aşağıda okuyacaklarınız tamamen kendi düşüncelerimdir ve hayal mahsulüdür... bu tarla, kırk yılı aşkın bi süredir fena da mahsul vermemiştir hani..!
bi büyüğüm dedi ki geçenlerde; "sevmek, acı çekmektir!" bunu söylerken yüreğinden korlanmış bi parçayı aldı koydu önümüze! rakı içiyorduk. kabarmıştı yüreklerimiz ve hepimiz kendi kanlı savaşlarımıza bi solukluk ara vermiş gladyatörler gibiydik. kan revan içinde ve nabızlar yüz yirmi! kimimiz sönmüş yangınlarımıza bi bidon benzin daha döktük, kimimiz hala durmamış göz yaşlarımızı içimize akıttık. ama hepimiz yana yana güneşine uçan pervaneler gibi kabullendik bu tespiti! öyle derinden ve öyle sert bi çığlıktı ki bu, kanım çekildi o anda... karşımda, hayatı kendi değirmeninde çoktaaan un ufak etmiş bi dev, muzaffer bi komutan tavrıyla ama biraz kırgın ve çokça aşık, kendi un ufak oluşunu ağzından kaçırıvermişti sanki! çok güzel elleri ve çok güzel bi sesi olan bu dev, sigarasından derin bi nefes çekti, devam etti; "her kim derse ki; sevdim, aşık oldum ve mutluyum, yalandır!"
"işte yine oldu, yine buldum onu! kendisini hiç sevmemiş bi elmayı seven birini daha buldum!" dedim içimden.
üstelik bu kez, gölgesine sığınıp, yüreğimi kavuran güneşimden korunmaya çalıştığım ulu bi çınardan duydum bunları... yapraklarının arasında dans eden rüzgar değil, içimi koparan bi tufandı onun çığlığını bana ulaştıran. zaten belli ki onun yaprakları öyle imbatlarla, meltemlerle dans etmemiş hiç. poyrazlar, karayeller fısıltı kalmış, doruklarında kopan fırtınaların yanında. kocaman devin o yufka yüreğinden dökülen çırılçıplak kelimeler, yıldız kayar gibi yırttı karanlığı. Anadolu kadar eski, dünya kadar kahpe bi mızrak tarafından vurulmuş, yarası bin yıldır kanayan, yalnız bi Anka Kuşu gibi, geldi tünedi kalplerimize bu feryat! çınlaması sabaha kadar devam etti bu sesin! hiç birimiz tek kelime edemedik ve kendi acılarımızı yudumladık çaresizce!
büyük ve güzel gözlerini aça aça, gök gürültüsüne benzeyen sesiyle yüreklerimizi dağlayan ve sabahımızı kıpkırmızı yapan dev, ağır ağır yerinden kalktı, bin yıllık yalnızlığını ve acısını sırtına vurup, kaf dağının tepesindeki köşküne doğru yola çıktı bi süre sonra. kucağımda duran ateş topu hala yanıyor ve boğazıma takılan o şeyi bi türlü yutamıyordum o sırada!
"söz uçar, yazı kalır" dangalaklığına, sözünün arkasında duramayanlar dört elle sarılırken hala; o, sözünü onca ağırlığıyla bırakıp gitti! onun hukukunda ağızdan çıkan her söz, dinine imanına edilmiş yemin gibiydi sanki! sözlerinin arkasında duramayan adam, aşkının karşısında, sevdiğinin yanında nasıl durabilir ki zaten... benimle yaşıt bi aşk hikayesiydi; dev gibi adamı, Nemrut'un zirvesindeki yuvasız bi kartal gibi titreten. hiç bi zaman, hiç bi kağıda sığdıramadığı şiirlerini; göz yaşlarını akıtır gibi akıtırken yüreklerimize, ağzından çıkan her sözü kazıyorduk biz zaten ruhlarımıza. tükenmeye mahkum bi kalem ve ateşe teslim olup kül olacak bi kağıt, nasıl saklardı ki bu çığlıkları, nasıl..?
çektiğim acıları küçümsedim kimselere çaktırmadan. o gözümde daha da büyürken, kendi sefil halim kaçacak delik arıyordu bi yandan! "kırk beş yıl" beklediği sevgili, bi nefes kadar yakınında, onu sürekli tazeleyen bi kan gibi damarlarındaydı... ve o; bin yıldır, bu ateşte kavuruyordu yüreğini... bekliyordu... bu nasıl bi kabulleniş, bu nasıl bi feda edişti kendini... bi kez bile elma ona "ben de seni seviyorum" demiş miydi bilmiyorum. bunu duymak için canını verirdi eminim, bunu duymayı beklerken ömrünü vermişti, veriyordu... saman alevinden daha cansız aşklar geldi aklıma. şimdiki zamanların "osur osur ipe diz" şarkılarından beslenen, ömürsüz kara sevdalara sövdüm ana avrat... aşkından sarhoş olmuş bu dev gibi adama baktım, sonra sarhoş olunca aşık olan adamcıklara güldüm, onların hiç duymadığı utançlar içinde...
ve varbetimin (ustamın) güzeller güzeli hayali süsledi bütün gece, o doyumsuz sohbeti. bin yıldır aynı güzellikte, bi bozkır tanrıçası gibi mağrur, kibirli ve bi o kadar yakıcı ateşiyle dağladı devin yüreğini gözlerimizin önünde... o bronz heykeli bi bakışıyla erittiği gün nasıl güzel ve ulaşılmazsa, bugün de aynı güzelliğiyle ve ulaşılmazlığıyla bizleri de büyüledi... öyle güzeldi ki, öyle uzaktı ki ve öyle vazgeçilmezdi ki, varbet feryat ettikçe, biz isyan ettik!
ve kendi güzel elmamı düşündüm, köhne kayığımın içinde... delik deşik olmuş, ahşabı yosunlu, bata çıka yol almaktan yorgun, limansız yüreğimi susturdum kahrolası çaresizliğimle... susturdukça daha çok çağladı yüreğim. ve ben daha da fazla sevdim, beni sevmeyen elmayı!
devin kutsal bi ayinle kucağıma bıraktığı korlanmış yürek parçasını alıp sakladım, yangın yeri yüreğimin en baş köşesine... kendi yangınıma kattım yarım asırlık alevleri; harlandı, büyüdü ateşim...
gerçek olamayacak kadar güzel bi geceyi, aşk için yanmaya yeminler ederek bitirdik... varbet, bu sahte dünyaya, sahici bi aşk bırakmayı başarmıştı... kendisini sevmeyen elma kadar sahici bi aşk! anladım ki Nazım da bunu söylemişti bin yıl önce!
sen elmayı seviyorsan...
...bundan elmaya ne..?
Bu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilYazmak değil yaşatmak bu! Sen ciddi bir yeteneksin ORTAK! Bu üstlup, bu ifade tarzı ve kusursuz bir anlatım. O geceye gittim ve senin gözünden bir kez daha izledim olanı biteni... Ne diyim ki "ben çok iyi yazıyorum" sananlara ders diye okutulur yazıların. Yüreğine sağlık.
YanıtlaSil