bayram tatili (hem de indirimlisinden, erkenlisinden) hep yeni Türkiye'nin işleri. eşeğin alışık olmadığı ot, karın ağrısı yapar (Bebek Lord'u Engin Abi'me saygılarımla...) misali; bayramlarda taile gitmeyi hiç sevmem, sevmedim, sevmeyeceğim.
inşallah bu sene Şeker Bayramı'nda gidebildiğim herkese gideceğim. bugüne kadar ihmal ettiğim büyük küçük herkesten özür dilerim.
sokaklarımız çok çamurluydu, Uğur Dündar ki; kendisi Sefaköy Gençlik Spor'un eski kalecilerindendir. siyah beyaz zamanlarda, faşist cunta Safraköy'ü Sefaköy yapıp, tabeladan başka bi şeyi değiştirmeyince bi haber programına konu yapmıştı, "Sefaköy mü, Cefaköy mü?" diye.
o çamurun içinde bata çıka okula gider gelirdik. paçalarımız da, kalplerimiz de tertemizdi.
ama ariyel omo falan yoktu.
ama ariyel omo falan yoktu.
"mintaxla canım minyaxla"daydık.
" inş canım yaaa!" icad olmamıştı, mertlik bozulmamıştı...
" inş canım yaaa!" icad olmamıştı, mertlik bozulmamıştı...
ya da tam akşam televizyonun açılış saatinde annem suya yollardı aşşaa çeşmeye :( onun suyu içilirdi, yukarı çeşme "acı çeşmeydi". sonra o içilen çeşmeden içilen suyla kolare oldu millet :)
sonra klor dağıttılar maalleye, kurtulduk hepimiz. sonra evlere su gelince iki çeşme de önce kurudu ya da kapatıldı ve maalesef onunla da yetinilmeyip toprağa gömüldü.
su kuyruğunda bekler, çıkan kavgaları izler ya da bizzat içinde olurduk. ama ertesi gün aynı kuyrukta bekleyen aynı insanlar barışırdı "ıslak tülbent kurumadan"... kin tutulmazdı.
bu çeşmeler büyük kavgalara olduğu kadar, büyük aşklara, kara sevdalara da tanıklık ederlerdi.
yukarı çeşmenin yalağında ilk yüzme eğitimimi aldığım sırada bir gün, yalağın içine dalıp çıkarken donlarım düşe düşe; bi eşşek arısı tam da kendi beyaz kıçımdan soktu. ağlaya ağlaya eve gittiğimde melek annem de nükleer başlıklı güdümlü terliğiyle bi güzel dövdü beni. elleri dert görmesin, keşke birazcık daha döveymiş. ama aile içi şiddete maruz kalmadık. travmalarımız olmadı, "pedagog" kelimesini ilk kızım dünyaya geldiğinde duydum. eski Türkiye'de terlik dayağından kurtulamazdık ama, onun bile durduramadığı çoook cazip keyifler vardı birader... mesela teravih namazında hacı amcaların ensemizde şaklattığı şamarları bile bile namazda kıkırdamak!
eğlence kısmı kıkırdamak değil ki, şamarı yemeden kim çıkacak camiden onun derdindeydik biz. şamardan kurtulmak geçici bi mutluluk ve övünç vesilesiydi bizim için. çünkü namazda kıkırdağımız haberi camiden kaaveye, kaaveden eve bizden önce gelir, terlik dayağından yine kurtulamazdık. oğlum daha piyasada tivıtır mivıtır yok bu arada! ama Sefaköy'ün bahçeli evlerinde sakalar, floryalar, dereboyunda bülbüller ötüşürdü ve hiç biri mavi değildi :P
komşuda Allah saklasın bi cenaze olursa, bütün mahalle 7 gün (7'si okunana kadar) televizyon açmazdı. zaten mahallede henüz her evde televizyon yoktu. ya da yeni bi komşu taşınınca annemler ve diğer komşular yeni gelen aileye bi hafta boyunca sırayla yemek yapıp götürürlerdi. tabii ki kaplar boş gelmezdi. bu insanlar komşuydular ve neye inandıklarını, nereli olduklarını sorgulamaz ve saklamazlardı... "nerelisin hemşerim* sorusu muhabbet olsun diye sorulan, laf ola beri gele bi soruydu. zaten aslında tam da "Ne Mutlu Türk'üm Diyene!" demek gibi bi şeydi? küçükken bu soruyla açılan tadı doyumsuz sohbetleri dinlerken merak ederdim. insan hemşerisine "nerelisin" diye neden sorar, anlamazdım. ama sonra çaktım köfteyi. hemşeriyiz çünkü aynı ülkede yaşıyoruz. nerelesin yani nereden koptun geldin buralara, ne iş yaparsın, neye ihtiyacın var, ne derdin var, kimin kimsen var mı... gibi iştah açıcı, aperatif sorulardan biriydi. o-hoooo! daha bunun "askerliği nerede yaptın","n'oolcak bu memleketin hali", "fener bu sene kesin şampiyon" başlıklı arama konferansları var. yahu "n'oolcak bu memeleketin hali" konseptini alıp Siyaset Meydanı diye program yaptı Ali Kırca, yıllarca gece yarılarına kadar uykusuz izledi bu millet. öyle konuklar da ünlü eskisi ya da ününün nesi ünlü belli olmayan "selebriti" çakması falan diiiil, kelli felli siyasetçiler de katılırdı bu meydana. zaten adı da o yüzden Siyaset Meydanı idi. eski Türkiye'nin politikacıları darbe yiye yiye politika yaparlarken, hem mitinglerde, hem televizyonlarda canlı canlı, eşit sürede tartışırlardı. çok sert sözler söylerlerdi ama hakaret etmezlerdi. illa ama illa eleştirlerinde bi espri, ince bi laf sokma olurdu. bi çoğu çok daha anlayışlı, toleranslıydı.
yeni Türkiye'nin kaybettiği, unuttuğu ya da her vesileyle üstüne çıkıp tepindiği eski Türkiye'nin bi köyünde doğdum, büyüdüm ben.
yeni Türkiye'nin kaybettikleri benim harcımda var. hafızamda var.
ne geliyorsa başımıza unutmaktan geliyor.
ben unutmadım.
benim gibi hala unutmayan insanları tanıyorum.
benim gibi hala unutmayan insanları arıyorum.
Köy Enstitülerini, Halkevleri'ni, Tanzim Satışları (çadırdan, sök/tak değil, sabit), "sadece" sinemaları, aile çay bahçelerini, gazinoları, mangalsız piknikleri, semt plajlarını, cennet yazlıkları (site ama tatil köyü gibi olmayan), yaz aşklarını, ilk öpüşmeleri, gizli saklı sigara içmeleri, manitanın abisinden kaçmaları, maalle maçlarını, saklambaçı, dokuztaşı, misketi hatırlayanları çağırıyorum...
umutla, kıt kanaat ama mutlu mesut ve kardeşçe yaşadığınız o eski Türkiye'yi unutmuş olamayız!
çocuklarımıza borçluyuz!
eski Türkiye'de şimdiye bahar çoktaaan gelmişti.
bugün geç de olsa bi türlü gelemeyen bahara inat,
benim içimde çiçekler çoktaaan tomurcuklandı..!
#delibando
18.04.2019
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder