5 Eylül 2019 Perşembe

bay HİÇ...

Bi adamla tanıştım bugün. Bi toplantı masasında oturuyorduk üç dört kişi. Sıkıntılı bi konuydu toplantının konusu. Bi yerden sonra sesler boğuklaşmaya başladı. Anlaşılmaz bi takım garip seslere dönüşen kelimeler, cümleler hiç anlaşılmaz oldu. Bi de ne oldu biliyor musunuz? Yeni tanıştığım adamın içinden başka bi adam daha çıktı. Durup dururken, bi anda. Aynısından bi tane daha.
İçinden adam çıkan adam toplantıyı dinlemeyi bırakıp, kendi içinden çıkan adamla konuşmaya başladı. Üstelik ben de toplantıda konuşulanları değil, bu adamların seslerini duymaya başladım. 
Hatta bizimkilerin muhabbeti daha da sürükleyiciydi. Toplantıdan uzaklaştım, bu yeni alevlenen kavgayı dinlemeye ve izlemeye başladım. Aslında kavgayı içerden çıkan başlattı...

İçerden çıkan, içinden çıktığı adamın yüzüne tükürdü önce. İkizi olan diğeri tek kelime etmedi. İçerdeki bu kez köpek azarlar gibi sordu: "Neden yaptın oğlum? Ben de soruyorum neden yaptın?" 

İçinden adam çıkan adam, "Sandım ki herkesi mutlu edersem, herkese evet dersem, herkes beni sever. Böylece ben de iyi bi insan olurum. Ama geldiğim hale bak. Bırak iyi insan olmayı, çok kısa süre önce insanlıktan çıktım, bi yakınımı kaybettim. Yok Allah'a şükür aslan gibi, yaşıyor. Ayağına taş değmesin. Ama, '...artık benimle görüşmek istemediğini' söyledi. 'Onun geleceğini çaldığımı' söyledi ve haklıydı..." diye cevap verdi.

İçerden çıkan bu kez ayağa kalkıp, içinden çıktığı adamın üzerine doğru eğildi, "Bu kadarla kalacak bu çöküş diye düşünüyorsan, tam bir gerizekalısın dostum! Daha kimleri kaybedeceksin ve neleri kim bilir? 

Az önce içinden adam çıkan adam, tükenmiş bir "tükenmez" kalemin bıraktığı iz ne kadar anlaşılırsa, o kadar anlaşılan bir sesle konuşmaya başladı. "Ne saçmadır şu "tükenmez" kalem safsatası. Adıyla bu kadar zıt başka bir varlık var mı bilmiyorum. Tükendiğini bildiğimiz halde, topluca hepimiz elemana "tükenmez" deriz. Daha fenası bazılarımız kendini "tükenmez" zannederler. 
Mesela ben! Kıçı kırık bir kurşun kalemken, kendimi tükenmez kalem zannettim. Hiç bitmem, hep yeterim zannettim. Otu boku ben çözerim zannettim. Her şeyi berbat edip, daha çok düğümledim." 

Masadaki toplantı, tepeden tırnağa suçlu bi hükümlünün idam sehpasındaki çaresiz çığlıkları kadar sessiz ve kanatıcı bi şekilde sürmekteydi. Duyduğum sesler, konuşacak bi şeyi kalmamış insanların kaybolan cümlelerinin bulunmasına yardımcı olmuyordu elbette! Toplantıdan çok, gözümün önünde kopan iç savaşı merak ediyordum. Görünürde silah falan yoktu ama açılan yaralar derindi. 

İçerden çıkan, içinden çıktığı adama saldırdıkça, kendisi de en az onun kadar yaralanıyordu. 
Birden bi şey hatırlamış gibi; "Ulaaan! Tanıdım seni. Tutamayacağın sözler verdin, boyundan büyük işlere bulaştın, di mi? Hani şu meşhur bi kahraman vardı. Neydi onun adı? Yok, yok! Marvel karakteri değil. Gerçek bunlar. Her yerdeler. Sokakta, işte, evde. Attılar mı mangalda kül bırakmazlar! Ama iş gerçekten savaşmaya gelince, kıvrak bir vücut hareketiyle, hooop! Meydan'dan sıvışırlar hemen! Sen de onlardansın di mi? UCUZ KAHRAMAN!" diye bağırmaya başladı.
Bağırmanın bo.unu çıkarmış bi halde bağırıyordu...

İçinden adam çıkan adam iyice masaya gömülmüştü, zar zor duyulan cılız bi sesle cevap verdi, "İlk kez bi meydandan kaçmadım. Kaçamadım. Yollarım bitti. Labirentin yanlış koridorlarını seçmişim. Kaçtım kaçtım, gittim bodoslama duvara tosladım. Kaldım meydanda bi başıma. Çıkış yolunu hiç göremedim. Oysa dosdoğru olan yol bi taneymiş. En kıvrımsız, en düz olanı. 'Ağzından çıkan söz; ağzından çıkana kadar senin, çıktıktan sonra sen onun esiri olursun.' Bu cümleyi ilk duyduğumda doğru anlamış olsaydım, bugün bunlar gelmezdi başıma."

"Anladım diyorsun yani. Valla züccaciye dükkanına giren fil gibi, etrafı kırıp dökmeye başladığında anlasaydın da, bunca kalbi kırmayıp, bunca canı yakmasaydın. Oğlum farkında mısın? Sen zararın ağababasını sana en yakın insanlara vermişsin. Gücün onlara mı yetiyor ha?" 

Son sorunun cevabına inanmak istercesine sordu bunu İçerden çıkan! Gerçekten duyacağı şeye inanmak, inanacağı cevabı duymak istiyordu sanki. Bi doğum sancısıyla, son nefesini vermeye çalışan bi ağır yaralı kavga ediyor gibiydi. Biri bi an önce ölmeye çabalıyordu, diğeri yeniden doğmaya! Ama hangisi hangisiydi belli değil! Çünkü ikisi de aynı adamdı aslında. Ben iyice kopmuştum ama masadaki toplantı akıp gidiyordu tüm sıkıntılı ağırlığıyla.

İçinden adam çıkan adam, son bir gayretle doğruldu. Sesini duyurmak istercesine derin bi nefes çekip, sesini olabildiği kadar yükseltti. İçinden çıkıp kendine hesap soran adamın gözlerinin içine baka baka konuştu; "Ne bok yediğimin farkındayım. Bu çöküşü durduramazsam, enkazın altında kalacağım ve düpedüz yok olacağım. Yanımda birilerini de yok ederek. Benim yerime bi şeyler yapacak birilerini aramaktan, bulduklarımı kırıp dökmekten, ipe sapa gelmez vaadlerde bulunmaktan kurtulmalıyım. Önce ben kurtulmalıyım! Kurşun kalem olduğumu kabullenmeliyim. Tükendiğimi anlamalıyım. Önüme çıkan herkesi ve her şeyi tükettiğimi fark etmeliyim." 

İçerden çıkan alaycı bi şekilde ve "mikrofona konuş" hareketini çekerek; "Sen onu külahıma anlat hacıt!" dedi. "Kim inanır sana bu saatten sonra?" 

Bizimki son bi gayret ayağa kalktı. Sesini duyan var mı diye sağa sola bakındı bi. Etrafta kimseler yoktu. Tamamen koptuğumuz toplantı da çoktan bitmişti bu arada. Aldırmadı. Yutkundu.
Son kurşununu atmadan önce iyice nişan alan bi avcı gibi nefesini derin derin içine çekti ve tuttu. Sonra ağzını açtı. Soluksuz konuşmaya başladı. Dursa tekrar cümleyi en başından kuramayacağı her halinden belliydi. "Dibe vurdum. Ruhum yangın yeri. O kadar ki, cehennem yanında serin kalır. Buradan aşağısı karanlığın en karası, yalnızlığın en soğuğu... Canını yaktığım herkes ve en çok da sen! Sebepsiz yere beni sırtlayan sen! Canı yana yana yanımdan hiç ayrılmayan sen! Son bi şans istiyorum. Ben böyle bi adam değilim, ben buraya varmak için çıkmadım bu yola! Bu şekilde yürümek değil amacım!"

Adamın sözleri bittiği anda bulanıklaşan her şey netleşti yeniden. Demin kendi içinden çıkan adam da kaybolmuştu artık. Ben ve yeni tanıştığım adam baş başa kaldık. Ağzı burnu kan içindeydi. Ne ara yemişti bu kadar dayağı anlamadım. Kolunu kaldıramıyordu ama ayakta durmaya çalışıyordu bi yandan da. Benim orada olduğumu unutmuştu adeta. Hala deminden beri konuştuğu ikizini arıyordu. Gözleri kan çanağı çıktı odadan usulca. 

Toplantı odasında tek başıma kaldım. Gidenin arkasından baktım. Darağacındaki Temel geldi aklıma. Son sözünü sorduklarında bi şey der ya hani. Sonra gülünür deli gibi. 
Yeni tanıştığım adamın ızdırabını hissettim. Bunca şeyi yapmış biri, bi daha nasıl güler acaba?   

04.09.2019

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder