22 Ağustos 2012 Çarşamba

iyi ki doğdun kızım...



bugün büyük kızım Eylül İrem doğdu... 

17 yıl ve yaklaşık bir buçuk saat önce. 22 ağustos 1995 gece yarısı 00:20'de hanım hanımcık, akıllı uslu bi bebek olarak "merhaba" demişti dünyaya... 28 yaşındaydım. sabah, gerekli bi kaç parça eşyayı almak için hastaneden eve geldim. küçük bi çanta yaptım. tekrar hastaneye dönerken iki üç tane spor gazetesi ve bezden yapılma mavi renkli bi oyuncak yavru köpek aldım... kızıma aldığım ilk oyuncaktı bu. 

spor gazetelerini, doğduğu günün akşamında Galatasaray'ın oynacağı uefa kupası ön eleme maçının detaylarını öğrenmek için almıştım. gün boyunca vakit buldukça o gazeteleri okuyup, akşamki maç için totem yapacaktım. maalesef deplasmanda 3-1 yenildiğimiz maçın rövanşında 1-1 berabere kalıp elenmiştik. yine de içim umut doluydu. kızım her şeye rağmen Galatasaray'a uğurlu gelecekti. ve öyle de oldu. sonunda uefa ve süper kupa şampiyonluğunun geldiği o muhteşem yıllar başlamıştı...

"bezden yapılma yavru köpek de neyin nesi?" derseniz; valla bambaşka şeyler almak için girdiğim bi markette yaklaşık yarım saat oyuncak reyonunda dolandım durdum. bi ton oyuncağı elime alıp, derin derin düşünüp gerisin geri rafa bıraktım. en sonunda kendimce en zararsız, en uygun olan o yavru köpeği attım sepete ve koştum hastaneye. görenler epey gülmüştü "bu ne lan böyle? el kadar bebek ne yapsın bunu?" diye. cevabım şu olmuştu, "o yüzden aldım zaten. şimdi sert bi oyuncak alsam, kafasına gözüne vurur, Allah korusun kendine bi zarar verir". tamam tamam biraz cins birisiyim kabul ediyorum. hatta "büyüyünce de biner" diye aldığım bisiklete de hala binemiyor olması da bu cinsliğimin bi kanıtı biliyorum.... neden mi binemiyor? kısa boyluyuz kardeşim ne yapalım yani:)) çok üstüme gelmeyin valla yazmam bak!

neyse kızım, sen bakma onlara... baban cinstir minstir ama, seni gözünden sakınır bilesin...

doğacağını öğrendiğim günden, doğduğun geceye kadar ve hala dünyanın en mutlu adamıyım. kardeşin Beril'le de bu mutluluğum ikiye katlanmış durumda... bu mutluluğumun yanında yine hala, her gece yatarken ve her sabah uyandığımda "ulan ben ne bok yiyeceğim?" diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. iki tane çocuk! iki tane insan ve bu ülkede iki tane kız! nasıl büyüyecek, büyüyünce ne olacak? nasıl olacak? bu sorular bitmeyen doğum sancıları gibi bırakmadı peşimi ve hiç bırakmayacak! "en az üç!" diyen tuzu kuru siyasetçilere de burdan selam olsun:((

maddi olarak son nefesime kadar elimden ne geliyorsa yapacagım güzel kızım. ama elimde olmayan, elimden gelmeyen sebeplerden dolayı başınıza neler gelecek bilemiyorum... bu ülke nereye gidecek? ya da bu ülkenin başına daha neler gelecek? bu yozlaşma, bu ayrışma, bu didişme ve bu şuursuz gidişat nereye varacak? bu sorulara verebileceğim ve sizlerin içini rahatlatacak bi cevabım maalesef yok portakalım... bu portakal meselesi aramızda kuzum:))

"öfff babaaaa! ne diyorsan de, ne eveleyip geveliyorsun?" dediğini duyar gibiyim. tamam babişim, hemen geçiyorum o konuya...

turuncu çiçeğim:)), yolun uzun ve dikenli... taşlı ve topraklı... hem de dik bi yokuş! bu yolda bin türlü musibet, alavere dalavere var ammaaaa,  aşk yok kuzum! dostluk pek az, paylaşım karaborsa, vefa kayıplara karışmış, sevgi saygı bildiğin kağıttan maske gibi. arkasındaki lastiği çürümüş ve ikide bi yerlere düşüp toz duman içinde yitip gidiyor.

herkes bi anda aşık ama aynı herkes bi anda, maşukunu da, aşkını da siliyor bi kalemde! dostluk iki birayla başlıyor bi klab'da ya da barda. sabah meyilbaksların silinmiş ögeler klasöründe bitiyor... "kim ulan bu?" diye sorulmadan hem de! paylaşım sarhoş mezesi gibi... ama benim bildigim sarhoşa da mezeye de benzemiyor haaa! limon suyuna bandırılmış havuçla hıyara benziyor daha çok. masadaki son kavun dilimini karşımdaki alsın kibarlığı, kuruyemişin içindeki bademleri ayıklama telaşına yenik düşmüş epey zamandır. vefa bi semt adıdır klişesini yazsam, ne sen ne yaşıtların pek anlamazsınız. hatta Vefa'yı kentsel dönüşüme kurban vermişizdir bile kim bilir? demem o ki vefa, öyle uçup gitmiş ki aramızdan, yeniden süper lige çıksa, maçlarına yine ben gibiler gider de, bu kodumun sosyal toplumu dönüp arkasına bakmaz bile!

hiç mi iyi bi numara yok bu "gelecek" denen hergelede? olmaz mı? var prensesim, var barbi bebeğim! köşe dönmece var, avanta var, açılım saçılım var. abe var, avrupa birliği yani... ileri demokrasi var. gemicikler var. haşlanmış mısır standları var. kadeve'siz pırlanta var. sendikasız işçi var! şipşak ilişkiler var, kapkaç hayatlar var! hocasız üniversiteler, işsiz meslekler, garantili gelecekler var. teslim olana, boyun eğene seç beğen al bi dünya "hd" hem de "uhd" yaşamaklar var! kim bilir Beril senin yaşına gelinceye kadar, daha neler neler göreceksin, duyacaksın...

yine de!

aşık ol babişkom! dibine kadar! hakkını vere vere... bırak yansın yüreğin o en yakıcı ateşle! bırakma aşkını o götümün kenarı genel geçer değerlere! aşık ol ki, insan olasın, adam olasın... sev gözümün nuru, sev yüreğinin kaldırdığı kadar... kinden, nefretten yana cimri ol ama, esirgeme sevgini asla! sev ki, bu yalan dünyada sahici bi izin kalsın... paylaş kuzum! acını paylaş azalsın, sevgini paylaş çoğalsın, derya deniz olsun... bırak bu şapşal babanı da bak üstad ne demiş güzel kızım;

...
Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
                                         her yerde
                                                       hep beraber!
                                          diyebilmek
                                            için
on binler verdi sekiz binini...


Nazım Hikmet, Şeyh Bedrettin Destanı

ama benim yapamadığım bi şeyi sen yap kuzum! cayır cayır yansan da alevler içinde, ezdirme asla kendini. ne düşmanına, ne sevgiline hatta ne de kendine!

boyun eğme sana dayatılan hiç bi şeye! korkmadan sorgula, en başta kendini... başkaldır her daim ve kendi doğrularına sahip çık. dinle, merak et, ara! ama her ne bulduysan günün sonunda bu senin aklının, vicdanın ve gönlünün bulduğu şey olsun. kim ne derse desin, sadece aynanın karşısında kendine hesap ver! cezanı sen kes, kimseye ihale etme!

sonuçta turuncu portakalım!

yaşa dolu dolu! nefes alıp vermekten çok daha fazlasını yaşa!

ve...

babanı unutma:)


not: bu yazıya bu sabaha karşı 01:45 civarında başladım ve bata çıka, güle ağlaya, "bu ne yaman çelişki anne" diye diye şimdi bitirdim nihayet!