altı oyuncak fabrikası, üstü okul... altı kaval üstü şişhane gibi! bi kot pantolon bi tişört giyip gittim ilk gün. rahmetli babam, "oğlum, ilk izlenim önemlidir. ceket giy, kravat tak" demişti. gülemedim de, "yok be baba! dalga geçerler, valla rezil olurum" dedim. netekim (4 yıl önce "netekim" bi gecede, ülke birlik ve beraberliğe kavuşmuştu bizim oğlanlar sayesinde), babam haklıydı galiba... sınıfa girip oturdum (anfimiz hiç olmadı canım benim, kolçaklı sandalyeydi kıçımızı acıtan!), millet tek tek düşmeye başlamıştı ve neredeyse sınıf dolmuştu ki, hakkaten takım elbise kravat bi abi girdi kapıdan. bi kaçımız "ulan ayağa mı kalksak naaapsak" diye de düşündük liseden kalma ürkekliğimizle:) resmen hoca zannettik... ama abi geldi en ön sıradaki kolçaklıya oturdu, koltuğunun altındaki kitapları da bi güzel açtı, bekliyor... bu kez de polis zannettik. yalandan öğrenci kafası yani, ajan kafası! meğer değilmiş. ne hoca ne de polismiş! o bizim Atakan'mış! afla gelmiş, bu kez işi sıkı tutmaya kararlı mıydı neydi..? son derece ciddi ve ağır abi modunda takılmaya ilk günden başlamıştı. yalnızdı, çok konuşmazdı, belli ki bi derdi vardı ama anlatmazdı. ben ve benim gibi piçler için makara yapılacak bi mağdendi aslında. ama yapmadık... saygıyla karışık hep sevdik onu...
ama Atakan'dan başka polis sandığımız abiler de vardı ve onlar gerçekten polisti. paçalarından akıyordu polislik ve deşifre olmadıklarını düşünüyorlardı garibimler. derslere sınavlara girerlerdi, kantinde bizimle takılırlardı... sadece içeride mi..? okulun kapısının karşısındaki bi evin merdivenlerinde bi peynirci vardı. evet evet, bi tane adam, önünde iki teneke peynir, sabahtan akşama kadar otururdu orada. hatta yanlış hatırlamıyorsam bizim Ali Dağlar bi gün yanına gidip, "abi sen sivil polissin di mi, peynir falan hikaye di mi?" diye sormuş... abi tenekeleri alıp uzamış oradan, bi kaç gün görünmemişti ama sonra kapı nöbetine devam etmişti çaresiz...
kapı demişken, okulun kapısında bi Ali abimiz vardı. okul pek okula benzemediğinden ve sadece bi apartman kapısından hallice bi girişi olduğundan, Ali abi hepimizi ismen tanırdı. kampüs değil annem bu! bi bina işte ve bi tek bizim okulun öğrencileri girip çıkıyor binaya... başka fakülte, derslik, bişeytoryum (neydi ulan o?) falan yok yani. ezberlemişti adam isimlerimizi... hepimizi tanımasına tanırdı ama, ne hikmetse kimliğimizi görmeden içeri almazdı. her sabah aynı tantana yaşanırdı. "ya Ali abi, tanımadın mı beni. Tamer ben yaaa!" "tanıdım oğlum tanıdım da, sen şu kimliğini bi göster hele!" tam bi Bekçi Murteza yani! nuh der peygamber demez ve almazdı kimliğini görmeden hiç kimseyi. işin tadını kaçırıp hırtlaşan olursa, Ali abi'nin imdadına kapıdaki üniformalı polis abi yetişirdi. çok delikanlı adamdı. kimliğini saklamaz, aslan gibi üniformasıyla dururdu kapıda. kapının perişanlığını şöyle anlatayım. o kadar üniversite kapısına benzemiyordu ki, polis kulubesi bile binanın içindeydi. çünkü ne binanın önündeki kaldırımda, ne de binanın bulunduğu sokakta o kulubeyi koyacak kadar geniş bi alan yoktu. hani o kampüslü üniversiteler vardır ya... şimdi özelleri de var. tanıtım filmlerinde, reklam afişlerinde bi de ecnebi filmlerde olur. öğrenciler ellerinde kitaplarıyla, kızlı erkekli çayıra çimene otururlar. hatta uzanırlar. hatta sevgili olanlar çayırın çimenin üstünde... yok artık, yaparlar mıydı ulan? neyse bizim öyle bi bahçemiz falan olmadığı için, o daracık sokakta bulabildiğimiz her yere otururduk. genelde sokaktaki apartmanların merdivenlerine, ya da tam okulun sokağının ortasına inen merdivenlere...Vural Engin'e selam olsun! yani bi götlük yer bulabildiğin her yere! yazın iyiydi de, yağmurlar başlayınca sıkıntı oluyordu. hele kışın kahveler adam almazdı yahu...
Bakkal Ali vardı ya, hani zehirli tostlar yapan ve veresiye köpek öldüren Marmara Şarabı ve buz gibi Efes satan. hah! onun yanında küçük bi kahve vardı. basık tavanlı, havasız ve karanlık. sevmesek de yer bulamayınca giderdik çoğu zaman. bizim çete genelde, merdivenli, asmalı Zeki abi'nin kahvesine takılırdı... takılmak mı? ulan ömrümüz orada geçti be!
hala şunu düşünürüm, hiç bi derse girmediğimiz halde, neden ısrarla sabah okula girmeye çalışıp, Ali abi'yle bi sürü tantana yapıp dururduk? haaa anladım. kantinimiz çok lüsktü. tabi ya, hatırladım! genişçe bi salondu. içinden asimetrik ve azıcık yamuk yumuk kolonlar geçerdi. en dandiğinden masalar ve sandalyelerde, en haşlama çaylarla ve maltepe cigarasıyla ne hayaller kurardık... tostlar aynı yağda kızara kızara tek renk çıkardı makineden ve hepsi kavruktu biz hayaller kurarken... Meriç Vural'la Kore Dağları'nı söyleyip ağlarken (az daha dinleyip diyecektim de ne empeee3 çalar, ne sidimen ne de volkmen icad edilmişti henüz...), aynı kantinde millet örgüt mörgüt kurardı.
ben az daha apolitik bi çetenin üyesiydim... daha çok haftalığına pişti (kaybettin mi bi hafta aç gezip, sigara ve abonman dilenirsin, dikkat etmek lazım), KING, KANLI, SÜPER KANLI gibi zeka geliştirici oyunlar oynardım. KING'i sayısı bi liradan oynayan başka akademik topluluk var mıdır bu ülkede bilemedim. Ünsal Hoca'nın dışında düzenli devam ettiğim ders pek yoktu. zaten devam etmeye gerek de yoktu. derslere düzenli devam eden ve deli gibi notlar tutan çok kıymetli arkadaşlarımız vardı. tabii ki hepsi kızlardandı... erkeklerin bi çoğu okuma yazmayı henüz yeni yeni sökmeye başladıklarından, sınavlarda soruların cevaplarını yazabilmeleri bile onlar için büyük başarıydı. ve hepimiz gözü tok insanlardık. öyle yükseklerde gözümüz yoktu:) vizelerden bi 50, bi de finalden bi 50 kaptık mı, bizden iyisi olmazdı. kısacası mezuniyetimizde Nil Dervişoğlu'nun büyük katkıları olmuştur, huzurlarınızda ona teşekkürü bi borç bilirim...
son derece teknolojik, çağın çok ilerisinde teknikler kullanarak ve öğrenerek mezun olduk bu okuldan biz... tombalacının torbasının "İzmir" torba olup olmadığını şıkırtısından çakozlarız evelallah! 52 tane kağıdın hangisinin çıkıp çıkmadığını aklımızda tutmayı tek gözümüz kapalı yaparız. ya da arkadaşımız arabasında kaybettiği otu bulmak için "imdat" dediğinde, öyle bi ararız ki mübarek bitkiyi, AKUT yanımızda amatör kalır. İTÜ'nün yemekhanesine kaçak girmek için, bi çoğumuz logaritmayı, statiği, makina ressamlığını iyi kötü biliriz. yemek sırasında yalandan muhabbet koymak için:) en iyi fotokopi nerde çekilir, bunları en sağlam kim ciltler, kırtasiyenin vitrininden anlarız...
bu arada mesleki derslerimiz daha da bi önemliydi. imkanlarımız sonsuzdu denebilir:) fotoğrafın nasıl çekildiğini, sınıftaki tahtaya tebeşirle çizip öğrettiler bize bu okulda!
ben de aşık olmayı, yüreğimi sevgilimin gözleriyle çizip öğretmiştim kendime o yıllarda! 17 yaşında, sanki bin yaşında bi Mecnun aşkıyla yanmıştım Leyla'ya! ya da en azından o zamanlar öyle sanıyordum.
Sezen Aksu içimizi "dağlar"dı, bizimkiler içip içip ağlardı. dağlara memleketi bölmeye değil vatanı kurtarmaya çıkarlardı kahramanlarımız... "ele güne karşı, yapayalnız" kalınca MFÖ yetişmişti imdadıma... "çocuklardık, parlak yıldızlardık o zaman..." ve türkülerimiz Yeni Türkü'ydü ama bu topraklardaki bin yıllık kardeşliği anlatırlardı. "acılara tutunmak özgürlükse", Ahmet Kaya tutmuştu en derindeki acılarımızı bizim yerimize! ama ne o ne de biz özgür falan değildik işin özünde... "kardeşin duymaz, el oğlu duyar" dediğinde Zülfü Livaneli, okulun ilk günü el oğlu olan bi dünya çocuk, birbirimizi duyup çoktaaan kardeş olmuştuk. çoğumuzun parası yoktu ama hiç birimiz ne aç kaldık ne açık! olan olmayana verdi hep, hiç bi şey düşünmeden! "yarin yanağından gayrı"yı paylaştık Şeyh Bedrettin gibi...
beraber gittik okula aynı otobüsle ve beraber döndük hepimiz kendi "orta direk" hayatlarımıza! asla birbirimizi yarı yolda bırakmadık! bugün bile, birimize bi şey olsa hepimizin içi cız eder.
ulan derslere nooldu bu arada derseniz, işte bu anlattıklarım derslerin ta kendisiydi zaten. inanıyorum ki, hepimiz en yüksek dereceden mezun olduk... o yüzden de hala 17 yaşındaki yüreklerimizle algılıyoruz hayatı. ve hep yeniliyoruz bin yıllık bu kahpe düzene karşı!
Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu'ndan, bi çoğumuz ite kaka mezun olduk...
şimdi hayat üniversitesinde devam ediyoruz akademik kariyerimize...
...bata çıka!
ama Atakan'dan başka polis sandığımız abiler de vardı ve onlar gerçekten polisti. paçalarından akıyordu polislik ve deşifre olmadıklarını düşünüyorlardı garibimler. derslere sınavlara girerlerdi, kantinde bizimle takılırlardı... sadece içeride mi..? okulun kapısının karşısındaki bi evin merdivenlerinde bi peynirci vardı. evet evet, bi tane adam, önünde iki teneke peynir, sabahtan akşama kadar otururdu orada. hatta yanlış hatırlamıyorsam bizim Ali Dağlar bi gün yanına gidip, "abi sen sivil polissin di mi, peynir falan hikaye di mi?" diye sormuş... abi tenekeleri alıp uzamış oradan, bi kaç gün görünmemişti ama sonra kapı nöbetine devam etmişti çaresiz...
kapı demişken, okulun kapısında bi Ali abimiz vardı. okul pek okula benzemediğinden ve sadece bi apartman kapısından hallice bi girişi olduğundan, Ali abi hepimizi ismen tanırdı. kampüs değil annem bu! bi bina işte ve bi tek bizim okulun öğrencileri girip çıkıyor binaya... başka fakülte, derslik, bişeytoryum (neydi ulan o?) falan yok yani. ezberlemişti adam isimlerimizi... hepimizi tanımasına tanırdı ama, ne hikmetse kimliğimizi görmeden içeri almazdı. her sabah aynı tantana yaşanırdı. "ya Ali abi, tanımadın mı beni. Tamer ben yaaa!" "tanıdım oğlum tanıdım da, sen şu kimliğini bi göster hele!" tam bi Bekçi Murteza yani! nuh der peygamber demez ve almazdı kimliğini görmeden hiç kimseyi. işin tadını kaçırıp hırtlaşan olursa, Ali abi'nin imdadına kapıdaki üniformalı polis abi yetişirdi. çok delikanlı adamdı. kimliğini saklamaz, aslan gibi üniformasıyla dururdu kapıda. kapının perişanlığını şöyle anlatayım. o kadar üniversite kapısına benzemiyordu ki, polis kulubesi bile binanın içindeydi. çünkü ne binanın önündeki kaldırımda, ne de binanın bulunduğu sokakta o kulubeyi koyacak kadar geniş bi alan yoktu. hani o kampüslü üniversiteler vardır ya... şimdi özelleri de var. tanıtım filmlerinde, reklam afişlerinde bi de ecnebi filmlerde olur. öğrenciler ellerinde kitaplarıyla, kızlı erkekli çayıra çimene otururlar. hatta uzanırlar. hatta sevgili olanlar çayırın çimenin üstünde... yok artık, yaparlar mıydı ulan? neyse bizim öyle bi bahçemiz falan olmadığı için, o daracık sokakta bulabildiğimiz her yere otururduk. genelde sokaktaki apartmanların merdivenlerine, ya da tam okulun sokağının ortasına inen merdivenlere...Vural Engin'e selam olsun! yani bi götlük yer bulabildiğin her yere! yazın iyiydi de, yağmurlar başlayınca sıkıntı oluyordu. hele kışın kahveler adam almazdı yahu...
Bakkal Ali vardı ya, hani zehirli tostlar yapan ve veresiye köpek öldüren Marmara Şarabı ve buz gibi Efes satan. hah! onun yanında küçük bi kahve vardı. basık tavanlı, havasız ve karanlık. sevmesek de yer bulamayınca giderdik çoğu zaman. bizim çete genelde, merdivenli, asmalı Zeki abi'nin kahvesine takılırdı... takılmak mı? ulan ömrümüz orada geçti be!
hala şunu düşünürüm, hiç bi derse girmediğimiz halde, neden ısrarla sabah okula girmeye çalışıp, Ali abi'yle bi sürü tantana yapıp dururduk? haaa anladım. kantinimiz çok lüsktü. tabi ya, hatırladım! genişçe bi salondu. içinden asimetrik ve azıcık yamuk yumuk kolonlar geçerdi. en dandiğinden masalar ve sandalyelerde, en haşlama çaylarla ve maltepe cigarasıyla ne hayaller kurardık... tostlar aynı yağda kızara kızara tek renk çıkardı makineden ve hepsi kavruktu biz hayaller kurarken... Meriç Vural'la Kore Dağları'nı söyleyip ağlarken (az daha dinleyip diyecektim de ne empeee3 çalar, ne sidimen ne de volkmen icad edilmişti henüz...), aynı kantinde millet örgüt mörgüt kurardı.
ben az daha apolitik bi çetenin üyesiydim... daha çok haftalığına pişti (kaybettin mi bi hafta aç gezip, sigara ve abonman dilenirsin, dikkat etmek lazım), KING, KANLI, SÜPER KANLI gibi zeka geliştirici oyunlar oynardım. KING'i sayısı bi liradan oynayan başka akademik topluluk var mıdır bu ülkede bilemedim. Ünsal Hoca'nın dışında düzenli devam ettiğim ders pek yoktu. zaten devam etmeye gerek de yoktu. derslere düzenli devam eden ve deli gibi notlar tutan çok kıymetli arkadaşlarımız vardı. tabii ki hepsi kızlardandı... erkeklerin bi çoğu okuma yazmayı henüz yeni yeni sökmeye başladıklarından, sınavlarda soruların cevaplarını yazabilmeleri bile onlar için büyük başarıydı. ve hepimiz gözü tok insanlardık. öyle yükseklerde gözümüz yoktu:) vizelerden bi 50, bi de finalden bi 50 kaptık mı, bizden iyisi olmazdı. kısacası mezuniyetimizde Nil Dervişoğlu'nun büyük katkıları olmuştur, huzurlarınızda ona teşekkürü bi borç bilirim...
son derece teknolojik, çağın çok ilerisinde teknikler kullanarak ve öğrenerek mezun olduk bu okuldan biz... tombalacının torbasının "İzmir" torba olup olmadığını şıkırtısından çakozlarız evelallah! 52 tane kağıdın hangisinin çıkıp çıkmadığını aklımızda tutmayı tek gözümüz kapalı yaparız. ya da arkadaşımız arabasında kaybettiği otu bulmak için "imdat" dediğinde, öyle bi ararız ki mübarek bitkiyi, AKUT yanımızda amatör kalır. İTÜ'nün yemekhanesine kaçak girmek için, bi çoğumuz logaritmayı, statiği, makina ressamlığını iyi kötü biliriz. yemek sırasında yalandan muhabbet koymak için:) en iyi fotokopi nerde çekilir, bunları en sağlam kim ciltler, kırtasiyenin vitrininden anlarız...
bu arada mesleki derslerimiz daha da bi önemliydi. imkanlarımız sonsuzdu denebilir:) fotoğrafın nasıl çekildiğini, sınıftaki tahtaya tebeşirle çizip öğrettiler bize bu okulda!
ben de aşık olmayı, yüreğimi sevgilimin gözleriyle çizip öğretmiştim kendime o yıllarda! 17 yaşında, sanki bin yaşında bi Mecnun aşkıyla yanmıştım Leyla'ya! ya da en azından o zamanlar öyle sanıyordum.
Sezen Aksu içimizi "dağlar"dı, bizimkiler içip içip ağlardı. dağlara memleketi bölmeye değil vatanı kurtarmaya çıkarlardı kahramanlarımız... "ele güne karşı, yapayalnız" kalınca MFÖ yetişmişti imdadıma... "çocuklardık, parlak yıldızlardık o zaman..." ve türkülerimiz Yeni Türkü'ydü ama bu topraklardaki bin yıllık kardeşliği anlatırlardı. "acılara tutunmak özgürlükse", Ahmet Kaya tutmuştu en derindeki acılarımızı bizim yerimize! ama ne o ne de biz özgür falan değildik işin özünde... "kardeşin duymaz, el oğlu duyar" dediğinde Zülfü Livaneli, okulun ilk günü el oğlu olan bi dünya çocuk, birbirimizi duyup çoktaaan kardeş olmuştuk. çoğumuzun parası yoktu ama hiç birimiz ne aç kaldık ne açık! olan olmayana verdi hep, hiç bi şey düşünmeden! "yarin yanağından gayrı"yı paylaştık Şeyh Bedrettin gibi...
beraber gittik okula aynı otobüsle ve beraber döndük hepimiz kendi "orta direk" hayatlarımıza! asla birbirimizi yarı yolda bırakmadık! bugün bile, birimize bi şey olsa hepimizin içi cız eder.
ulan derslere nooldu bu arada derseniz, işte bu anlattıklarım derslerin ta kendisiydi zaten. inanıyorum ki, hepimiz en yüksek dereceden mezun olduk... o yüzden de hala 17 yaşındaki yüreklerimizle algılıyoruz hayatı. ve hep yeniliyoruz bin yıllık bu kahpe düzene karşı!
Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu'ndan, bi çoğumuz ite kaka mezun olduk...
şimdi hayat üniversitesinde devam ediyoruz akademik kariyerimize...
...bata çıka!
Cansın biraderim.Kalemine sağlık.
YanıtlaSil