kopar, taaaa matinenin sonuna kadar süren müthiş kavgalar çıkardı. aman haaa, kavga diyince şimdiki vurdulu kırdılı, tabancalı pompalı kavgalar gelmesin aklınıza. alt tarafı bitmek bilmeyen laf sokmalardan ve en fazla bi iki itiş kakıştan ibaretti bu kavgalar. hatta taraflar bazen tuvalet kuyruğunda karşılaşırlar ve inceden sitemkar didişmeler burada da devam ederdi.

hay elimin ayarına tüküreyim... galiba gene kaçtı ve yazı uzadıkça uzadı. o yüzden sevgili halamı anlatmaya burada bi virgül koyup, daha sonra devam edeceğim. unutmadan "üç büyükler"de Sefaköy'ün isim macerasını anlatırken tarihsel bi hata yapmışım... hemen onu düzelteyim. Safraköy'den Sefaköy'e dönüşüm 80 darbesinden önce, saygıdeğer Safraköy Belediye Başkanı Rıdvan Bey tarafından yapılmış. beni bu konuda uyaran değerli arkadaşım Ramo'ya huzurlarınızda teşekkürü bi borç bilirim...