Zaza Sabri'yi yıldızlara uğurlamanın tuhaf sancısıyla boğuşurken, ince bi sızı düşmüştü yüreğime... elim varıp da karalayamadım iki satır O'nun ardından. neydi tutan elimi, neden getiremiyordum iki kifayetsiz kelimeyi yan yana anlamamıştım. bana "deve" diyerek iltifat eden bu kocaman yürek, ne zamandır görmediğim o dünya sevimlisi adam, kilitlemişti giderayak beni. tutuldum mu desem, elim gitmedi mi desem... bi de Vural Engin, Hüseyin Irmak, Ayhan Durmuş döktürürken en yürek yakanından "Zaza güzellemelerini", çekindim sanki biraz :) "höst" dedim bana... "bi dur bakalım, haddini bil yeteneksiz kalemşör!"
ama hiç biri değilmiş meğer... taptaze bi fidanı; o henüz filizlenirken, avuçlarımın arasından yitirmeyi bekliyormuşum farkında olmadan. zamansız bi yolcunun, sanki gecikmişcesine koşar adım bindiği, "sessiz bi gemi" kalkmak üzereymiş gönlümün limanından... . bundanmış bu salak tutukluk, bundanmış bu anlamsız çoraklık...
"çocukluğunu bilirim ben onun" derler ya! bebekliğine tanıklık ettiğim, bebek kalpli "koca adam", bi gece vakti "elveda yiğidim!" demeden göçtü ışıklar ülkesine ve gencecik yaşında biz kocamışlara bıraktı bu beş para etmez sefil dünyayı!
Sare'nin çığlıklı ve şaşkın ve korkmuş ve hançerlerin en zehirlisini kuşanmış telefonu böldü gecenin bi yarısı, rutin bi Naftalin sohbetini... ne konuşalım bu hafta derken, dilimiz tutulacakmış meğerse ne bilelim!
çok saçma ama ben, "ölüm!" dedim Selin'e. "ölümü konuşalım!". rahatsız oldu. "yok yahu, konuşulacak şey mi ölüm?" dedi. duraksadım, "doğru söylüyorsun, boş ver gitsin. başka şey konuşuruz..." diye söylenirken, çaldı telefon işte..! yıllar önce ciğerimi yakan bildik bi ateş yine yaktı kavurdu içimi...
sonrası...
sonrası acı, gözyaşı, şaşkınlık ve kimsenin kimseye diyemediği bi sürü "kancık keşke!"
keşke...
iki gün önce beni aramıştı... sık sık arardı. herkesi arardı. "n'aber, nasılsın, keyfin nasıl..?"
benim keşkelerimden biri bu aramalardır. "ne var ulan Burak, ne diyeceksin gene?" diye söylenip içimden açtım telefonu. "yiğidim maçı nerede seyredeceksin?" diye sordu. "oğlum, kombinem var ya, stada gideceğim." dedim. "heee, tamam o zaman, ben Gül halamlara gideyim." dedi. birbirimize başarılar diledik ve kapattık telefonu. tipik bi Burak aramasıydı. Arena açıldığından beri kombinem olduğunu biliyordu. ama O'nun için farketmezdi, yine de arar, sorardı aynı soruyu hiç sıkılmadan. sadece maç için mi? ya i-phone'u kilitlenir, "nerede tamir ederler?" diye sorar? ya satılık arabası vardır, "sizin oralarda alıcı var mı?" diye arar. Burak bu işte! bi tek beni mi? aklına gelen herkesi, ama herkesi arardı. bi çoğumuz gibi ben de, ya işim olduğundan, ya da o an konuşmak istemediğimden açmaz, bi iki saat sonra dönerdim. keşke her aradığında açsaydım. uzun uzun konuşsaydık. nereden bilecektim ki, bi daha sesini hiç duyamayacağımı..! keşke, Galatasaray'ın bütün maçlarını beraber izleseydik... nereden bilecektim ki, O'nun bütün maçları yıldızlar içindeki locasından izlemek üzere bizi bırakıp gideceğini..!
öyle kocaman ve öyle çocuk bi yürekti ki O'nun yüreği... hala hiç tanımadığımız insanların Burak hikayelerini duyuyoruz, ağlıyoruz ama hiç şaşırmıyoruz. geçen pazar annesi anlattı. bi zamanlar özel güvenlikçi olmuştu. on parmağında on marifet vardı yiğidimin :) yapmadığı iş kalmamıştı neredeyse... o zamanlardan biri, yaşlı bi amca, dayısına rastlamış. O'nu çok sevdiğini, duyunca yıkıldığını anlatmış. adresini bilmediği için evine gelip, ailesine başsağlığı dileyemediği için çok üzülüyormuş. adamın oğlunun bakkalından alış-veriş yaparmış bizimki. alış-veriş dediysem de yanlış anlamayın, sakız, çikolata, şekerleme falan filan işte ve her bakkala gittiğinde adamın halini hatırını sorar, onunla sohbet edermiş. herkesle öyleydi. oturdukları sitenin bahçıvanından tutun da, çalıştığı yerde her gün bir lira verdiği kör dilenciye kadar herkesle tanışır, konuşur, hal hatır sorardı. babasının ortağının altı aylık bebeğiyle muhabbet ettiği telefon kaydını görmenizi isterdim. bildiğiniz altı aylık bebek! Burak bebeğin çıkardığı sesleri birebir taklit ediyor ve velet ona cevap veriyor resmen! O da çok severmiş Burak'ı, görünce üzerine atlarmış, öyle anlatıyorlar...
ne okulla, ne işle güçle uğraştı kısacık ömründe. ama gönül kazandı, dua topladı ve bize bi tokat gibi çarptı bıraktı şu koşturmacalı sahte dünyayı... anlatmak istediği buymuş demek ki! "bırakın bu boş işleri, insanları sevin!". sadece ama sadece insan oldukları için; genç, yaşlı, kadın, erkek, zengin ya da fakir diye ayırt etmeden! acelesi varmış ki, normal uzunlukta bi ömre sığacak kadar insan sığdırdı yüreğine ve en az bi o kadar yüreği çizdi gitti... hem de çoook derinden! arabaları deli gibi severdi. babasının arabalarını kaçırıp hepimizin yüreğini ağzına getirirdi. çok kızardık, azarlardık! "ulan hiç değilse iki satır çalış da bi ehliyet al" diye söylenirdik. ama dedim ya; dersle, okulla işi olmazdı. ders çalışacağı yerde O, köyden bi akrabasını arar, bi aylık kontörü bi haftada bitirmeyi başarırdı hem de hiç zorlanmadan :)
geride bırakabildiklerimize ve yanımıza alabildiklerimize bakarak, anladım ki, hiç de karmaşık bi şey değil yaşamak! aslında hayatta kalabilmekten ve hayata tutunabilmekten ibaret! O; karşılıksız, hesapsız, sınırsız severek tutundu bu hayata ve yanına bi sürü Burak sevdalısı yüreği alıp, hiç dinmeyecek bi Burak hasreti bırakıp gitti işte!
eyvallah yiğidim...
git bakalım!
yüreğimde bıraktığın izi takip edersem seni bi gün yine göreceğim, eminim!
Burak Erdem Ergül...
tadı damağımda kalsa da, seninle paylaştığım bu kısacık zamanı bana sunduğun için sana minnettarım...
07.05.2013