23 Nisan 2020 Perşembe

bir 23 Nisan yazısı...

iki tane pırlantam var benim. iki tane paha biçilmez hazinem. 
Eylül İrem ve Beril Ezgi. 
bugün, günün anlam ve önemine istinaden onlarla başımdan geçen iki anımı paylaşmak istiyom sizlerle...

Satranç turnuvası:
Beril anaokulunda. eve kağıt gelmiş. okulumuzda düzenlenen satranç turnuvasına Beril Ezgi Çınarcık'ın bir ebeveyniyle katılmasını önemle rica ederiz. eee durur muyum, yılların satranç ustası TamTam bu fırastı kaçırır mı? hemen "geliyorum, açılın! ben satranç ustasıyım" diye imzaladım kağıdı. ha bi de güzel kızımın eline bi kitap tutturmuşlar. üzerinde bir şah, bi vezir ve 64 kareli satranç tahtası resmi. adı "satranç öğreniyorum". kitabı elimin tersiyle ittim ve "canım kızım, ne yapcan bu kitabı. bu işin kitabını baban yazdı yavrucum" dedim. kuzum okuldaki turnuvaya gidene kadar, elinde kitap peşimde koştu. "babaaaa! öğretmen takım arkadaşınızla bu kitabı okuyun, çalışın dedi" diye. kapağını bile açmadım. suratına bakmadım kitabın. büyük gün geldi çattı. tutuştuk el ele, gittik okula. okulun girişinde büyük bir salon gibi bi yere masalar konmuş, her masada 4 sandalye. kapıda öğretmenlerden çıtı pıtı bi kızcağız karşıladı. "hoşgeldin Berilciğim, bakalıııım, eveeeet, 8 numaralı masada oynayacaksınız. rakipleriniz de gelmek üzere sanırım." ben son derece kendimden emin bi şekilde hanım kızımıza teşekkür edip, bi clark çektim ve masamıza doğru ilerledim. ayağım galoşlar, haşır huşur bulduk masayı. rakip henüz gelmemiş. kalbim küt küt atıyo bi yandan. bi yandan da ulan gelmezlerse hiç değilse bi üst tura çıkarız belki'nin hain planlarını yapıyom. Beril elinde kitap oturdu yanıma. daha doğrusu ben onun yanına oturdum. çünkü sistem şöyle; çocuklar oynayacak, biz de yardımcı olacağız. bütün taşları öğrenmiş canım kızım. gergin bi bekleyişle son antremanlarımızı yapıyoz. 
"bu neydi babacığım?", 
"at!"
"nasıl ilerliyo bitanem?",
"iki ileri ya da geri, bir sağa ya da sola"
içimden "afferin ulan benim kızıma. en karıştırdığım bu beygir hayvanı. ulan hayvan, iki ileri geriyi anladık da, sağa sola niye gidiyosun çağanoz gibi düdük!" diye söyleniyom. "zaten hayatımda altılı bile oynamış adam değilim, bi de bu çıktı başıma" falan diye saçmalarken satranç tahtasının üzeri karardı bi anda. koyu bi gölge kapladı 64 karenin üstünü. masalar, sandalyeler küçücük, e tamam ben de küçüğüm de, ben bile sığmamışım düşünün artık. "ah, uh" diye uyuşan bacaklarımı zar zor çıkardım masanın altından, doğrulup rakiple tanışacağım, doğruluyom ama önümde duran gövde bitmiyo ve adamın yüzüne ulaşamıyom bi türlü. neyse buz dağının görünen kısmına nihayet ulaştım. karşımda Şirek gibi bi eleman dikiliyo. elma kırmızı yanaklı, kocaman kafalı, kocaman bi adam. yanında da tabii ki çocuk irisi, kırmızı yanaklı bi çocuk. yine içimden "ulan bu çocuk kaç yaşında, bu tosuncuk sömestir tatiline girmeden benim boyumu geçer, maşallah" diye düşünürken, elimi uzatıp tanıştık rakiplerimizle. Beril okula geldiğimizden beri, "baba. babaaaa! yencez di mi?" diye darlıyo bi yandan. sen bi de adamla onun küçük (babasına göre küçük yani) klonuna pis pis bakıp, "biz sizi yencez kiii!" demez mi? hemen suratıma sahte bi sırıtış yapıştırıp, "ama önemli olan katılmak, di mi beyfendi"yi bırakıyorum masanın üstüne. adam Allah'tan hem kocaman, hem sevimli ve anlayışlı çıktı. meğer anlayış değilmiş o :( konuşunca anladık. 
"hadi bakalım. Bulgaristan'dayken ilkokullar arası Bulgaristan şampiyonluğum var benim" demez mi... haydaaaaa! ulan onca masanın arasında, onca şapşik velinin arasında rakip diye bizim masaya oturttukları adama gel! orantısız kem talihin dik alası değil de nedir bu kardeşim. isim, soy isim, iş güç, hava su, "aaaa! öyle mi? benim babamın babası da Bulgaristan göçmeniymiş. 1893 muhaciri, hay Allah neredeyse akraba çıkacağız..." falan diye ve " abi gözünün yağına ekmek banayım, çok yenme e mi? der gibi bakıyom adama amaaaa... canım kızım, gözümün nuru daha kafadan savaş baltalarını çekti koydu masanın üstüne. tek kelimesini hatırlamadığım "hadi başlasa da, daha doğrusu bitse de gitsek, Allah'ım anladın sen konuyu" yakarışları içinde geçen geyik muhabbetinin ardından, biraz daha az çıtı pıtı bi öğretmen çınlattı bütün salonu. "eveeeeeet! öncelikle hoşgeldiniz sayın veliler ve sevgili öğrenciler. turnuvamız başlıyooooo!" masada ahşap bi kutunun içinde yerleştirilmiş termometre ya da basınç ölçer gibi saati de andıran bi şey var. üstünde iki tane metal düğme buton gibi bi şeyler. siyah taşlar bizim tabii ki (Berilcim hala siyahı çok sever). fakat ben büyük bir ustalıkla "hadi kızım, şu piyonu iki kare ileri sür!" diye ilk asistimi yaptım. Şirek abi, "hoppp! bi dakka, beyaz başlar" diye gürledi ve oğluna fırsat vermeden piyonlardan birini sürdü ileri. sonra o saat gibi şeye çaaat! diye patlattı tokatı. adamın ellleri el değil, fırıncı küreği mübarek. masa zangırdadı. hiç bozuntuya vermedim tabii. "ah pardon! uzun zaman oldu oynamayalı, dalmışım" diyip pişkince, "tamam kızım, şimdi biz de şu piyonu oynayalım" diye inledim. Beril duydu mu, onu bile bilmiyom. yaptı hamlesini çocuğum. doğru mu oynadı, yanlış mı oynadı hiç bi fikrim yok tabii. Şirek bi hamle daha yaptı, bi şaplak daha saate. ben Beril'e "yok, onu değil, bunu oyna" falan dedim. kaç hamle yaptık hatırlamıyom ama, bizim piyonlar çoktaaaan masanın onların tarafındaki kısmında iki seksen yatıyolardı. yalan olmasın ben diyeyim 4, siz deyin beş "çaaat"tan sonra, Şirek otururken yok ettiği sandalyede söyle arkasına doğru hafif kaykıldı ve maçın başından beri taşlara elini sürememiş tosuncuğuna dönüp, "eeeee, ne dersin aslanım. çok uzadı di mi, bitirelim mi maçı?" dedi ve vezirin kulağından tutup tahtanın üzerinde bi yere koydu...
"şahhh, mattt!"
Beril başladı ağlamaya. ben bi yandan Beril'i avutmaya çalışıyom, bi yandan yaşadığım şoku atlatmaya çalışıyom (tabii utancı da). Hooop hakem öğretmen bitiverdi masanın yanında. "oooo! tebrikler! ne çabuk bitti..." falan diye şirinlik yapıyo. tepem attı tabii. sertçe kaltım yerimden. masa bi iki sallandı, taşlar sağa sola devrildi. kaptım Beril'in elini, "hadi kızım gidelim" diyip Şirek'in elini sıktım, tebrik ettim. tosuncuğun yanağından bi makas aldım ve arkama bile bakmadan çıktım okuldan. hıyara bak yaaa! hani çocuklar oynayacaktı, biz yardım edecektik. adamın gözünü hırs bürümüş valla! eve gidene kadar Beril'i teselli etmeye çalıştım. ama ne üzülmüştü kuzum yaaa... o gün bugündür yavrucak bi daha satranç oynamadı sanırım. e soğudu olaydan tabii çocuk :(

Televizyona çıktım babaaa!:
Eylül anaokulundan döndüğünde (okula gidişi çok olaylıydı olurdu hep. servise binene kadar mahalle ayağa kalkardı.) çok heyecanlıydı. "televizyona çıkıcam, televizyona çıkıcam!" diye zıp zıp zıplıyordu. "n'ooldu yahu, ne televizyonu?" falan derken anladık konuyu. '98 ya da '99 falandı galiba. hani bu çocuklara bi soru soruyosun, stüdyodaki büyükler cevapları tahmin ediyo gibi bi formatı olan bi yarışma programı vardı. o programdan gelmişler. okulda çekim yapmışlar. ay bi heyecan, bi coşku evde. babasının kızı hızlı başladı, ben hep kameranın arkasındaydım ama, canım kızım direk televizyon yıldızı olacaktı. sabırsızlıkla bekliyoruz yayın gününü. ve nihayet geldi çattı o gün! cümbür cemaat oturduk televizyonun başına. jenerik başladı, stüdyoya kesti yönetmen, sunucu açılış anonsunu yaptı, yarışmacıları tanıdık, sorular sorulmaya başladı, birinci tur, ikinci tur... eee! nerde ulan benim güzel kızım? çıkmadı hala. cevap veren çocukların arasında da yok. tam kumandayı televizyona doğru fırlatmak üzereyim, sunucu yaptı anonsu. "efenim şimdi bi veeeteeereeemiz var. çekim yaptığımız anaokulundaki miniklere küçük şakalar yaptık, final turundan önce bu eğlenceli görüntülerle baş başa bırakıyoruz sizleri." başladı vtr, bi çocuk, iki çocuk, arada stüdyoya dönüyoz. sunucu, yarışmacılar kah kah, kih kih! yarılıyo herkes gülmekten. biz de gülüyoz tabii. pat diye kızım çıktı. tazehürat, alkış, çığlık evde. durun, susun derken başladık pür dikkat izlemeye. canım kızımın eline bir çikolata tutturmuşlar. ama çikolatayı paketinden çıkarıp streç filmle sarmışlar. ama ne sarmak. deli bağlar gibi, üst üste kaplamışlar üstünü. Eylülcüğüm o minicik elleriyle açmaya çalışıyo çikolatayı. açıyo, altından bi kat daha. onu da açıyo, bazen açamıyo, streç film o lokum parmaklarına yapışıyo. çikolatayı bırakıyo onlardan kurtulmaya başlıyo. ulan Eylül'e böyle şaka yapılır mı? bi hamburger, bi çikolata canım kızımın dayanamadığı iki şey (ay şimdi vejeteryan oldu haspam iyi mi?). stüdyo yıkılıyo, evde de gülenler falan var. veee final! başlıyo ağlamaya! ama ne ağlamak! kulakları çınlasın meşhurdu Eylül'ün ağlaması. pek nazlıydı canım kuzum. biraz babaannesine ve doğal olarak da bana çekmiş yavrum. bu arada videonun üstüne kahkaha efekti koymayı da ihmal etmemiş tabii dallamalar! Eylül ağlıyo, kahkaha efekti çınlıyo kulaklarımızda. dayanamadım "yeteeer!" diye kükredim. bu ne rezalet! ulan başlarım sizin şakanıza vicdansızlar! içi çıktı çocuğun ağlamaktan. garibim nasıl da sevinmişti oysa ki televizyona çıkıcam diye. ertesi gün okulu aradım. "kardeşim bu ne biçim şaka. siz çocuğuma eziyet edilmesine izin vermişsiniz resmen" dedim. "aman efendim, sepet efendim, özür kıyamet" 
hiç sevmemiştim zaten o müdürü de. haftalarca hazırlanan, süslenip püslenip bayram kutluycam diye heveslenen kızçemi 23 Nisan'da da çok üzmüşlerdi. bayram günü hava yağmurlu diye iptal etmişti 23 Nisan kutlamalarını müdür efendi... hiç gözüm tutmamıştı, hiç... 
şimdi düşünüyom da, ne okulmuş be! nazi kampı gibiymiş yahu!
Eylülcüğümün de bu kamera önü travması, onu kamera arkasına, babası gibi isimsiz kahraman (!) olmaya itti maalesef. yoksaaa benim kızım çoktaaan televizyon yıldızı olmuştu şimdi.

benim çocuklarımın ve bütün çocukların daha iyi bi ülkede, daha iyi bi dünyada yaşaması ümidiyle...

hepimizin 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu mutlu olsun!

23.04.2020  
 

20 Mart 2020 Cuma

eğer konuşabilseydim...

...neler neler söyleyecektim. 10 Aralık Salı gecesi heyecanımı yenip konuşabilseydim acayip bi konuşma hazırlamıştım. diyecektim ki;

İyi akşamlar! öncelikle hemen bir yanlışlığı düzeltmek isterim. Ben Emin Gürsoy değilim. Kendisine benzetilmekten gurur duyarım ama haddim olmadan bir karışıklığa sebep olmak istemem. Buradan dizi setinde çalıştığı için aramızda olamayan Emin Gürsoy Abime saygı ve sevgilerimi arz ederim. Peki bu durumda ben kimim? TamTam benim adım. Tamer'in kısaltılmışı, farkındayım 6 harf ama, Tamer'den daha hızlı söyleniyor, Taner'le net bir şekilde ayrışıyor :) Genellikle TamTam denmesinden hoşlanırım. Bando Medya A.Ş.'nin kurucu ortağıyım. Bu akşam buraya tıpkı benim gibi kurucu ortağımız olan Murat Erdağı'nın yapımcısı olduğu Dilsiz filmine verilecek ödülü vekaleten almak için geldim. Gelirken de yolda düşündüm, "İnovasyon ne ki? Dilsiz'e İnovasyon ve Başarı Ödülü niye verdiler acaba?" diye. Biraz zor düşüyor benim jeton, paraşütlü de :) Ama buldum, Dilsiz'in kendisi tam bir inovasyon projesiydi ve tam da kendisine pek yakışan bir ödül alacaktı. Murat Erdağı'nın verdiği bu görevi gururla kabul ettim. Evet yönetmeninden setçisine, yapımcısından stajyerine, oyuncusundan kurgucusuna bütün emekçiler tam bir inovasyon projesi yaptık. Bu topraklarda adeta üzerlerine ölü toprağı serilmiş binlerce yıllık bir kültürün en görkemli kollarından birini konu alan bir film yaptık. Popülerin vıcık vıcık cirit attığı, vasatın artık neredeyse üstümüzde tepindiği (Tolga Karaçelik'in kulakları çınlasın, ondan kaptım ve uyarladım biraz ama bayıldım "Vasatın Tahakkümü"ne), her şeyin bi çırpıda yapılıp, loop diye yutulduğu, üç5 günde unutulduğu bir dünyada kadim bir sanattan, bizi biz yapan en büyük değerlerden biri olan usta - kalfa - çırak ilişkisinden, liyakatten, bedenden önce gönülde alevlenen aşktan bahseden bir film yaptık. Bu projede çalışan bütün emekçiler birbirlerine usta - kalfa - çırak hiyerarşisiyle bağlı olarak çalıştılar. Yaptıkları işe gönülden aşık olanlarla çalışıldı bütün proje boyunca. "Nesi yeni bunun kardeşim, binlerce yıllık yeni nasıl oluyor?" dediğinizi duyar gibiyim.
Maalesef yenilik Dilsiz'in ta kendisi. Çünkü sırtımızı dayadığımız bu değerler, hat sanatı başta olmak üzere unutturulan, teknolojiye, gösterişe, şamataya kurban edilen kadim sanatlarımız, kültürümüz, toplumsal özelliklerimiz, renklerimiz anlatıldığında, hatırlatıldığında toplumun büyük çoğunluğu yeni bir şey olarak algılıyor. O kadar yabancılar ki bunlara, daha doğrusu kendilerine. Kim Milyoner Olmak İstiyor yarışmasını izleyin, ne demek istediğimi anlayacağınızdan eminim.
Uzun lafın kısası, yahu Allahaşkına; ha bire "biz binlerce yıllık bir tarihin, kültürün üzerinde oturuyoruz!" diye böbürlenip duruyoruz. Yeter yahu, otur otur sıkılmadık mı? Haydi kalkalım artık, geç oldu. Bu saatten sonra vesait de bulunmaz :) Elalem uzayı arşınlıyor, biz bu topraklardan dünyayı sallayacak bir hikaye çıkaramıyoruz. Hamasetten, laf sokmaktan, rövanş hırsından, kolaya kaçmaktan kurtulup, pas vermiyoruz. Paylaşamıyoruz, hepsini geçtim mutlu olamıyoruz. Ben Dilsiz'in, Küçük Şeyler'in, bağımsız sinemanın, Shenema'nın, Anadolu'daki şehir festivallerinin ve bizi biz yapan değerlere sımsıkı sarılıp, günümüz teknolojisini ve üzerine oturduğumuz (bak gene dedi yaaa!) binlerce yıllık kültürü harmanlayıp üretenlerin, bu üretilen eserlere hak ettiği değeri verenlerin başaracağına inanıyorum. İnovasyonun kralını yapacaklar!
Bu ödülü bu vesileyle aslını unutmayan yenilikçilerin adına alıyorum...

Diyemedim.
Çok heyecanlandım, ben Emin Gürsoy değilim bile diyemedim :(
ne yapayım yahu, haftada bir sahneye çıkıp ödül almıyorum ki...

11.12.2019

5 Eylül 2019 Perşembe

bay HİÇ...

Bi adamla tanıştım bugün. Bi toplantı masasında oturuyorduk üç dört kişi. Sıkıntılı bi konuydu toplantının konusu. Bi yerden sonra sesler boğuklaşmaya başladı. Anlaşılmaz bi takım garip seslere dönüşen kelimeler, cümleler hiç anlaşılmaz oldu. Bi de ne oldu biliyor musunuz? Yeni tanıştığım adamın içinden başka bi adam daha çıktı. Durup dururken, bi anda. Aynısından bi tane daha.
İçinden adam çıkan adam toplantıyı dinlemeyi bırakıp, kendi içinden çıkan adamla konuşmaya başladı. Üstelik ben de toplantıda konuşulanları değil, bu adamların seslerini duymaya başladım. 
Hatta bizimkilerin muhabbeti daha da sürükleyiciydi. Toplantıdan uzaklaştım, bu yeni alevlenen kavgayı dinlemeye ve izlemeye başladım. Aslında kavgayı içerden çıkan başlattı...

İçerden çıkan, içinden çıktığı adamın yüzüne tükürdü önce. İkizi olan diğeri tek kelime etmedi. İçerdeki bu kez köpek azarlar gibi sordu: "Neden yaptın oğlum? Ben de soruyorum neden yaptın?" 

İçinden adam çıkan adam, "Sandım ki herkesi mutlu edersem, herkese evet dersem, herkes beni sever. Böylece ben de iyi bi insan olurum. Ama geldiğim hale bak. Bırak iyi insan olmayı, çok kısa süre önce insanlıktan çıktım, bi yakınımı kaybettim. Yok Allah'a şükür aslan gibi, yaşıyor. Ayağına taş değmesin. Ama, '...artık benimle görüşmek istemediğini' söyledi. 'Onun geleceğini çaldığımı' söyledi ve haklıydı..." diye cevap verdi.

İçerden çıkan bu kez ayağa kalkıp, içinden çıktığı adamın üzerine doğru eğildi, "Bu kadarla kalacak bu çöküş diye düşünüyorsan, tam bir gerizekalısın dostum! Daha kimleri kaybedeceksin ve neleri kim bilir? 

Az önce içinden adam çıkan adam, tükenmiş bir "tükenmez" kalemin bıraktığı iz ne kadar anlaşılırsa, o kadar anlaşılan bir sesle konuşmaya başladı. "Ne saçmadır şu "tükenmez" kalem safsatası. Adıyla bu kadar zıt başka bir varlık var mı bilmiyorum. Tükendiğini bildiğimiz halde, topluca hepimiz elemana "tükenmez" deriz. Daha fenası bazılarımız kendini "tükenmez" zannederler. 
Mesela ben! Kıçı kırık bir kurşun kalemken, kendimi tükenmez kalem zannettim. Hiç bitmem, hep yeterim zannettim. Otu boku ben çözerim zannettim. Her şeyi berbat edip, daha çok düğümledim." 

Masadaki toplantı, tepeden tırnağa suçlu bi hükümlünün idam sehpasındaki çaresiz çığlıkları kadar sessiz ve kanatıcı bi şekilde sürmekteydi. Duyduğum sesler, konuşacak bi şeyi kalmamış insanların kaybolan cümlelerinin bulunmasına yardımcı olmuyordu elbette! Toplantıdan çok, gözümün önünde kopan iç savaşı merak ediyordum. Görünürde silah falan yoktu ama açılan yaralar derindi. 

İçerden çıkan, içinden çıktığı adama saldırdıkça, kendisi de en az onun kadar yaralanıyordu. 
Birden bi şey hatırlamış gibi; "Ulaaan! Tanıdım seni. Tutamayacağın sözler verdin, boyundan büyük işlere bulaştın, di mi? Hani şu meşhur bi kahraman vardı. Neydi onun adı? Yok, yok! Marvel karakteri değil. Gerçek bunlar. Her yerdeler. Sokakta, işte, evde. Attılar mı mangalda kül bırakmazlar! Ama iş gerçekten savaşmaya gelince, kıvrak bir vücut hareketiyle, hooop! Meydan'dan sıvışırlar hemen! Sen de onlardansın di mi? UCUZ KAHRAMAN!" diye bağırmaya başladı.
Bağırmanın bo.unu çıkarmış bi halde bağırıyordu...

İçinden adam çıkan adam iyice masaya gömülmüştü, zar zor duyulan cılız bi sesle cevap verdi, "İlk kez bi meydandan kaçmadım. Kaçamadım. Yollarım bitti. Labirentin yanlış koridorlarını seçmişim. Kaçtım kaçtım, gittim bodoslama duvara tosladım. Kaldım meydanda bi başıma. Çıkış yolunu hiç göremedim. Oysa dosdoğru olan yol bi taneymiş. En kıvrımsız, en düz olanı. 'Ağzından çıkan söz; ağzından çıkana kadar senin, çıktıktan sonra sen onun esiri olursun.' Bu cümleyi ilk duyduğumda doğru anlamış olsaydım, bugün bunlar gelmezdi başıma."

"Anladım diyorsun yani. Valla züccaciye dükkanına giren fil gibi, etrafı kırıp dökmeye başladığında anlasaydın da, bunca kalbi kırmayıp, bunca canı yakmasaydın. Oğlum farkında mısın? Sen zararın ağababasını sana en yakın insanlara vermişsin. Gücün onlara mı yetiyor ha?" 

Son sorunun cevabına inanmak istercesine sordu bunu İçerden çıkan! Gerçekten duyacağı şeye inanmak, inanacağı cevabı duymak istiyordu sanki. Bi doğum sancısıyla, son nefesini vermeye çalışan bi ağır yaralı kavga ediyor gibiydi. Biri bi an önce ölmeye çabalıyordu, diğeri yeniden doğmaya! Ama hangisi hangisiydi belli değil! Çünkü ikisi de aynı adamdı aslında. Ben iyice kopmuştum ama masadaki toplantı akıp gidiyordu tüm sıkıntılı ağırlığıyla.

İçinden adam çıkan adam, son bir gayretle doğruldu. Sesini duyurmak istercesine derin bi nefes çekip, sesini olabildiği kadar yükseltti. İçinden çıkıp kendine hesap soran adamın gözlerinin içine baka baka konuştu; "Ne bok yediğimin farkındayım. Bu çöküşü durduramazsam, enkazın altında kalacağım ve düpedüz yok olacağım. Yanımda birilerini de yok ederek. Benim yerime bi şeyler yapacak birilerini aramaktan, bulduklarımı kırıp dökmekten, ipe sapa gelmez vaadlerde bulunmaktan kurtulmalıyım. Önce ben kurtulmalıyım! Kurşun kalem olduğumu kabullenmeliyim. Tükendiğimi anlamalıyım. Önüme çıkan herkesi ve her şeyi tükettiğimi fark etmeliyim." 

İçerden çıkan alaycı bi şekilde ve "mikrofona konuş" hareketini çekerek; "Sen onu külahıma anlat hacıt!" dedi. "Kim inanır sana bu saatten sonra?" 

Bizimki son bi gayret ayağa kalktı. Sesini duyan var mı diye sağa sola bakındı bi. Etrafta kimseler yoktu. Tamamen koptuğumuz toplantı da çoktan bitmişti bu arada. Aldırmadı. Yutkundu.
Son kurşununu atmadan önce iyice nişan alan bi avcı gibi nefesini derin derin içine çekti ve tuttu. Sonra ağzını açtı. Soluksuz konuşmaya başladı. Dursa tekrar cümleyi en başından kuramayacağı her halinden belliydi. "Dibe vurdum. Ruhum yangın yeri. O kadar ki, cehennem yanında serin kalır. Buradan aşağısı karanlığın en karası, yalnızlığın en soğuğu... Canını yaktığım herkes ve en çok da sen! Sebepsiz yere beni sırtlayan sen! Canı yana yana yanımdan hiç ayrılmayan sen! Son bi şans istiyorum. Ben böyle bi adam değilim, ben buraya varmak için çıkmadım bu yola! Bu şekilde yürümek değil amacım!"

Adamın sözleri bittiği anda bulanıklaşan her şey netleşti yeniden. Demin kendi içinden çıkan adam da kaybolmuştu artık. Ben ve yeni tanıştığım adam baş başa kaldık. Ağzı burnu kan içindeydi. Ne ara yemişti bu kadar dayağı anlamadım. Kolunu kaldıramıyordu ama ayakta durmaya çalışıyordu bi yandan da. Benim orada olduğumu unutmuştu adeta. Hala deminden beri konuştuğu ikizini arıyordu. Gözleri kan çanağı çıktı odadan usulca. 

Toplantı odasında tek başıma kaldım. Gidenin arkasından baktım. Darağacındaki Temel geldi aklıma. Son sözünü sorduklarında bi şey der ya hani. Sonra gülünür deli gibi. 
Yeni tanıştığım adamın ızdırabını hissettim. Bunca şeyi yapmış biri, bi daha nasıl güler acaba?   

04.09.2019

5 Mayıs 2019 Pazar

bayandan temiz, ihtiyaçtan satılık


1977 model Murat 124, lacivert. bi gün okuldan gelmişim, pencere kenarındaki minderlikte, bi dilim ekmeğin üzerine sana yağ sürülüp şeker ekilmiş. bi yandan onu dişliyom, bi yandan değiş tokuştan aldığım tommiks'imi okuyom. bi ara kafamı kaldırıp camdan dışarı baktım, tam o sırada kapının önüne yanaştı. içinden babam indi. annem falan kapıya çıktık, anaaaa! araba almış babam. hem de o biçim "etiket" yani. dünyalar benim olmuştu. sonra bi gün yayan geldi eve. "sattım arabayı" dedi. dünyalarım yıkılmıştı. ne kadar ağladığımı hiç unutmam. bi daha hiç araba almadı babam :(

1993 model Broadway, gri. yeni kasa. ilk arabam. bi gün sabahladım montajda, eve dönerken TEM'de kamyonun altına girdim. sattığım galerici içeride işlemleri yapıp yanıma geldiğinde, beni arabayla konuşurken buldu. vedalaşıyordum. birden onu farkedip toparlandım; "umarım değerini bilen birine satarsınız di mi?" dedim. adam bıyık altından gülüp, "o da bi şey mi abi, savcılıktan temiz kağıdı bile isteriz" diye dalga geçmişti benimle. çok ağlamıştım ondan ayrılırken.

1996 model Pejo 106 S16, şeytan kırmızısı. şeytan gibiydi hakkaten. LPG tankeri çıktı üstüme, araba pert :( gözüm gibi bakardım, kulak pamuklarıyla temizlerdim. çift çıkışlı Remus eksoz taktıralı 1 ay bile olmamıştı :(

1997 model Fiat Uno 1.3sxi.e kum grisi. plakasını hatırlamıyom. geldi geçti, acımadı ki, acımadı ki...

2000 model Pejo 306xr, çin mavisi. bildiğin GS plakalı arabayı bildiğin lacivert renk almıştım ve çin mavisi diye yutturdular bana :( emektar çok kahrımı çekti. uzun yıllar kullandık, hakkını helal etsin valla. bi çok anıyı bagajında, torpidosunda, koltuğunda bıraktık satarken...

1987 model Murat 131 Şahin, çivit mavi. kapısını kapatınca tavan lambası yanıyodu, 2004 yılında kaputundan vidasına, sinyal lambasından halısına sıfır yaptım, yine sabahladım bi gece, bi taksici E5'in ortasında 2 kez çarptı. bi daha yaptım. onun keyfini ve havasını hiç unutmuyom. çok üzülmüştüm satarken. yine çürümeye başlamıştı ve üçüncü kez yaptıramadım :(

1990 model BMW 316i, beyaz. Alman arabası başkaymış dediğim canım beyaz gülüm. çok güzeldi, çok bakımlıydı, ha bire BMW logolarını sökerdi hırsızlar, acayip uyuz oluyodum.
parasızlıktan sattığım ilk arabamdı o. son olur sanmıştım. 
tesisatı da çok sağlamdı bu arada. sattıktan aylar sonra yeni sahibinin kaza yaptığını duydum, 
çok üzüldüm. satarkan de çok üzülmüştüm zaten :(

2015 model Toyota Yaris Skypack, sedefli beyaz. eski eşim kullanıyor. garaj arabası. kazası, belası yok. park sensörü var, bi de arkayı gösteren kamerası var. 
2000 yılından beri iki arabada da kullandığımız GS plakasıyla birlikte, 
ihtiyaçtan satılık.
ilan linki aşağıda. 
tanıdığa giderse gözüm arkada kalmaz.
hatta arada bir plakayı da görme şansım olur.




05 Mayıs 2019


30 Nisan 2019 Salı

başka bi dünya mümkün...

benim başka bi dünyada yaşamış bi arkadaşı olan arkadaşım var.
o da bi şey mi? benim başka bi dünyada yaşamış benim var.

biz hiç az falan da değiliz. 
kim bilir belki biraz yorulmuşuz, belki biraz kırılmışız, 
kimine göre de "tatlı su" balığıyız. 
ama kalabalığız!
kötü insanlar diiliz. fazla cesur diiliz sadece. 
valla kolay diil bence.
eğitim diye bize yaptıklarını yapsalar size, 
bizden daha kolay gelirdiniz dize... 

ancak,
Seviyorum birisini,
Nasıl desem bilmem!
Allaaam 3. satırı unuttum.
İlk harflere baksana!
tadında yavuklu teklifi yapabilen, onu da kıza ulaştırmak için abisinden, babasından, kızın komşusu olan bekçi amcadan, kızın evlerinin oradaki bakkaldan, manavdan, terziden, kitapçıdan (kırtasiye değil kitap satan kitapçı), kahveciden, mahalledeki dedikoducu teyzelerden, öğretmenden, müdürden, müdür yardımcısından, matematikçiden, sosyalciden, okuldaki kantinciden, görevliden (adı sakat adamın zaten), kendi babandan, amcandan, dayından, komşu amcadan... 
bunları atlatıp, kızın en yakın arkadaşına, bilemedin bi akrabasına vericen...  
hadi bilemedin çeşme başında görücen ve en az iki üç hafta uzaktan bakışcan (kesişmek)...
yahu lafı uzatmaya gerek yok, nişanlınlan ve onun yürüyebilen irili ufaklı bütün akrabalarıyla birlikte sinemaya gidicen daha ne diyeyim kardeşim!

oğlum bize bi şeyleri kafamıza vura vura verdiler!
"tanımadığın insanlardan bi şey isteme" tembihlerinden,
"ama biraz yardım edin Memedali Bey (geçmişler olsun, acil şifalar dilerim)" 
moduna hepimiz geçemedik bu yüzden.

üstelik sanki bize biri ilk emir "paylaş" demiş gibi paylaşmışız.
olanı tabii ki, 
olmayanı paylaşmak ne ki?
demeden, 
"ne var ne yok" bile paylaşmaktan, hepsi benim olsun çabasına uyum sağlayamamışız...

ama diyom ya, paylaştıkça çoğalmışız bi yandan.
büyüklerimiz, küçüklerimiz, yaşıtlarımız, eşimiz, dostumuz...
sevenimiz ve sevmeyenimiz olmuş.
ama çoğalmışız valla.

bi gaz gerekiyormuş bize ki;
zaten bizi en çok gazla harekete geçirmişler yıllarca.
manitasını gören magirusçu gibi arada bi "ara gaz"lara gelmişiz :) 
iki tatlı dile içimizdeki "yorgun demokrat"ı haylamışız gizliden gizliden...

geçenlerde aydık biraz, 
işe uyandık bu yaz :)
bahar gelmeden yaz gelmiyor dedik,
bahar demek "emek" demek,
fidan demek,
bağ bahçe, çapa kürek demek
dedik...
tohum dedik!
fide dedik!

umut ekiyoruz,
gelecek biçeceğiz!
güzel bir ülke, 
insan gibi yaşanan bi...

başka bi dünya mümkün!

not: bu yazımı 30 Nisan 1980 gecesi, bir cemse asker, iki cip polisle evinden alınıp, 10 gün boyunca kendisinden haber alamadığımız, kulakları çınlayasıca annem tarafından sıkı sıkı giydirilip dualarla yolladığımız, on gün sonra ayağına küçük ayakkabılarını çorapsız giymiş ve üstünde kirli gömlek, yırtık pırtık bi ceketle dönen, bana "Galatasaraylılık" ve "dik kafalılık" gibi paha biçilmez bir miras bırakan babam, rahmetli Tırcı "Pala" Ersin'e ithaf ediyorum.

30 Nisan 2019







24 Nisan 2019 Çarşamba

alman vatandaşı olmak...

23 Nisan 2019'da bi çocuğumuz "gelecek hayallerin nedir?" diye sorulduğunda bi kaç tane hayalinden bahsediyor ve Almanya'da okumak istediğini, Alman vatandaşı olmak istediğini söylüyor.
sunucu şok! 
zorlama sahte bi tebessüm, evelenen gevelenen bi kaç yalan cümle, 
hiç beklemediği bu cevabın ruhunda yarattığı bozulmayı gizleyemiyor...

üzülerek izledim ama hiç şaşırmadım. 

ya ne deseydi yavrucak?

eğitimime burada devam etmek istiyorum.
öğrenciliğim boyunca başıma gelmeyen kalmasın istiyorum... 
sudan sebeplerle tutuklanmak istiyorum. 
yedi sülalem fişlensin istiyorum... 
soruları çalınan sınavlarının neyi ölçtüğü,
çıkan sonuçlardan belli okullarda okumak istiyorum...
"bacasız fabrika" derlerdi turizme benim zamanımda, o misal "hocasız okul" mezunu olup, akla zarar işler yapmak istiyorum...
mezun olunca iş bulmak için kapı kapı gezmek;
300 kişilik geçici iş kadrosuna başvuran
33bin kişinin arasından torpille elenmek, 
okuduğum okulla alakasız bir işte, 
asgari ücret, SSK, yol + yemek...
haa bi de çocuk yardımı alarak yaşamak istiyorum. 
çocuğum ya bi magandanın kör kurşununa,
ya da ehliyetsiz bi dangalağın aşırı hızlı arabasına denk gelsin istiyorum. 
sapıklara sıra gelir mi bu kalabalıkta onu düşünmek bile istemiyorum :(

akademisyen olayım, sürüm sürüm sürüneyim, 
ticaret yapayım, mal alıp satayım, hizmet üreteyim,
ama hakkımı asla ve asla alamayım, patır patır batayım istiyorum...

sanatçı olayım, takipçilerim sosyal medyada küfür etsin, taciz etsin, 
musallat olsun.. ama "takipçim" olmaları önemli. beni sevmeyen hayranlarım fiziken saldırsınlar istiyorum.
eserlerim yasaklansın, korsanını satanlar köşe dönsün...

bilim adamı olayım, itilip kakılayım, adam yerine konmayayım...

bürokrat olayım, oradan oraya sürüleyim...

gazeteci olayım, hapislerde çürüyeyim, tehdit edileyim, olmadı "müessir" bir saldırıda "dış güçler" tarafından katledileyim...

hukukçu olayım, gukuk kuşlarını ürkütmeyeyim...

işçi olayım, iş kazasında öleyim, öldüm diye suçlanayım...

sporcu olayım, parasızlıktan pazarda don sütyen satayım, 
başarılı oldukça (futbolcu değilim diye) bin pişman olayım...

e hiç bi şey olamadım, ev kadını olayım; aile içi şiddete uğrayıp, tecavüzcüme sığınayım... dayak atan kocamdan kaçıp, en önce babamdan, sonra da önüme gelenden dayak yiyeyim.

o da olmadı sıradan bi vatandaş olayım, mesela işe giderken, maça giderken, bakkaldan ekmek almaya giderken... 
her hangi bi şey yaparken "görünmez" değil, "tedbir alınmaz" kazaya kurban gideyim!

mi diyecekti yavrucak?

bu işin sağı solu, Türk'ü Kürt'ü, inançlısı deisti kalmadı!

saldırı en zayıf noktamızdan yapılıyor...

umudumuzu hedef aldılar, onu yok etmeye çalışıyorlar!

asıl hedef çocuklarımız, gençlerimiz...

geleceğimiz!

#delibando

24 Nisan 2019







18 Nisan 2019 Perşembe

eski Türkiye...

ne var yani. yağmur çamur demeden, karda kışta, gırtlağımızı yırta yırta andımızı okuduk. ırkçı falan da olmadım. bahçe içinde iki evimsi, bir gecekondu ve bir ev diyebileceğimiz bir yerde doğdum büyüdüm. bu yapıların birinde amcam ve ciciannem, birinde babaannem, annem babam ve kızkardeşlerim, ikisinde de kiracılar yaşardı. Vanlı, Ağrılı, Adanalı, Roman... ne babaannem, ne amcam, ne ciciannem ya da annem, ne kardeşim, ne de ben onların nereli olduklarıyla zerre kadar ilgilendik. çünkü bizim, boşnak, pomak, maaacır, göçmen komşu ve akrabalarımız vardı. üç bayram günü bayram ritüellerinin hepsini yapmak için az gelirdi. o kadar çok misafir gelir ve misafirliğe gidilirdi ki, son misafirlikten kalkışlar genelde gece on, on buçuk falan olurdu. "isim-şehir"in en heyecanlı yerinde :(
bayram tatili (hem de indirimlisinden, erkenlisinden) hep yeni Türkiye'nin işleri. eşeğin alışık olmadığı ot, karın ağrısı yapar (Bebek Lord'u Engin Abi'me saygılarımla...) misali; bayramlarda taile gitmeyi hiç sevmem, sevmedim, sevmeyeceğim. 
inşallah bu sene Şeker Bayramı'nda gidebildiğim herkese gideceğim. bugüne kadar ihmal ettiğim büyük küçük herkesten özür dilerim.

sokaklarımız çok çamurluydu, Uğur Dündar ki; kendisi Sefaköy Gençlik Spor'un eski kalecilerindendir. siyah beyaz zamanlarda, faşist cunta Safraköy'ü Sefaköy yapıp, tabeladan başka bi şeyi değiştirmeyince bi haber programına konu yapmıştı, "Sefaköy mü, Cefaköy mü?" diye. 
o çamurun içinde bata çıka okula gider gelirdik. paçalarımız da, kalplerimiz de tertemizdi.
ama ariyel omo falan yoktu. 
"mintaxla canım minyaxla"daydık.
" inş canım yaaa!" icad olmamıştı, mertlik bozulmamıştı...

ya da tam akşam televizyonun açılış saatinde annem suya yollardı aşşaa çeşmeye :( onun suyu içilirdi, yukarı çeşme "acı çeşmeydi". sonra o içilen çeşmeden içilen suyla kolare oldu millet :)
sonra klor dağıttılar maalleye, kurtulduk hepimiz. sonra evlere su gelince iki çeşme de önce kurudu ya da kapatıldı ve maalesef onunla da yetinilmeyip toprağa gömüldü. 
su kuyruğunda bekler, çıkan kavgaları izler ya da bizzat içinde olurduk. ama ertesi gün aynı kuyrukta bekleyen aynı insanlar barışırdı "ıslak tülbent kurumadan"... kin tutulmazdı. 
bu çeşmeler büyük kavgalara olduğu kadar, büyük aşklara, kara sevdalara da tanıklık ederlerdi. 

yukarı çeşmenin yalağında ilk yüzme eğitimimi aldığım sırada bir gün, yalağın içine dalıp çıkarken donlarım düşe düşe; bi eşşek arısı tam da kendi beyaz kıçımdan soktu. ağlaya ağlaya eve gittiğimde melek annem de nükleer başlıklı güdümlü terliğiyle bi güzel dövdü beni. elleri dert görmesin, keşke birazcık daha döveymiş. ama aile içi şiddete maruz kalmadık. travmalarımız olmadı, "pedagog" kelimesini ilk kızım dünyaya geldiğinde duydum. eski Türkiye'de terlik dayağından kurtulamazdık ama, onun bile durduramadığı çoook cazip keyifler vardı birader... mesela teravih namazında hacı amcaların ensemizde şaklattığı şamarları bile bile namazda kıkırdamak! 
eğlence kısmı kıkırdamak değil ki, şamarı yemeden kim çıkacak camiden onun derdindeydik biz. şamardan kurtulmak geçici bi mutluluk ve övünç vesilesiydi bizim için. çünkü namazda kıkırdağımız haberi camiden kaaveye, kaaveden eve bizden önce gelir, terlik dayağından yine kurtulamazdık. oğlum daha piyasada tivıtır mivıtır yok bu arada! ama Sefaköy'ün bahçeli evlerinde sakalar, floryalar, dereboyunda bülbüller ötüşürdü ve hiç biri mavi değildi :P

komşuda Allah saklasın bi cenaze olursa, bütün mahalle 7 gün (7'si okunana kadar) televizyon açmazdı. zaten mahallede henüz her evde televizyon yoktu. ya da yeni bi komşu taşınınca annemler ve diğer komşular yeni gelen aileye bi hafta boyunca sırayla yemek yapıp götürürlerdi. tabii ki kaplar boş gelmezdi. bu insanlar komşuydular ve neye inandıklarını, nereli olduklarını sorgulamaz ve saklamazlardı... "nerelisin hemşerim* sorusu muhabbet olsun diye sorulan, laf ola beri gele bi soruydu. zaten aslında tam da "Ne Mutlu Türk'üm Diyene!" demek gibi bi şeydi? küçükken bu soruyla açılan tadı doyumsuz sohbetleri dinlerken merak ederdim. insan hemşerisine "nerelisin" diye neden sorar, anlamazdım. ama sonra çaktım köfteyi. hemşeriyiz çünkü aynı ülkede yaşıyoruz. nerelesin yani nereden koptun geldin buralara, ne iş yaparsın, neye ihtiyacın var, ne derdin var, kimin kimsen var mı... gibi iştah açıcı, aperatif sorulardan biriydi. o-hoooo! daha bunun "askerliği nerede yaptın","n'oolcak bu memleketin hali", "fener bu sene kesin şampiyon" başlıklı arama konferansları var. yahu "n'oolcak bu memeleketin hali" konseptini alıp Siyaset Meydanı diye program yaptı Ali Kırca, yıllarca gece yarılarına kadar uykusuz izledi bu millet. öyle konuklar da ünlü eskisi ya da ününün nesi ünlü belli olmayan "selebriti" çakması falan diiiil, kelli felli siyasetçiler de katılırdı bu meydana. zaten adı da o yüzden Siyaset Meydanı idi. eski Türkiye'nin politikacıları darbe yiye yiye politika yaparlarken, hem mitinglerde, hem televizyonlarda canlı canlı, eşit sürede tartışırlardı. çok sert sözler söylerlerdi ama hakaret etmezlerdi. illa ama illa eleştirlerinde bi espri, ince bi laf sokma olurdu. bi çoğu çok daha anlayışlı, toleranslıydı. 

yeni Türkiye'nin kaybettiği, unuttuğu ya da her vesileyle üstüne çıkıp tepindiği eski Türkiye'nin bi köyünde doğdum, büyüdüm ben.
yeni Türkiye'nin kaybettikleri benim harcımda var. hafızamda var. 
ne geliyorsa başımıza unutmaktan geliyor.
ben unutmadım. 
benim gibi hala unutmayan insanları tanıyorum.
benim gibi hala unutmayan insanları arıyorum.
Köy Enstitülerini, Halkevleri'ni, Tanzim Satışları (çadırdan, sök/tak değil, sabit), "sadece" sinemaları, aile çay bahçelerini, gazinoları, mangalsız piknikleri, semt plajlarını, cennet yazlıkları (site ama tatil köyü gibi olmayan), yaz aşklarını, ilk öpüşmeleri, gizli saklı sigara içmeleri, manitanın abisinden kaçmaları, maalle maçlarını, saklambaçı, dokuztaşı, misketi hatırlayanları çağırıyorum...

umutla, kıt kanaat ama mutlu mesut ve kardeşçe yaşadığınız o eski Türkiye'yi unutmuş olamayız! 
çocuklarımıza borçluyuz!

eski Türkiye'de şimdiye bahar çoktaaan gelmişti. 
bugün geç de olsa bi türlü gelemeyen bahara inat, 
benim içimde çiçekler çoktaaan tomurcuklandı..!  

#delibando
18.04.2019