4 Ağustos 2012 Cumartesi

en büyükleri, halam..!


Sıdıkaanım (Sıdıka Hanım); bizim büyük baba Deli Mehmet alkolün yardımıyla sirozdan sizlere ömür olunca, 5 çocukla ortada kalıvermiş. kaderin cilvesi, çocuklardan 2 tanesi de vakitsiz uçunca yıldızlara, Osmanlı'nın "alın buraları; ekin, biçin ve de oturun!" dediği muhtelif tarlalarını dedemin tedavisi için yok pahasına elden çıkardıktan sonra, elde kalan son bahçeye kendine 2 göz oda ev ve onun etrafına şimdinin pek makbul rezidans kafasıyla 2 adet 1+1 sütüdyo tipi gecekondu kondurmuş. hatta kendine diye yaptığı eve de önlü arkalı 2 giriş yaptırıp, evi içten ikiye böldürmüş diğer yarısını ve bahçedeki 2 sütüdyo tipi gecekonduyu kiraya vermek suretiyle sağ kalan 3 çocuğuyla hayatta kalmaya çalışmış. bilenler bilir, taaa o zamanlardan sosyetik bi semt olan Florya'daki evlere de temizlik, yemek vs gibi işler için gündeliğe gidermiş. şimdi yukarıda saydığım gayrimenkullere(!) kanıp, "e oğlum, rahmetli emlak zenginiymiş. ne diye gündeliğe gidiyormuş?" demeyin. kiracılar o zamanlar bu 1+1 sütüdyo tipi ev kafasına vakıf değillermiş. nerdeeee şimdiki, galerici, dövizci, borsacı zampikler? bilememişler bu rezidansların değerini:) babaannemin kiracıları tabii... zaten bu evleri ancak; yolu "kaderin bi oyunu" şeklinde İstanbul'a düşüp, "ulan İstanbul, ben de senin ..ına koymazsam adam değilim!" diyen gurbetçiler, yeni evliler ve dünyanın en güzel insanları Roman'lar falan kiralamış hep... laf aramızda bütün samimiyetimle söylüyorum ki, bu evlerde oturanlarla büyüklerim ve ben ve kardeşlerim komşuluktan öte akraba seviyesinde ilişkiler kurmuşuzdur. yaşımın yettiğince tanıdıklarımı bu vesileyle sevgiyle anıyor, hepsine yürekten selam ediyorum. geçenlerde kiracılarımızdan birinin oğlu olan, oyun arkadaşım, kardeşim Ali Kemal beni feysten buldu... inanın yıllardır kayıp olan bi kardeşimi bulmuş kadar mutlu oldum. inanmazsanız ona sorun:)

neyse, bu kısa(!) girişten sonra gelelim benim üç büyüklerimin en büyüğü olan halama!

Nedret Hanım...

akça pakça, güzeller güzeli bi kadındı. beni taparcasına severdi. zaten sevdi mi, taparcasına severdi. her şeyini, elindekini avucundakini, son lokmasını, son kuruşunu gözünü kırpmadan verirdi. o da hayatını noktaladığında ve noktalayana kadar türlü türlü sıkıntılar çekmiş, beş parasız ama yüreği kocaman bi kadındı. kaderi annesi Sıdıkaanım'a benziyordu aslında. o zamanlar "bunama" denilen sanırım şimdinin alzaymır'ına benzeyen bi illete yakalanmıştı tıpkı annesi gibi... o güzel, hamarat, marifetli ve yufka yürekli melek halamın, mum gibi erimesi çok koymuştur bana. bilir misiniz, ben askerdeyken uçtu yıldızlara... son anlarında yanında olamadığım için üzüleyim mi, O'nun en kötü hallerini görmedim diye avunayım mı hala bilemem...

uzun yıllar Akasaray'da, Horhor denen bi semtte oturdu. Horhor'un en meşhur şeyi hamamıydı. halam, bütün cömertliği ve yardımseverliğiyle hamamın necisi denir bilemiyorum ama, işte hamamın bütün işlerini gören ve bekçiliğini yapan Ömer Efendi'nin kalbinde taht kurmuştu. Ömer Efendi ve karısı ve çocukları halama çok bağlıydılar ve çok severlerdi. köylerinden göçüp İstanbul'a geldiklerinden beri halam hatırlayamadığım bi sürü benzerleri gibi onlara da kol kanat germişti. hafta sonları annem, ciciannem (amcamın eşi, ikinci annem, amcamı anlatırken daha detaylı bahsedeceğim), kardeşlerim yatıya, Aksaray'a halama giderdik. Cuma'dan gidilir, iki gece orada yatılır ve Pazar akşamüzeri babam ve amcam daha fazla huysuzlanmadan eve dönülürdü. Cumartesi akşamı Ömer Efendi bizim için hamamı açar, bi güzel hamam sefası yapılır, çıkışta buz gibi gazozlar içilirdi. Allah'tan hamamda sadece biz bize olduğumuzdan hiç bi zaman "aaaaa! hanım hanıııım! babasını da getirseydin bari! kazık kadar adam olmuş ayol bu!" gibi tacizlere maruz kalmamışımdır. tipik HD hatta ultraHD tadındaki hafta sonu tatilimiz, Pazar günü öğleden sonra tesislerden ayrılmamızla birlikte sona ererdi. ama final, muhteşem olurdu:). Pazar öğle yemeğinde halamın yaptığı ve yine Ömer Efendi'nin hamamın odun ateşinde pişirdiği nefis pideler, börekler yenirdi. tabii ki bu yemeklere başta Ömer Efendi'nin ailesi ve halamın bütün komşuları katılır, tam bi şölen olurdu.
eğer mevsimlerden yazsa, Cumartesi akşamı hamamdan sonra illa ki Vatan Caddesi'ndeki çay bahçelerine gidilir, çekirdek çıtlanır, kısa bi yürüyüş yapılırdı. anlamadınız di mi? anlatayım. şimdiki Aksaray-Havaalanı metrosunun başlangıcından, neredeyse emniyet müdürlüğüne kadar caddenin Fatih tarafında çay bahçeleri, irili ufaklı dükkanlar, tam son durağın olduğu yerde de nefis mezelerin, şarküteri ürünlerinin satıldığı küçük bi çarşı bulunurdu. Fındıkzade'den inip, Vatan'a ve Fatih'e çıkılan caddenin Vatan'la buluştuğu köşede de bi lunapark ve meşhur Lunapark ya da Park Gazino'su vardı. Çarşambaları "halk günü" ya da diğer bi adıyla "kadınlar matinesi" olurdu. işte bizim gibi "halk" kesiminin ancak radyoda duyduğu ya da siyah beyaz televizyonlarda gördüğü sanatçılar bu halk gününde sahneye çıkar, program yaparlardı. halam hafta başı gidip gişeden biletleri alır, annemle ciciannem de mahalledeki konu komşuyu örgütler, Çarşamba sabahı 7'de minibüslere binilip gazinoya gidilirdi. hemen hemen bütün gazino seferlerinde bulunmuşumdur. çünkü kulakları çınlayasıca annem; bizim Zeliş'i (büyük kızkardeşim) kundaklayıp, mamasını falan hazırlar, bana babaannemin bakacağını hesaplayıp, "aman oğlu yaramazlık yapma tamam mı?" diye beni tembihler ve bi yandan da aynanın karşısında süslenirken, bahçe kapısından babaannem seslenirmiş; "geliiiiiin! hadi kız, çabuk ol, geç kalıcaz. bak senin yüzünden arkalara kalıcaz valla! ne biçim gençsiniz, bi saat oldu hazırlanamadınız!"
evet böylece ben de giydirilip saçlarım taranıp kafileye dahil edilirmişim. babaannem şarkı türkü, düğün dernek, eğlence konularında mahallenin bütün gençlerini cebinden çıkaran bi kadındı (bkz. "üç büyükler" isimli yazı, bu blogda, bi kaç yazı geride). iste benim bu "kapı ziline göbek atma" halim genlerimden geliyor anlayacağınız. genelde babaannemin dediği olur ve geç kalınırdı. tabii benim uyanık halam, erkenden gidip sıraya girer ve annemler için yer tutardı. Sefaköy kafilesi sonradan gelip, kafadan kuyruğa girince de kıyamet kopar, taaaa matinenin sonuna kadar süren müthiş kavgalar çıkardı. aman haaa, kavga diyince şimdiki vurdulu kırdılı, tabancalı pompalı kavgalar gelmesin aklınıza. alt tarafı bitmek bilmeyen laf sokmalardan ve en fazla bi iki itiş kakıştan ibaretti bu kavgalar. hatta taraflar bazen tuvalet kuyruğunda karşılaşırlar ve inceden sitemkar didişmeler burada da devam ederdi.

hay elimin ayarına tüküreyim... galiba gene kaçtı ve yazı uzadıkça uzadı. o yüzden sevgili halamı anlatmaya burada bi virgül koyup, daha sonra devam edeceğim. unutmadan "üç büyükler"de Sefaköy'ün isim macerasını anlatırken tarihsel bi hata yapmışım... hemen onu düzelteyim. Safraköy'den Sefaköy'e dönüşüm 80 darbesinden önce, saygıdeğer Safraköy Belediye Başkanı Rıdvan Bey tarafından yapılmış. beni bu konuda uyaran değerli arkadaşım Ramo'ya huzurlarınızda teşekkürü bi borç bilirim...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder