29 Ekim 2015 Perşembe

ateizmin katlanılmaz yavanlığı...

zordur ateist olmak. tatsız tuzsuz, keçiboynuzu gibi bi şeydir. yavandır bildiğin. heyecan yok, hayran kalacağın bi efsane ya da mucize yok! bütün hikayesi inanmamak üzerine kurulmuş bi şeye inanmak gibi çelişkili ve karmaşık bi düşünce biçimidir. ne peşinden koşacağın bi havucun vardır, ne de korkup kötülüklerden geri duracağın bi sopan... yapacağı iyiliklerin burada ya da öbür tarafta ona kazandıracağı bi ödülü olmadığı gibi, pislik bi herif olsa, iki cihanda alacağı bi ceza da konmamıştır önüne ateistin. yani bi ateist iyi bi insansa, sadece iyi bi insan olduğu içindir. bundan elde edeceği en büyük kazanç olsa olsa vicdani rahatlıktır. hesap vereceği en manevi makam aynada gördüğü kendi suratının yansımasıdır. çalmıyorsa çalmıyordur mesela. sadece bunun iyi bi şey olmadığını düşünür ve ölünce en iyi ihtimalle "ulan ne keriz bi adamdı bizimki, eline ne fırsatlar geçti de hiç birini değerlendiremedi dangalak" derler. "iyi bilirdiiiiik!", "helaaaaal olsun!" gibi nidalarla değil de, "ulan bunun cenaze namazı da kılınmaz aslında ama neyse..."lerle gider son yolculuğuna. ha bi de, onun gibi bi kaç ateist alkışlar deli gibi cami avlusunun bi köşesinde. azıcık militan bi kişilikse, "....'lar ölmez!"ler duyulur inceden. huriler, kevser şaraplarından ırmaklar, sonsuz gençlik ve tükenmeyen iktidar gibi nimetleri rüyasında bile göremez ateist kişi. yalnızdır ateist. kıçı sıkışınca el açıp yalvaracağı, yardım dileyeceği kimi kimsesi yoktur. kendi işini kendi görür genelde. yani en azından ben bu yaşıma kadar, "ateist bilmem kim, ateist bürokrat dayısının oğlunun görümcesi sayesinde vergi dairesinde işe girmiş..." ya da "ateist müteahhit, ateist belediye başkanı bilmem ne'yi 'görüp' kapatmış güzelim araziyi oğlum..." gibi şeyler hiç duymadım. ot gibi yaşar bu yalnız ateistler. nabızlarını ölç, sanırsın herif ölmüş. zerre aksiyon yoktur hayatlarında. evden işe, işten eve derler ya, tam o hesap. doğarlar, büyürler, okurlar, askere giderler, iş güç sahibi olurlar, vergilerini öderler, elektriği suyu doğal gazı para verip alırlar ve geldikleri gibi cıscıbıl giderler... yine ben bu yaşıma kadar, "sekiz katlı gecekondusu belediye tarafından yıkılmak istenen atesit, bi elinde Küba bayrağı, bi elinde J.P.Sartre'ın Varoluşçuluk'u binanın çatısında kendini yakmak istedi" şeklinde bi haber hiç ama hiç okumadım. evi olan en fazla sahtekar bi uyanık tarafından kazıklana kazıklana aldığı kıçı kırık toplu konut sitesinde, olmayan da karı koca çalışıp kirasını ve faturalarını zar zor ödedikleri apartman dairesinde yaşarlar. masrafı da çoktur bu ateist kişinin. her gün gazete alır, illa bi kaç sanat sepet dergisi takip eder, konserdi sergiydi elindekini avucundakini saçar savurur. okuduğu kitabı korsan tezgahından değil, diiienar'dan alır, bandrollü olacak ya... genellikle gözleri bozuktur. neden? tabii ki çok okumaktan. karaciğer de iflasın eşiğindedir. o neden? Allah'tan korkmaz, her akşam ziftlenir de o yüzden. takım tutar, küfür etmez. araba kullanır emniyet şeridine girmez. ağaç sever, hayvan sever, kurban kesmez. gider durumu olmayan bi ailenin çocuğunun okumasına yardım eder. bu ateistten patron olsa, işçisinin hakkını yemez, işçi olsa mesai arkadaşının kuyusunu kazmaz. dedikodu yapmaz, iki satır muhabbet edemezsin. fal baktırmaz, kurşun döktürmez. Allah korusun hani şu "10 kişiyle paylaş, paylaşmazsan ebenin..." diye mesajlar var ya, ondan atsan bi tane bu ateiste, paylaşmaz bi de üstüne üstlük mesajı siler.

saysam sayacak bi ton şey var aslında. ama bu kadarı bile ateist olmanın katlanılmaz yavanlığını anlatmaya yeter de artar bile!

oysa öbür tarafta ateist olmayan insan öyle mi?
on parmağında on marifet, o da yetmedi ne sihirdir ne keramet huyları var...
sadece kendine mi, yedi sülalesine faydası var.
cambazı, hokkabazı, daha bunun bi de fetbazı var.
şeytana pabucunu ters giydireni var.
e canım n'oolcak ki, o kadar kusur kadı kızında da var...

29.10.2015 

12 Ekim 2015 Pazartesi

bağnazlığın dayanılmaz hafifliği...

kuş gibidir bağnaz. kuş bile ağır, kuş tüyü gibidir. hatta annemin bi lafı vardır çok severim, eskiler bilir; "dünya sikinde, ahiret taşağında". o kadar gamsızdır. ona dokunmadan yaşayan binlerce yılan besler koynunda... onun "ama"ları, "fakat"ları vardır. "iyi de..." diye başlar cümleleri ve "madem öyle işte böyle!"lerle biter. çorum'u, maraş'ı, sivas'ı mezheple açıklar. ölenler zaten yaşamasa da olur onun için. kürt ölür sevinir, ermeni ölür övünür... ondan olmayan kim ölürse ellerini ovuşturur. suruç'u beğenmez, "daha fazlası ölseydi" diye. ankara'daki kahpeliğe provakasyonu yapıştırır, sıvışır. ölümleri kınarken riyakar, sorumlu ararken düzenbaz, hesap verirken yalancıdır. kendi doğrusu vardır desen, "doğrunun" ne olduğunu bildiği bile şüphelidir derim. onun için doğru yoktur, çapsız beynine kazınan dogması vardır. sıkı sıkı sarılır, her olayı dogmasıyla anlar, anlatır. renksizdir bağnaz. korkar renklerden. içi boş koca kafası karışır renkler yüzünden. en çok korktuğu renk beyazdır. aydınlığın, çağdaşlığın, bilimin, aklın beyazından deli gibi korkar. karanlık yuvasıdır onun. oh ne güzeldir karanlık. ne görür, ne görünür... görmedikçe mutlu olur, görünmedikçe bağnazlığına devam eder sere serpe. makamları, koltukları, yetkileri, gücü, sıkı sıkı sarıldığı karanlık vermiştir ona. iğne ucu kadar ışığa bile tahammülü yoktur o yüzden. bağnazın patronu emek sömürür. siyasetçisi kan emer. sanattan nefret eder. yeteneksizliğinin hıncını alır, cahil öfkesini sanata sanatçıya saldırarak yatıştırır. kırar döker, asar keser sanatı... tükürür bi de! eğlenmez bağnaz, gülmez bile! meymenetsiz suratı midesi yanmadıkça milim kırışmaz. anatomik olarak tıpkı bir insana benzer, ama eylemleri ve söylemlerine bakarsanız tanımsız bir yaşam biçimidir. aklı, vicdanı, haysiyeti olmayan bir tür yaratık denebilir ancak. kötüdür bağnaz, mutlak kötüdür ve asıl kahrolası gerçek, bağnaz bu kötülüğüyle övünür, onu kucaklar...

sağda solda aranmaz bağnaz. dört bir yanımızdadır.
bağnazlık fikirde, inançta değil, kafanın içindedir.
hep ağzı dolu, beyni boştur bağnazın.
içini boşalttığı her şeyi gözümüze gözümüze sokar.
dayılanır, diklenir...
değerli her şeyi kullanır, sömürür, paçavraya çevirir!
en tehlikeli bağnaz, kapağını açmadığı kitapları elinden düşürmeyendir.
kimi zaman kutsal kitabı tutar, kimi zaman "das kapital"i...

12.10.2015

   

1 Eylül 2015 Salı

soğuuuuuk su-dan içeeeeen..! bu-uuuuuz gibiiiii soğuuuuuk suuuuu...

o kadar melodik, o kadar davetkar bağırıyodum ki; Allah bilir (çok parlak başarılarla dolu :P) kariyerimin bir reklam cingılıyla başladığının farkında bile değildim. pazarda su satma devrinden, rahmetli amcamın sayesinde GırGır okumaya geçtiğim devirde, televizyon girdi hayatımıza. haftada üç gün, günde üç dört saatlik yayını izliycez diye boynumuzun koptuğu bu eziyetli süreçte reklam filmleriyle tanışmıştım. boynumuz neden mi kopuyordu? mahallede televizyon olan bi kaç evden biri amcamların eviydi. cicannem (amcanın eşine cicanne denir) de diğer bütün televizyonu olan komşu teyzeler gibi onu neredeyse tavana yakın bi yüksekliğe koymuştu da ondan. yayın olan akşamlar o evler düğün salonu tadında, çoluk çombalak istilaya uğradıkları için, televizyona bi şey olmasın diye böyle bi önlem alınıyordu sanırım o zamanlar.

İsmet adında bi arkadaşım vardı, şimdi dizilerde, filmlerde küçük roller alıyor. İsmet'le ben kafamızı tavana dikip, o üç dört saatlik yayını gözümüzü kırpmadan izlerdik. reklamların metinlerini ezberlerdik. kuşak içinde çıkacak reklamı tahmin etme yarışması yapardık... büyülenmiş olmalıyız ki, o da ben de, o sihirli kutunun içindekileri izlemekle yetinmeyip, şimdiki tirent söylemiyle şov bizınıs dünyasına kendi çapımızda dalma konusunda hiç tereddüt etmedik...

1988 yılının Kasım ayında saygıdeğer Emel Uygur'un yanında yapım asistanı olarak işe başladığım TRT İstanbul Televizyon'undan 1990 Eylül'ünde İmaj TV'ye transfer olduğumda, çocukluğumdan beri büyülendiğim şov bizınıs dünyası pek tınlamadı elbette...
tınlamadı ama nasıl bir değeri ıskaladığını yıllar sonra, iki kanal ADO'yla yaptığım gaste filmlerinin
"25 KUPON DEĞERİNDE HERKÜL KUPON" yazısına yaptığım efektleri görünce anladı şıp diye! üstelik nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu anlaması da pek uzun sürmedi. evet canavar zincirlerinden kurtulmuştu artık ve eyvah ki eyvahtı :)

senseylerim Mehmet Gökkan, Hakan Toptaş, Tanju Özdemir, Rıfkı İlyasoğlu ve Okti, 1 Eylül 1990 günü dördüncü gastecilerdeki İmaj TV'nin ikiz villalarından içeri girdiğimde ne düşündüler bilmem ama... işe başladıktan dokuz gün sonra şirketi su basınca bana tuhaf tuhaf bakmaya başladıklarını hatırlıyorum. evet su bastı... Nurettin Sözen İSKİ skandalının patlayacağından habersiz, susuzluğa çare olsun diye İstanbul semalarında "yağmur bombası" patlattı! ama ne patlatma! tabii ki istanbul'u sel aldı... yirmibeş senedir aynı istikrarla da almaya devam ediyor zaten. "Çarşamba'yı sel aldı..." türküsü kadar absürt bi türkü duymadığımı itiraf ederek, bu sulu muhabbete bi son vereyim dilerseniz.

işe başladıktan sekiz ay sonra, tam eysyirmibeş'i, ADO'yu, ABEKAS'ı öğrenmişken, müşteriler beni tanıyıp, benimle çalışacaklarını duyduklarında suratlarını ekşitmekten vazgeçmişken... askere gittim! hem de onaltı ay, asteğmen olarak. askere çağrı pusulamı aldığımda, bu durumu iletmek üzere şimdiki Melodika'nın yerinde olan İmaj Ses villasındaki odasına gittiğimde tanışma fırsatı bulduğum Cemal Noyan, yirmibeşinci yılına girdiğim kariyerimin en etkili, en iz bırakan insanlarından biri olacağını göstermişti bana. "oğlum ne askerliği, boş ver gitme!" "Cemal Bey, mümkün değil! babam beni evlatlıktan reddeder!" "tamam ulan, siktir git o zaman dallama! tam da işi öğrenmiştin. git, bi buçuk yıl sonra her şeye baştan başla!" "tamam Cemal Bey, öyle yaparım.." "e ne duruyorsun, hadi git! yıkıl karşımdan!" "Peki Cemal Bey..." paaaat! (yıkılma efekti)

şaka bi yana başta Cemal Noyan olmak üzere, Cemal Karman, Özden Dilber, Sibel Oğuz, Mine Kalpakçıoğlu, Ziya Sağır... o-hoooo! tek tek sayamam ki... hayır sayarım da, ya birini atlarsam? yirmiüç yaşında, ekmeğe mama, tike sopa derken başladığım meslek hayatımda çok güzel insanlarla tanıştım, çok güzel insanlarla çalıştım. en sakin, en uyumlusundan tut da, en hırçın, en kıl, en sinemakisi bile tahammül etti bana... sabırla sabahlara kadar arkamda oturup, bana derdini anlatmaya, hayalindeki şeyi tam da istediği gibi yaptırmaya çalıştı. ben de elimden geldiğince, aklım erdiğince onların dediklerini yaparak, zamanla tecrübe kazandıktan sonra kendimden de bi şeyler katarak işimi en iyi şekilde yapmaya çalıştım. başarılı ya da başarısız olduğumu burada yazacak değilim elbette. başarılıyım desem, benimle çalışırken "illallah" etmişlere, başarısızım desem, "bana inanmış, güvenmiş, tercih" etmişlere haksızlık etmiş olurum. bence en doğrusu buna tarih karar versin! ulan ne laf ettim beee! politikaya mı atılsam, n'aapsam?

lafı dolandırıp, kafanızı ütülemek istemem...

o yüzden diyorum ki,


bazı şeyleri tadında bırakmak lazım…

1 Eylül 1990’da çıktığım bu yolda acı tatlı bi dünya anı ve insan biriktirdim, bi tek para biriktiremedim. Ama asıl servet zaten buymuş, yirmibeş yıl boyunca yaşadığım her gün en çok da bunu öğrendim. Ha bi de, flame’de track yapmayı ve chroma key yapmayı…
1 Eylül 2015’ten itibaren; gençlerin önünü açmak, yirmibeş yıldır bana tahammül eden müşterilerin çektikleri çileye son vermek, artık on yaşındaki kızımın bile yaptığı “Logoyu yalayan ışık” efektinden bütün reklam camiasını kurtarmak için jübile yapmaya karar verdim. attığınız sevinç çığlıkları kulaklarımı tırmalıyo ve bazen çok kırıcı oluyosunuz!


NOT: başta Lami Sesar, Erdoğan Esenboğa, Ali Tara, Esen Yeşilırmak olmak üzere şimdi sonsuz ikametgahlarından, anlamsız koşturmacalarımızı acı bir tebessümle izleyen bütün yüreğimde iz bırakanlara...
uzun saçımın, yaz kış giydiğim çizmelerimin ilham kaynağı Oğuzhan Tercan'a, onunla çalıştığım ilk günden, son yaptığım işine kadar her zaman elimin ayağımın dolaşmasına sebep olan Ali Taran'a, yaptığı işlerde deli gibi uğraşıp, sonsuz haz aldığım Umur Turagay'a ve beni TamTam yapan sevgili kardeşim Hakan Gül'e, en acemi dönemlerimde bana destek olan, inanan Metin Arolat'a, çok güzel ve çok nadir kliplerini benimle yapan Rezzan Tanyeli'ne, en rahat, en eğlenceli işlerimi yaptığım Can Ulkay'a, elim boş götüm yaş bi şekilde fırilens çalıştığım dönemde bana iş ve ekmek veren Didem ve Taylan Oğuz'a, Eda Arıkan'a, Mert Baydur'a, beni sensey belleyip bi dediğimi iki etmeyen kardeşlerim Kemal Gökalp, Cem Karaman ve Kemal Telci'ye, stajyer olarak İmaj'a başlamasına vesile olduğum, bugün Türkiye'nin önde gelen kalırist'lerinden olmayı başaran ve beni gururlandıran, göğsümü kabartan Bora Gökşingöl'e...
yoldaşım, kardeşim, arkadaşım, dostum Murat Turan'a... 
yok yok! bu liste bitmez valla! bu yazı da bitmez böyle!
uykusuz, çay sigara Ülker Çikolatalı Gofret gecelerimde benimle sabahlayan, beni seven, bana kızan, arkamda sinir krizleri geçirip bana çaktırmayan, bazen de çaktıran :P
kısacası beni ben yapan bu sektörün isimli isimsiz bütün kahramanlarına, yüreğimi çizdikleri için...
tek kare fotoğraf çekmeden gastecilik mektebinden mezun olmuş bu adamı adam yaptıkları için sonsuz teşekkürler! 
yirmibeş yılda yaşadığım her anı çok değerli, çok özel kılan herkesin yüreğine, emeğine sağlık!

01.09.2015

13 Mayıs 2015 Çarşamba

unuttun mu beni zalim..!

1 yıl önce bugün, toplum hafızası tarafından unutulacaklar listesinde yer alacak bir facia yaşandı bu ülkede. facia lafı aslında kafadan bahane üretmeye, kaderci bir yaklaşım sergilemeye, sorumluların bu katliamdan yırtmalarına ve kanlı paracıklarını istiflemeye devam etmelerine olanak sağlayan; kişiliksiz, hain ve riyakar bir laftır. yaşananlar tam anlamıyla katliam ve planlayarak adam öldürmedir... eğer ab'ye uyacağız diye uydurulan yasalarla değiştirilmediyse, bu suçun karşılığı olan ceza; İstanbul'un içine sıçan camdan kulelerini elden çıkarmak değildir sanırım. ah! ama ne gam? o kule satılır, öbürünün temeli atılır nasılsa...
insanlar mı? unutur!
hukuk mu? yok guguk dedim!
onur mu, istifa mı? istifra ederim, istifa etmem aga!
kim bilir belki ölenlerin yakınlarından bazıları bile kötülediğimiz kaderci kabullenişe teslim olmuşlardır. amaç çözüm üretmek değil de, çaresizliği sıradanlaştırmaktır aslında.
belki de "yüzde bilmem kaç"lık bir adanmış, fotoşopla çoğaltılmış yığınlar "takdir-i ilahi" kayığına binip ada sahillerinde mehtap seyrediyorlardır. toprak altında nefessiz, ışıksız, "diri diri ölmek nedir"i hayal etmek ve bundan insan olarak utanmak ve acı duymak, torba yasalardan ya da bir torba kömürden daha fazla önem taşımıyordur niceleri için... ya da pisi pisine ölmek fıtratındadır bu ülkenin.

"unutma ey halkım!" dedikçe unutan bu halk...
"sen yanmadan, ben yanmadan..." diyene; aman güneş yağımı getirmeyi unutmuşum usta,
"sen yan, sen yan" diyen bu halk...
nice acıyı unuta unuta, başına musallat olan her kötülüğe gözünü kulağını hafızasını kapata kapata,
her sabah yeni doğmuş bir bebek saflığıyla uyanan bu halk...
saçım şekil, önümden çekil'e 1milyon layk basan bu halk...

elbette unutacak Soma'yı!

hele bi de Survivor'ın eleme gününe denk gelmişse,
çoğu Soma'yı duymadı bile kardeşim...

13.05.2015

7 Nisan 2015 Salı

özür dilerim ağzımdan kaçtı!

konstantin sezon finali beynimi fıstık ezmesine çevirip, kulaklarımdan dışarı fışkırttı!
her şeyi bi daha gözden geçirmekte büyük fayda var! iyiyle kötü koyun koyuna uyuyo göğsümüzün üstünde... salaklığın bi erdem olduğu konusunda ciddi şüphelerim var!
hatta inanç konusunda söyleyeceğim bütün kelimeleri bi bardak soğuk su içip yuttum az önce,
en kısa sürede midemde eritip, kimsenin duyamayacağı bir sektörüne koydum vücudumun!
vücudumla barışık birisiyim, istediğim her şeyi yaptırıyom ona, peh!

savaş o kadar büyük ve hileli ki; bizler birer toz zerresinden daha küçük hacmimizle,
taraf falan olamayız ya da olmamalıyız!
ortada bi yerde durup,
azıcık iyi bi tutam kötü olabiliriz ancak!
hatta zaten öyleyiz.
ying yang kafası yani!

ha bire küfreden ve fosur fosur sigara içen kıçımın herosu konstantin de en az bizim kadar salak!
hastasıyım dürrük suratlı zavallının...
bi koşturmaca, bi kendini parçalamaca, bi dünyayı kurtarmaca falanlar!
oğlum venedik'i su basmış sen nelerle uğraşıyon!
seviyom da hergeleyi, tipine gıcık oluyom bi yandan...

e ne demeye izliyon dıngıl?
gecenin bu saatinde izleyecek başka bi şey bulamadın mı derler adama?
adam olsam bu soruya kendimi muhatap tayin eder cevap verirdim ama...
muafiyet sınavını vereli çok oluyo be :)

ay ne bu böyle şimdi?
mistik, pisişik, .ikindirik deli saçması mı?
sus sus! sonunu oku oğlum!
valla bak, çok güzel...

hangi beyin yazıyo böyle dizileri emenikeyim?
osur osur ipe diz, izleyenlerin burnunun direği sızlasın öyle mi?
valla Allah Baba bi çarpcak!
hem bunları yapanları, hem de izleyenleri...
yamuk yumuk dolaşcak bi ton denyo sokaklarda deri pantolon giyip!
ha bi de olayın korku boyutu var!
korku filmlerinden korkmak gibi son derece insani bi meziyete sahip bi hayvan olarak;
şaşırmakla birlikte acayip korktum oğlum!
şimdi bu amerikanolar en az 3, bilemedin 5, o da olmadı 12 ay bekletir yeni bölümler için.
tam unuturuz korkularımzı, haydaaaa! 2. sezon - bölüm 1...
dibiniz çıksın ulan!
ha bi de olayın şüphe boyutu var!
ha bi de olayın öbür tarafla ilgili tırsma boyutu var!
ha bi de olayın altına sıçma boyutu var!
ha bi de olayın "ulan ya doğruysa!" boyutu var!
ha bi de olayın öbür boyutu var!
3 değil, 5 değil, neredeyse 6 boyutlu bi olay hocam!
ha bi de olayın soyut boyutu var, ona hiç girmiyorum!

sayıları rakamla yazmayı hiç sevmem ama, çok üşendim be yaaa!

45 yaşın üstündekilere izlettirmeyeceksin böyle dizileri!
neden mi?
e ciddiye alıyoz paşam!
sonra oturup böyle zırvalıyoz!
korktuğun da yanına kar kalıyor!
şimdi yusuf yusuf sabahı sabah etcez gece gece!

üç tane ikilemeyi aynı cümlede kullanma bonusu kaç puandır acaba?
yazı yazma işinde çok geliştirdim kendimi.
kelime cambazı, cümle çakalı, metafor gurusu, hiciv makinesi, inceden geçirme idolü oldum!
bi de yazdıklarım bi boka benzese para bile kazanıcam sanki bu işten!
"para bile kazanıcam" mı dedim ben?
özür dilerim ağzımdan kaçtı!

hatırladığım son güzel bi şey...
güzel bi şey hatırlamaya çalıştığım sırada aklıma gelmeyen şeydi, bundan yıllar önce :P

tokat gibi final buna derim!

07.04.2015

28 Ocak 2015 Çarşamba

yok hayır, soruyorum sadece :)

keşke bugün ölsem!
hiç doğmamış sayılır mıyım acaba? hatalarım günahlarım silinir mi?
afedersiniz "sıfırlanır mıyım", temizlenir miyim..?

neden olmasın?
yarın doğum günüm kutlanamaz bu durumda!
hiç doğmamış sayılırım belki de.
oooh! bankalar, alacaklılar, bedaş'ı, igdaş'ı, iski'si, adı aklıma gelmeyen bi sürüsü, bana uyuz olup kızanlar, gördüğü yerde kafamı gözümü kırmak isteyenler sap gibi kalırlar ortalık yerde...

yok be olmasın!
arkamdan üzülecek birileri de olur iyi kötü...

çok sakat bi durum bu yahu!
iki ucu pis bi değnek misali.
ama bi ucu öbüründen daha pis bi değnek!

çünkü yaşadıkça, yani dünyada kalmaya devam ettikçe başta kendimi olmak üzere, giderek daha fazla insanı üzüyorum, kırıp döküyorum. anladım ki olmadı bu hayat! bi şans daha verilirse, elbette tekrar dener,
daha iyisini yapmaya çalışırım, ama bu seferki olmadı.
üzgünüm!
pişmanım da!
yaptıklarım, yapmadıklarım ve dahi yapamadıklarım her geçen gün daha çok sıkmaya başlıyor canımı. sanki içinde bulunduğum dört duvar her geçen saniye santim santim geliyor üstüme doğru. pek yakında bu duvarların arasında ezilip, yok olup gideceğim. derler ya "yiğitlik bende kalsın", bu duvarlar ezmeden beni ben müsaade isteyip çekileyim sahneden. yenilgiyi kabul etmek de bi erdem değil midir? erdemdir!

ah be Eylülüm, sen ne güzel bi cevap verirsin bu soruya kim bilir? eeee, ne de olsa filozofsun canım kızım!

"önemli olan katılmaktı, kazanıp kazanmamak dert değil" salaklığında yaşayıp şu koca ömrü,
şimdi pes etmek de pek yakıştı bana doğrusu! elime sağlık!

kafam kocaman oldu, dünya kadar büyük hatta! içi bomboş, boş!

28.01.2015

17 Eylül 2013 Salı

ay em törkiş men in AMsterdam!

medeniyet çirkin yüzünü göstermeye başladı... yahu bu insanların canı sıkılmıyo mu burada? ya da biz mi adapte olamadık annamadım! her şey aynı gelmeye başladı. sıkım sıkım sıkıldık valla! yaşancak yer değil burası, benden söylemesi. hiiiç kıskanmayın, özenmeyin! bi daha da davos'a gelmem, siz de gelmeyin! frankfurt daha güzel diyolar... bi kere yemek büyük sorun. mesela hollanda mutfağı... ya ne mutfağı be! mutfak falan yok adamlarda! her yer arjantin gıril, uruguay gıril, meksika gıril, çayniiiz gıril (o ne be?)... Allah'tan dün akşam bi tane Güllüoğlu bulduk ve mercimek çorbası içtik de azcık kendimize geldik... yoksa durum çok kötüye gidiyodu! güney amerikalı olsak bu kadar gıril yemezdik valla! sağ olasın Güllüoğlu!

fuarın altını üstüne getirmemiz iki günümüzü aldı. o kadar ki, bazı standların önünden geçerken, "vay bro! n'aber, ne var you?" falanlar başladı... dün akşamüstü fuardan çıkarken bi tane uydu bilmem nesi satan bi standın önünden geçerken görevli eleman "aşkolsun be TamTam, sabah bi kahve içmeye uğramaz mı insan? özletiyosun kendini valla!" diye yolumu kesti... çok şaşırdım ve kendi kendime "ulan Allah'ın norveçlisi aşkolsun'u nerden öğrenmiş?" diye söylendim... sonra baktım elinde norveççe Türkçe sözlük, kopya çekiyomuş uyanık! inanmadınız di mi? peki bi çinli "meraba, baççeseyir üniversiti'de okudum. mecidiyekoy, Galatasaray, Sami Yen sitatyüm..." dedi desem. güzelce çıtı pıtı bi macar kız, "ben Türk gelini, kojam Türk benım" diye bize çay ikram etti desem, yakasına da Türk bayrağı rozeti takmıştı desem! yaaa aynen böyle işte... yemişim avrupa birliğini, birleşmiş milletleri kurduk burda biz kardeşim...

hollanda'yı ve AMsterdam'ı didik didik ettik, mercek altına aldık, kolunu arkaya kıvırıp sorguya çektik, sizin için inceledik! mesela, tramvayın kapılarının kapanmadan hareket edip etmediğini yerinde test ettik. etmiyomuş. oysa ki "boş yerlere ilerlesenize kardeşim!" diye o kadar da bağırdık ama, dinleyen kim! ööle salak bi tebessümle baktılar bi süre. bi kaçı "fanfini fon" bi şeyler dedi, biz de hiç oralı olmadık! sonra baktık kıpırdamıyo meret, inip arkadan geleni beklemeye karar verdik. çok bozuldu bu şehir be! eskiden böyle miydi? kanallarda salına salına gezerdik, mehtaba çıkardık, hatta nasıl bi teknoloji vardıysa Mars'a bile çıkardık... bu fuar bitirdi bu memleketi. yetmiş iki millet fıldır fıldır geziyo yahu. sonra da tramvay hareket etmiyo! etmez tabi...

gene yağmur yağıyo, yazmıyom bile artık...

otelimiz öyle tatlı, öyle şirin ki anlatamam! anlatmıycam da! burdan bu güzel rezervasyonda emeği geçen herkesin ta... gözlerinden öperim :) dün bize sormadan odamızı değiştirdiler, dört gündür kan ter içinde derlediğimiz bütün sektörel eşantiyonlar çalındı sandım, çok üzüldüm. neyse ki sadece odamız değişmiş... ikinci kattan üçüncü kata çıkmışız. Allah'tan bu gece son gece, yoksa merdiven çıkmaktan tabanlarımız şişiyo, dışarıda yemek yiyip otele dönüp, odaya çıkana kadar karnımız tekrar acıkıyo... ya da sabah odadan çıkarken çişimizi yapıyoz, lobiye inene kadar tekrar geliyo! çekilecek dert değil yani! bi de çok fena bi şey söylicem, bazıları gözünü kapasın ve okumasın bu satırları. oğlum! bunların tuvaletlerinde şey yok! şey işte yaaa! hani bizimkilerde bi musluk vardır, el yıkamak için. bi tane daha musluk vardır..! hah! o işte! o yok! valla yok! ben önce sadece otelde yok sandım. hayır otelin sahibi Yahudi, acaba fazla su harcamayalım diye mahsus mu koymamışlar dedim. fuardakilere baktım, onlarda da yok! sonra dedim ki kendi kendime; "eyyyy medeniyet! sen ne biçim medeniyetsin? senin gibi medeniyetin içine..." hayır onu da diyemedim! musluk yok!

her şey çok pahalı burda... hele içme suyu, öffff! el yakıyo. o yüzden millet paso bira içiyo. çünkü sudan ucuz! bi de Allah günah yazmasın, o su diye sattıkları şey nasıl kötü anlatamam. yağlı gibi, pe-haş derecesi çok yüksek sanırım. hatta bi ara bi bardak suya bi kapak vernel yumuşatıcı katsam mı diye düşünmekten alamadım kendimi... farkındayım, bu seyahatin en kötü esprisi bu oldu. artık idare edin, her daim aynı performansı tutturamıyo olabilirim...

döner yedik bu akşam... ama bizim dönere hiç benzemiyodu... ama "helal"di. yani dükkanın camında öyle yazıyodu. fakat patatesi gözüm hiç tutmadı! bi de bizim lahmacuna "törkiş pizza" diye bi isim takmışlar. uyuz oldum görünce. ulan ne pizzası? adam gibi lahmacun desene şuna. bi de sahibi Türkmüş! "hadi ordan, hadi ordan! seni gidi batıcı seni!" dedim içimden. gördüğünüz gibi yemek büyük sıkıntı, su çok pahalı, hava soğuk, kızların boyu çok uzun, bisikletler insanı ezecek gibi gidiyo yollarda, adım başı bi müzik aleti çalmalar, bi tiyatro, bi palyaçoluk... yok yok, tadı yok buraların. yalnız bugün iyi bi şey oldu. otelin arkasındaki caddeyi kazdılar. valla! oh beee dedim. bi çukur görmeden gidersem, gözüm arkada kalacaktı. onu da yaptılar. ama gel gör ki, etrafını bi güzel çevirmişler, bööle ışıklı ışıklı uyarılar koymuşlar. insan şöyle iki seksen düşmek istese içine, düşemez! dedim ya, hükümet hükümet değil! belediye belediye değil! yazık, valla yazık!

sanırım buradan başka bi yazı yazamıycam. yarın gece dönüş yolculuğumuz başlıyor... hazır fırsatım varken huzurlarınızda Mac-Gayver'in ortaklarından Aygül Sonkaya'ya teşekkür etmek istiyorum. bizi ofislerinde ağırladı, tanıştık, kahvelerini içtik. bu yaban ellerde, böyle cici bici kardeşimizi hem de iş sahibi olmuş görünce gururlandık. en başta kendisine ve tüm ekibine selamlar sevgiler! yine Güllüoğlu'ndaki abiye ve tüm çalışanlarına, AMsterdam belediye başkanına, hollanda kralı'na, dört numaralı tramvayların vatmanlarına, fuarın kapısındaki seküritilere, bize türlü türlü eşantiyonlar sunan katılımcılara, fırii vayfay'larını bizimle paylaşan bütün mekan sahiplerine, ret layt'taki... 

eee, ne diyordum? dost ve kardeş hollanda (dutch) milletine selamlar, sevgiler!

bu arada; hani şirinlerin köyü burdaymış demiştim ya, perşembe akşamı şirinlerin kendilerini de gördük... aslında o kadar mavi değillermiş. yani filmde biraz koyu çıkmışlar, azcık daha pembeye yakın burdakiler :)))))))) galiba kısık ateşte biraz bekletince böyle oluyo! ulan dur bi dakka yaaa! nereye gitti bu muhabbet böyle yaaa! neyse Bob Marley geldi şimdi, sonra konuşuruz!

16.09.2013